On ikinci Söz Dördüncü Esas ile ilgili; İki temsile örnek verebilir misiniz? İkinci temsilde karanlıklı hane veya dam altındaki bağ neresidir? Neden her zaman kullandığımız ayna örneğini burada bırakıyoruz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bir Başbakan, Milli Eğitim Bakanı ile görüşürken, sadece Milli Eğitim Bakanlığının makam ve mertebesi ile görüşür; hitabı ona göre şekillenir. Milli Eğitim camiasından olan bir öğretmenle görüşürken, konuşma biraz daha özelleşir, hususiyet kesp eder. Başbakanın bütün milleti nazara alarak yaptığı ulusa sesleniş konuşması umumi ve külli bir hitaptır. Milli Eğitim Bakanı ile görüşmesi ulusa sesleniş hitabına göre biraz daha hususilik arz eder, ama bir öğretmenle konuşmasına nispetle külli hükmündedir. Yani konuşmasının külli ve cüzi olması bu manayadır.

Has bir isim ile konuşması ise, Milli Eğitim dairesinin baş öğretmeni konumuna işaret ediyor. Yani başbakan diğer daire ve bakanların da başbakanı iken, burada sadece bir isim ve sıfat ile konuşmuş oluyor. O da Milli Eğitim Bakanlığının baş öğretmen sıfatı ve ismidir. Aynı şekilde, Adalet Bakanı ile görüşürken de Adliye dairesinin başı sıfatı ile konuşur vs...

Bu dairelerden bir şahsı nazara alarak konuşması ise, en cüzi ve özel konuşması olmuş oluyor. Bazen bütün prosedürleri terk edip, şefkat sıfatı ile bir vatandaşın evine misafir olup, onun özel ve şahsi dertlerini dinlemesi ve onunla konuşması buna örnek teşkil eder.

İşte bu misaldeki gibi Kur'an, -tabiri caiz ise- ulusa sesleniş gibi külli ve umumi bir hitaptır ve bütün isim ve sıfatların namına yapılan bir konuşmadır. Bunun manası; Kur'an belli bir kavme ve belli bir döneme hitap etmiyor. Bütün zaman ve kavimleri nazara alan bir hitaptır. Ama diğer kitap ve suhuflar öyle değildir, belli bir zaman ve kavmi nazara alıyor. Bu yüzden özel ve hususi kalıyor.

Allah’ın, bir veli, bir melek ile ilham suretinde konuşması, başbakanın bir vatandaşın evine konuk olup onunla özel ilgilenmesi gibidir. Ya da bir öğretmenin mesleki şikayetlerini dinleyip bunu değerlendirmesi has bir sıfatla, has bir adamı dinlemek demektir. İşte Allah’ın, bütün mahlukatı ile makam ve konumuna göre bir konuşması ve hitabı vardır. Bu konuşmaların da aralarında makam ve kuvvet farkı vardır.

Elbette bir başbakanın bir derneği temsilen gelen bir adamı nazara alması ile, bir şahsın özel bir durumunu nazara alması arasında önemli bir fark vardır. Allah’ın Azrail ve Mikail (as) ile konuşması ile bir arı ile konuşması arasında ciddi bir fark vardır.

İkinci temsil: Bir adam, elindeki bir aynayı güneşe karşı tutar. O ayna, kendi miktarınca bir ışık ve yedi rengi hâvi bir ziyayı, bir aksi, şemsten alır; onun nisbetinde güneşle münasebettar olur, sohbet eder. Ve o ışıklı aynayı karanlıklı hanesine veya dam altındaki küçük, hususî bağına tevcih etse, güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o aynanın kabiliyeti miktarınca istifade edebilir."

