Block title
Block content

ÖNCELİĞİMİZ NE OLMALI?

 

Rahmetli Sungur Ağabey'in bir Erzurum seyahatlerinde, kendisinden şu çok önemli bilgiyi almıştım:

“Tarihçe-i hayat şimdiki halinden çok daha kalındı. Üstadımız şahsî kemalatiyle ve kerametleriyle ilgili bütün bahisleri çıkardı, yerine Ayetü’l-Kübra ile Münâcat risalelelerini koydu. Böylece demek istiyordu ki 'Ben işte buyum; beni bu risalelerde arayın, keşif ve kerametlerimde değil...'”

Kastamonu Lahikasındaki bir mektupta, “siyaset-i İslamiye ve hayat-ı içtimaiye-i ümmete dair hizmetlerin” imana nisbeten ancak onuncu derecede kaldığı, ama bu iki hizmetin “avam, ehl-i siyaset ve ehl-i dünya nazarında birinci derecede”  olduğu beyan ediliyor.

Bir hadis-i şerifte “Sohbette insibağ (boyanma) vardır.” buyrulur.  Radyo, televizyon ve internet kanallarında hangi konular çokça nazara verilirse dinleyici ve seyircilerde o konulara daha fazla bir meyil uyanır. Bu durum, Nur talebelerinin hazırladıkları programlar için de geçerlidir.

Bu gibi yayın organları, iman hakikatlerinden çok, içtimaî ve siyasî konulara öncelik verdiklerinden bazı nur talebelerinin iç alemlerinde de iman hizmetinin büyük önceliği, farkında olunmadan, ikinci veya üçüncü plana kayabiliyor. Bu ise hizmetimiz açısından büyük bir zarardır.

Böyle ikinci derecede önem arz eden konulardan birisi, Üstadımızın seyyit olup olmadığı meselesidir.

"Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beytten olacaktır. Gerçi mânen ben Hazret-i Ali'nin (r.a.) bir veled-i mânevîsi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir mânâda hakikî Nur şakirtlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beytten sayılabilirim. Fakat bu zaman şahs-ı mânevî zamanı olmasından...”(1)   

Hakîm ismine en ileri bir derecede mazhar olan bir zât “Ben, kendimi seyyid bilemiyorum.” demeyi hikmete daha uygun görüyorsa ve açıkça “Ben seyyidim.” demiyorsa, biz böyle bir davaya niçin kalkışıyoruz?

Üstadımızın manevî makamı ve yaptığı hizmetin azameti hepimizin malumudur. Şu satırları dikkatle okuduğumuzda mesele bütün açıklığıyla kendini gösterir:

“Eski Harb-i Umûmiden evvel ve evailinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ, müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: 'Ana korkma! Cenab-ı Hakkın emridir; O Rahîm'dir ve Hakîm'dir.'"

"Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zat, bana amirane diyor ki: 'İ'caz-ı Kur'an'ı beyan et.' Uyandım; anladım ki, bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra, Kur'an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'an, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'an'a hücum edilecek; i'cazı, onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'cazın bir nevini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım.”(2)

Bir sonraki cümlede ise “ i'caz-ı Kur'anı bir derece beyan, Sözler'le oldu...” buyrulur    

“Sözler” kelimesi bütün Nur Külliyatını temsilen kullanılmıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de namaz ve zekât birlikte ve çokça zikredilir, namaz bütün bedenî ibadetleri, zekât ise malî ibadetleri temsil eder.

Nitekim, talebenin tarifinde de bütün Nur Külliyatı “Sözler” olarak geçiyor

"Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin."(3)

O halde bir Nur talebesinin birinci görevi İ’caz-ı Kur’anı beyan eden Nur Külliyatındaki ulvî hakikatleri kalplere ve akılları yerleştirmeye çalışmaktır.

Bu büyük hizmeti, az da olsa, ihmal edip Üstadımızın büyüklüğünü ispat etmekle meşgul olmak büyük bir zaman kaybıdır. Kaldı ki, Üstadımız bizden kendisini meth ü sena etmemizi değil, davasına sahip çıkmamızı istiyor; iman ve Kur’an hizmetinde azamî şevk ve azamî gayretle çalışmamızı arzu ediyor. Böylece hem nicelerin imanlarının kurtulmalarına, inşallah, vesile olacağız, hem de bütün bu gayretlerden hasıl olan sevabın bir katının “Sebep olan işleyen gibidir.” sırrınca Üstadımızın defter-i hasenatına yazılması cihetiyle de ona en büyük hediyeyi takdim etmiş olacağız.

Üstat Hazretleri, Tarihçe-i Hayat’tan şahsî kemalât ve keramâtına dair bahislerin tamamına yakını çıkarıp yerlerine Ayetü’l-Kübra ve Münacat risalelerini koyduğu halde, “Üstadın kabrinin yeri” yahut “seyyitliği” gibi meseleler üzerinde yoğunlaşmamız, hizmetimiz açısından ciddî bir “zaman ve enerji kaybı”dır.

                                                           ***
Üstat Hazretleri inayet-i İlahiye ile kaleme aldığı o yüksek derslerin kalplerde ve akıllarda makes bulması için uygulanması gereken bir takım kaideleri de Lahika Mektuplarında vazetmiştir. İmanî derslerle bu mektuplar, ruh ile beden gibi birbirinden ayrılmazlar.

