Block title
Block content

"O Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl, âlem-i ekberi, bahusus küre-i arz yüzünü öyle bir surette inşa ederek yapmıştır ki, birbiri içinde hadsiz daireler olup, herbir daire bir tarla hükmünde olup, vakit be vakit, mevsim,.." izah?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"O Mâlikü'l-Mülki Zülcelâl, âlem-i ekberi, bahusus küre-i arz yüzünü öyle bir surette inşa ederek yapmıştır ki, birbiri içinde hadsiz daireler olup, her bir daire bir tarla hükmünde olup, vakit be vakit, mevsim be mevsim, asır be asır eker, biçer, mahsulât alır. Mütemadiyen mülkünü çalıştırır, tasarruf eder."

"En büyük daire olan zerrat âlemini bir tarla yapıp, her zaman kâinat kadar mahsulâtı, kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer, kaldırır. Âlem-i  şehadetten âlem-i gayba, daire-i kudretten daire-i ilme gönderir."(1)

Kainattaki her bir mahlukun iç içe geçmesi ve şiddetli bir şekilde girift bir intizama tabi olması, kainatı âdeta bölünmez ve parçalanmaz bir bütün hükmüne getiriyor. Dolayısı ile parça  kiminse bütünde onundur. Tarla kiminse tarladan kalkan mahsul de onundur. Tarla ile mahsul arasındaki tedahül, yani girift yapı, sahibinin birliğini gösteriyor. Mahsul, tarlayı sahibi adına zapt ediyor. Tarla da mahsulü sahibi adına zapt ediyor. Zerre girdiği her mekanı sahibi namına zapt ediyor. Yani zerre kiminse, zerrenin girdiği ve hareket ettiği mekan da onundur diyerek, sahibi olan Allah namına her şeyi tevhid ile zapt ediyor.

Mülk ile mülk üzerinde icra edilen sanat ve idare arasında şiddetli bir münasebet vardır. Mülk sahibi kendi mülkü üzerinde başkasını tasarruf ettirmez. Öyle ise mülk kiminse, mülk üzerinde icra edilen eser ve işlemeler de onundur. Aksinde de durum aynıdır. Sanat ve eseri kim icra ediyorsa, sanat ve eserin icra edildiği mahal ve mülk de onun demektir. Öyle ise mülk ve içindekiler  Allah’ındır.

Özet olarak, zerreler ile bezenmiş kainat üstünde, Allah bütün isim ve sıfatlarını gösterip ilan etmek için sürekli faaliyet ve tasarrufta bulunuyor. Bunu götürüyor öbürünü getiriyor ki, hareketle dikkatler sanat-ı İlahi üstünde yoğunlaşsın. 

"Âlem-i  şehadetten âlem-i gayba, daire-i kudretten daire-i ilme gönderir..."

Evet, kainat büyük bir nehir gibidir. Bütün eşya bu nehir içinde bir yerden gelip bir yere gidiyorlar. Allah sonsuz kemal ve cemalini hem kendi nazarına hem de başka şuur sahibi mahlukların nazarlarına izhar ve ilan etmek için bu kainatı gelir gider, büyük bir nehir şeklinde yaratmıştır. Her mahluk ve eşya Allah’ın isim ve sıfatlarının cevelan ve tecelli ettiği bir merkezdir. Bu merkez bu izhar ve ilan vazifesini gördükten  sonra, arkasında bekleyenlere yer açmak, ona da varlık ve izhar lezzetini tattırmak için hemen başka bir boyuta naklediliyor. Levh-i Mahv-ı İspat bu hakikate güzel bir takvimdir, şöyle ki:

Bediüzzaman’ın ifadesiyle,

“Levh-i Mahv-İsbat ise, sabit ve daim olan Levh-i Mahfuz-u A’zam’ın daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayata, vücud ve fenaya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakikat-ı zaman odur.” (bk. Sözler, Otuzuncu Söz, s. 548)

Cenab-ı Hak, ilmindeki manalardan bir kısmını zamanın sayfasında yazmakta, daha sonra ölüm kanunuyla bunları silip yenilerini göstermektedir.

Eşyanın Allah’ın ilmindeki halinde zaman söz konusu değildir; ezel- ebed beraberdir. Bunların vücuda gelmeleri belli bir tertip ve sıra iledir, böylece zaman ortaya çıkmaktadır.

Ezbere bildiğimiz bir şiirin başı ve sonu ilmimizde beraberce bulunur. Ama bunu söylemeye veya yazmaya başladığımızda belli bir sıra ortaya çıkar.

Bir insanın ömrü boyunca geçireceği devreler, nutfede mevcuttur; ama Kitab-ı Mübin dediğimiz bu alemde daha geniş ve ayrıntılı görüntüler var ayrıca Levh-i Mahv ve İspat dediğimiz levhada, şartların yerine gelip gelmediği de kontrol edilmektedir; yani bir adamın başına gelecek şeylerin tayin ve tespiti Levh-i Mahv ve İspat'ta gerçekleşir.

İlm-i İlâhî'nin değişmesi muhaldir. Ezelden ebede kadar olmuş ve olacak bütün hâdiseler gibi, ata kanununun tatbikatı da o ilmin şümûlündedir. Bu kader değişmez. Değişiklikler sabit ve derin olan Levh-i Mahfûz'un daire-i mümkinatta bir defteri ve yazar bozar tahtası hükmündeki Levh-i Mahv ve isbat'ta olmaktadır. Önce takdir edilen nice cezalar, daha sonra tövbe vesilesiyle ve ata kanunu ile afvedilmekte, Levh-i Mahv ve İsbat'tan silinmekte ve kaza edilmemektedir. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadir:

"Allah dilediği şeyi mahveder ve dilediğini isbat eder. Nezdinde kitabın aslı olan Levh-i Mahfuz vardır."(Ra'd, 13/39)

İşte mahlukat vazifesini bitirdikten ve Allah’ın kemal ve cemalini ilan ettikten sonra, boyut değiştirerek ukba alemlerine intikal ediyor. Yoksa yokluk ve hiçlik kuyusuna düşmüyorlar. Tıpkı bir askerin askerlik vazifesini bitirip, asıl vatanına dönmesi gibi, mahlukat da şu kainat kışlasında Allah’ın isim ve sıfatlarını talim ve ilan ettikten sonra asıl vatanı olan ahiret yurduna intikal ediyorlar. Dünya gözünde kaybolup ahiret gözünün dairesine giriyorlar. Öyle ise şu mahlukat içinde hiçbir şey zayi olup yok olmuyor, sadece boyut değiştiriyorlar.

(1) bk. Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...