"Diğeri ise, aynayı bırakır, doğrudan doğruya güneşe karşı çıkar, haşmetini görür, azametini anlar. Sonra pek yüksek bir dağa çıkar, güneşin pek geniş şâşaa-i saltanatını görür ve bizzat, perdesiz onunla görüşür. Sonra döner, hanesinden veya bağının damından geniş pencereler açar, gökteki güneşe karşı yollar yapar, hakikî güneşin daimî ziyasıyla sohbet eder, konuşur. Ve böylece, minnettârâne bir sohbet edebilir ve diyebilir: "Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve zeminin veçhini ve bütün çiçeklerin yüzlerini güldüren dünya güzeli, gök nazdarı olan nazenin güneş! Onlar gibi benim haneciğimi, bahçeciğimi ısındırdın ve ışıklandırdın-bütün dünyayı ışıklandırdığın ve yeryüzünü ısındırdığın gibi." Halbuki, evvelki ayna sahibi böyle diyemez. O ayna kaydı altında güneşin aksi ise, âsârı mahduttur, o kayda göredir."(1)

Buradaki birinci adam, güneşe doğrudan değil, ayna aracılığı ile bakıyor. Doğal olarak aynanın kabiliyet ve boyutlarına göre güneşi görebiliyor. Kimisinin aynası büyüktür, güneşi aynasının büyüklüğüne göre görür. Kimisinin ki, cep aynasıdır, cep aynasının boyutuna göre görür. Burada aynadan kast edilen mana; insanın kabiliyet ve mahiyetidir. Yani insan akıl, kalp ve ruh kuvvetine dayanarak Allah’ın isim ve sıfatlarını anlamaya çalışır ise, ancak aklı ve kalbinin hacmi ve kuvveti kadar idrak edip şuurlanabilir.

Öyle ise Allah’ın kendine ait azamet ve haşmeti, insanın algıladığı azamet ve haşmetten münezzehtir. Tıpkı cep aynasında görünen güneş ile gerçek güneşin farklı olması gibi. İnsan kendi benliğine güvenip kendi kabiliyeti ile hakikati aramaya kalkarsa, ancak cep aynası kadar hakikate nüfuz edebilir. İşte filozofların ve mesleklerine itimat eden evliyaların durumu, ayna vasıtası ile güneşe bakmaya çalışan adamın durumları gibidir.

Burada "dam altındaki küçük bağ" ise, insanın hususi alemine kinayedir. Yani insan küçük dünyasını kendi küçük aynası ile aldığı ışık ile aydınlatır. Dünyasında vuku bulan olayları bu ışık ile anlamaya çalışır demektir. Bazen bu ışık yetersiz olmasından küçük dünyası tam aydınlanmayıp olayların hakiki manasını çözümleyemez. Aklına ve kalbine itimat edipte kainatta cereyan eden şeylerin hakiki manasını idrak edemeyen filozoflar ve müfrit evliyalar buna örnek verilebilir. İbn-i Sina ve İbn-i Arabi buna örnek teşkil edebilir.

Diğer adam ise aynayı elinde atıp direk güneşe nazar ediyor.Temsilde ki bu adam benlik ve duygularına itimadı bırakıp direkt Kur'an ve vahye tabi olan peygamberler ve onların mesleğini aynı ile devam ettiren ehli hakikate işarettir.

Yıldız böceği kendi cüzi ışıkçığına itimat ederek güneşe doğrudan tabi olmadığı için gecenin ortasında kalması misüllü, insan da kendi akıl ve kalbinin kuvvetine itimat edip Kur'an ve peygambere tam tabi olmaz ise aynı duruma düşer, kabiliyeti nispetinde hakikatleri müşahade edebilir.

Burada “bağının damı” ile “hanesi” arasında bir fark bulunmuyor. Her iki örnekte doğrudan güneşle muhatap olmanın dolaylı yollarla muhatap olmadan daha üstün daha keskin olduğuna işaret ediyor.

Bir adam, elinde bir aynayı güneşe karşı tutar, o aynanın çapı ve boyutları ölçüsünde bir ışık alır. O ölçülerle güneşle ilişki kurar ve sohbet eder. Ve o ışıklı aynayı karanlık hanesine veya dam altındaki bağına yöneltse, güneşin kıymeti oranında değil, belki o aynanın boyutu miktarınca istifade edebilir.