Bu cihanbaha  kaidelerden birisi de hizmetimizi ferdî olarak değil şahs-ı manevî halinde icra etmemizdir. Nur Külliyatında bu konuda çok tahşidat yapılmıştır. Birisini arz ediyorum:

“Bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı mânevî hükmeder ve dayanabilir.”(4)

Üstat Hazretleri böylece kendisinden sonra herhangi bir şahsı vekil tayin etmek  yerine Nur hizmetini şahs-ı maneviye bıraktığını, bizim de şahıslara hürmet ve muhabbetle  birlikte nazarımızı şahs-ı manevîden ayırmamamızı ve bunun bir gereği olarak da şahsî kanaatler yerine “Asya’nın bahtının miftahı olan meşveret ve şurayı” esas almamızı tavsiye ve vasiyet etmiş oluyor.         

Yine aynı lahikada, “Risale-i Nurun şahs-ı manevisi ve o şahs-ı maneviyi temsil eden has şakirtlerin şahs-ı manevisi Ferit makamına mazhardır.” buyurarak hayatında kendisinin bihakkın temsil ettiği Ferit makamını da yine şahs-ı maneviye veriyor.

                                                           ***
Bu günlerde zihinleri gereksiz meşgul eden bir mesele de Üstadımızın kabrinin nerede olduğu.

Emirdağ Lâhikası-II’de yer alan Vasiyetname’den birkaç cümle:

“Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü, dünyada sohbetten beni men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni mecbur ediyor.”(5)

“...Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, mânevî duâ ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i Nur’daki âzamî ihlâs ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir mânevî sebep hissediyorum.”(6)

Bir sonraki cümlede ise “Kendini Risâle-i Nur’a vakfetmiş olan, yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup, bu mânâyı, lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler.” buyurmakla kabrinin bir gün ortaya çıkacağını, ama ziyaret edilmeyi de lüzumsuz gördüğünü beyan etmiş oluyor.

Nur’larda beden için “ruhun hanesi” ifadesi kullanılır. Üstat Hazretleri ölümünü “ruhunun eskimiş yuvasından yıldızlarda gezmek için çıktığı” şeklinde ifade eder.

 O yüksek ruha hane görevi yapan bedeninin hangi toprağın altında olduğunu aramak yerine onun ulvî  davasını gönüllere mal etmeye çalışmak gerek.

Ruhlar toprak altında değillerdir, ama bu ruhların kabirleriyle de münasebetleri vardır. Cuma günü, Arefe günü gibi belli günlerde ziyaretçilerini görürler. Üstadımızın kabrini ziyaret ettiğimizde de bizi görecektir, ama bize “Hoş geldiniz!” mi diyecektir, yoksa “Benim vasiyetimi okumadınız mı?” diye sitem mi edecektir, burası oldukça şüphelidir.

Kendi ifadelerinden bu ikinci şıkkın daha ağırlıklı olduğunu anlıyoruz. O halde bu yersiz istek niçin? Acaba Üstada sadakat namına yaptığımız bu işler, bize iman hizmetinde vakit kaybettiren  bir  nefis oyunu olmasın!?..

Üstat Hazretleri Kastamonu Lâhikası’nda da şöyle buyuruyor:

“Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam hangi risâleyi açsa, benimle değil, hâdim-i Kur’ân olan Üstad’ıyla görüşür ve hakaik-i imaniyeden zevkle bir ders alabilir.”(7)   

Son olarak Üstadımızın Muhakemat’ta geçen şu ifadelerini de hatırlamamız yerinde olacaktır:

“İslâmiyetin mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık.”(8)

Benzer bir aldanmanın da Nur hizmetinde yaşanmaması, Üstadımızın da en büyük bir temennisi olsa gerektir.

Bu aldanma iki şekilde olabilir:

Birisi “hayat ve siyaset-i İslâmiye” hizmetlerine çok daha fazla bağlanarak iman hizmetinde gerekli  gayreti göstermemek.

Diğeri ise, Üstat Hazretlerinin bütün ömrünü vakfettiği iman hakikatlerine hizmet etmeyi az da olsa ihmal edip, onun şahsî kemalatı, manevî rütbesi ve kabrinin yeri gibi meselelerle ilgilenmek.

Nur talebelerinin büyük çoğunluğunun her iki aldanmayı da çok gerilerde bırakarak Üstadımızın tavsiyeleri istikametinde bir iman hizmeti yaptıklarını büyük bir sevinçle görüyor ve Rabbimize şükrediyoruz.

Dipnotlar:

(1) bk. Emirdağ Lahikası-I, (205. Mektup)
(2) bk. Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Risale ve Yedinci Mesele.
(3) bk. age., Yirmi Altıncı Mektup.
(4) bk. Kastamonu Lâhikası, (97. Mektup)
(5) bk. Emirdağ Lahikası-II, (126. Mektup)
(6) bk. age., (123. Mektup)
(7) bk. Kastamonu Lâhikası, (18. Mektup)
(8) bk. Muhakemat. 

Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 5011 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
Yükleniyor...