Block title
Block content

On İkinci Söz'ün Birinci Esas'ında; "Hakim-i namdar, Kur'an-ı Hakim'in kudsiyetine, o muciznüma kamete harika bir libas giydirsin,.." ifadesi temsilde neyi simgeliyor? O mucize kamete libas giydirilmesinin manası nedir?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

On İkinci Söz'de genel hatları ile Kur'ân ile din dışı felsefe arasında bir karşılaştırma ve Kur'ân'ın bütün kelâmlar üzerindeki yeri izah ediliyor.

Birinci Esas'ta ise Kur'ân ve felsefenin evrene bakış açıları olan "mânâ-yı ismî" ve "mânâ-yı harfî" kavramları izah ediliyor.

"Amma o müzeyyen Kur'ân ise, şu musannâ kâinattır. O hâkim ise, Hakîm-i Ezelîdir. Ve o iki adam ise, birisi, yani ecnebîsi, ilm-i felsefe ve hükemâsıdır. Diğeri Kur'ân ve şakirtleridir."

"Evet, Kur'ân-ı Hakîm, şu Kur'ân-ı Azîm-i Kâinatın en âli bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır. Evet, o Furkandır ki, şu kâinatın sayfalarında ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri birer harf-i mânidar olan mevcudata "mânâ-yı harfî" nazarıyla, yani onlara Sâni hesabına bakar. "Ne kadar güzel yapılmış; ne kadar güzel bir surette Sâniinin cemâline delâlet ediyor." der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor."(1)

Burada Kur’an’-ı Hakim kainat kitabıdır. Kainat kitabı üzerine yazılan yazılar ise Kur’an ayetleri ile felsefenin bozuk fikriyatıdır. Libas ise Kur’an’ın kainat kitabını mükemmelen ve bütün tafsilatı ile tercüme ve tefsir etmesine bir kinayedir.

İnsan soyut aklı ile kainatın hal diliyle bize verdiği mesajları idrak ve ihata edemiyor. Bunun en güzel somut delili; insan aklının mahsulü olan felsefenin hakikatleri anlamak ve anlatmaktaki acziyetidir. İnsanlığın düşünce tarihine baktığımız zaman, hiçbir felsefi ekol, kainatın dilini çözümleyememiştir. Yani kainatta verilmek istenen mesaj ve maksatları keşfedememiştir. Edenler de kıyısından köşesinden, bazı kırıntılarını tespit edebilmişlerdir ki, bu da insanlık için yeterli değildir. Felsefi doktrinlerin insanlık tarafından denenip, işe yaramadığı ve insanlığı saadete ulaştıramadığı tecrübe ile sabittir.

İnsanlığın bu acizliğinden, bu çaresizliğinden dolayıdır ki; Allah, peygamberler ve kitaplar göndererek, kainatın dilini ve maksatlarını, insanlığa çözümleyip takdim etmiştir. Bu İlahi kitaplar içinde de, kainatı bütünü ve derinliği ile en güzel ve en mükemmel izah ve tercüme eden Kur’an-ı Kerim'dir.

Nasıl dilini bilmediğimiz bir turist karşısında aciz ve çaresiz kalıp, bir mütercime ihtiyaç hissediyor isek; aynı şekilde kainat ve içindekiler de dilini bilmediğimiz bir turist gibidir. Onun dilini anlamak için bir tercümana ihtiyacımız vardır. Turistin diline tam hakim ve vakıf olmayan bir tercüman, nasıl maksadı ve mesajı ifade edemez ise; kainatın diline hakim ve vâkıf olmayan filozoflar da kainatın maksatlarını ve mesajlarını insanlığa bildiremezler. Bu yüzden insanlık, kainatın diline vâkıf ve hâkim olan Kur’an’ın tercüme ve tefsirine muhtaçtır.

Mesela; kainat içinde ölüm bir mesaj, bir kelimedir. İnkarcı filozoflar, bu mesajı ve kelimeyi, yokluk ve hiçlik olarak tercüme ediyorlar. Kur’an ise ölümü, daimi ve baki bir alemin başlangıcı ve bir geçiş noktası olarak tercüme ve tefsir ediyor. Kur’an-ı Kerim; "insanlık, ölüm ile yokluğa ve hiçliğe gitmiyor, bilakis ebedi bir alemde ebedi yaşamak için sevk ediliyor" diyerek, insanlığın aciz ve çaresiz kalbine bir merhem, bir ilaç oluyor. Maddeci felsefe; tercüme özürlü bir rehber iken, Kur’an-ı Kerim; hakiki ve şaşmaz bir mütercim ve rehberdir.

Ezeli tercüman tabirinde şöyle ince bir nükte vardır, o da şudur: İnsanın kafa feneri hükmünde olan aklı; ancak maddi alem üzerinde hareket edebiliyor. Hatta maddi alemin uzak noktalarına da ulaşamıyor. Halbuki alemler, sadece bu maddi alemle kayıtlı ve sınırlı değildir. Allah’ın mülkünde insan aklının anlamakta zorlanacağı çok alemler ve noktalar vardır. İnsan aklının bu alemleri ve noktaları çıplak aklı ile yani vahyin yardımı olmadan anlaması ve ihata etmesi mümkün değildir.

Halbuki vahiy; Allah’ın ezeli ilminden süzülüp gelen bir rehber olmasından dolayı, değil kainatı, Allah’ın bütün mülkünü kuşatacak ve ihata edecek bir mahiyettedir. Demek varlık olgusunu bütünü ile tarif ve tasvir etmek; ancak vahye mahsus bir özelliktir. İşte bu nokta ezeli ve ebedi tercüme şeklinde ifade ediliyor. Kur’an’ın bir ucu maddi alemde iken, diğer ucu Vacibü'l-Vücud olan Allah’ın Zat-ı Akdesi ve sıfatlarındadır. Böyle ihatalı bir kelama karşı, insanın kafa feneri hükmünde olan salt aklını ileri sürüp kibirlenmesi, gerçekten komik ve acınası bir durumdur.

Evet, insanlığın saadet ve mutluluğu; ancak semadan inen Allah'ın ipine sarılmak ile mümkündür. İnsanların kafasından çıkan vehimli çürük iplere sarılmak, insana saadet ve mutluluktan çok, bela ve sıkıntı getirir.

(1) bk. Sözler, On İkinci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...