Ama ayna aracılığı ile değil direk güneşe bakan birisi güneşin bizzat kendisi ile muhatap olur ve güneşin o muazzam büyüklüğünü idrak ederek ona hayranlık duyar. Arada aracı olmadığı için güneşin büyüklüğünü bizzat müşahede eder.

(1) bk. Sözler, Otuz Birinci Söz

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

Hace Evran
Yorumda müfrit evliya olarak adı geçen İbn-i Arabi eğer Ehl-i sünnet vel cemaat tarafından Şeyh-i Ekber olarak bilinen Muhyiddin İbn-i Arabi Hz.leri ise..Kendimi şerh koymak zorunda hissettim aziz hocam..Çünkü M. İbn-i Arabi (k.s.) Bediüzzaman Said-i Nursi (k.s.) tarafından da risalelerde adı İmam-ı Gazali, Abdülkadir Geylani (k.s.) gibi yüksek zatlarla birlikte anılan referans bir isim olarak biliyoruz biz şahsen..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ziyaretçi (doğrulanmadı)
Selamün aleyküm, bende müfrit evliya olarak Muhyiddin Arabi denmesini uygun bulmadım acizane fikrimle. Hace Evran kardeşimizinde dediği gibi Gazalinin tekfir ettiği, Üstadın 'adi bir müslüman' derecesini verdiği İbni Sina ila 'Niçin Muhyiddin-i Arabî gibi hârika zâtlar Sahabelere yetişemiyorlar?' dediği Şeyhül Ekberi bir tutmak doğru olmaz kendi kanattim...
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
oğuzhangözüpek
Hülasa olarak İbni Sina'nın aklına ,İbni Arabi'nin de kalbine itimat ederek Kainatta Cereyan eden Hadiselerin hakiki manasını İdrak edemediği anlamı çıkıyor ki; Hace Evran Kardeşimize bu konuda katılıyorum. İbni Sina'nın durumunu ayrı tutarsak, İbni Arabi'nin bizim meşrebimizden veya bizden olmayanlar dergahımızdan uzak dursunlar.Fayda yerine zarar görebilirler ikazını dikkate alırsak,İbni Arabinin tercih ettiği Tarikin farkında olduğu gerçeğine varırız.Bu tarikin usulleri veya yöntemleri İfrat olarak değerlendirilebilir.Ancak İbni Arabinin bunun idrakinde olduğu anlamı da çıkmaktadır.Şunu da unutmamak lazımdır ki her şeyin istisnaları vardır.Bu istisnalar bizlere garip gelse de Daireyi İslamın içinde olduğu sürece mesele olmaması gerekir.Bir şartlaki İbni Arabinin yaptığı gibi İnsanların ikazı gerekebilir.Kaldı ki Risalelerde de Sevgili Üstadın Yakaza durumunda veya Rüyada Muttali olduğu vakıayı nakletmesi,yorumlaması veya Ayet,Hadis ve İmamı Ali veya Abdülkadir Geylani gibi zatların ifadelerinden yola çıkarak zamanımıza ve bilhassa Risaleyi Nura atıf yapan açıklamalarda bulunması, yorumlaması da bazıları için Aşırı(İfrat) bulunabilir. Hatta gerçek dışı olarak ta nitelenebilir.O durum kişiyi İmandan etmez.İzharda art niyet ve fitne olmadığı ve müslümanları bunun üzerinden ifsad etmediği sürece herhalde bir mesuliyette gerektirmez. Zaten Müslüman başkalarının Allah cc ile olan ilişkisine değil kendisinin Rabbiyle olan ilişkisine bakar . Tefekkür Alemi Kainat büyüklüğünde bir alemdir. Bazen o alemde farklı seyahat eden hatta alışılmışın dışına çıkan,çıkma istidadı olan nice şuur sahiplerinin olabileceğini de unutmayalım.Velhasıl Mevlam mutlaka GÜZEL EYLER. Selam ve Dua ile.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...