"O’nun marifetiyle elemler lezzetlere inkılâb eder... Evet, O’nun mârifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder... Ferşten arşa, ezelden ebede kadar en geniş dairelerde insanın vazifesi, yalnız duâdır." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Allah’ı tanımayan ve Ona iman etmeyen birisi için, her şey nasıl düşman olur, elbette burada direkt bir düşmanlıktan bahsedilmiyor. Buradaki düşmanlık psikolojik ve felsefi bir düşmanlıktır. Kainatı sebeplere ve tesadüfe verirsen, her şey bir anda başıboş serseri düşmanlara dönüşür, yani nimet iken nikmet (azap) olurlar.

Mesela, uzay boşluğunda çok büyük bir hızla dönen gök cisimlerini düşünelim; şayet onları tedbir ve idare eden bir Allah olmazsa o dev cisimler her an dünyamıza çarpıp hayatımızı ve varlığımızı yok edebilir bir düşmana dönüşür. Huzurumuzu ve tadımızı kaçırır, hayattan zevk alamaz bir hale geliriz. Oysa o yıldızlar mehtaplı bir gecede hayatımızı şenlendirip güzelleştiren birer gece lambaları idi. Ama tesadüf ve başı bozukluk bir anda onları potansiyel bir düşmana dönüştürdü.

Benzer manaları diğer unsurlar içinde düşünebiliriz. Ateş, hava, su, toprak vesaire hep Allah’ın birer nimetleridirler; lakin iman ve marifet olmazsa bir anda bu nimetler anlamsız, amaçsız ve potansiyel birer düşmana dönüşürler.

Malımız Allah yolunda harcanacak, iyilik yolunda sarf edilecek bir emanet iken, bir anda kalbimizin içine girip bizim baş belamız olabilir. Mal sevgisi insanı yer bitirir. Çünkü o malları elde etmek bir zor, elde ettikten sonra muhafaza etmek ayrı bir zordur; çünkü mallar baki değil fanidirler. Üstelik bu mal sevgisi insanı acımasız, katı kalpli ve cimri yapar, hatta insanları da kendine düşman eder. Bu mal sevgisi ne bela bir şey ki insanlığı da işçi ve patron sınıfı diye ikiye bölüp birbirine düşman etmiş, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarının çıkmasına vesile olmuştur.

Allah adına olmayan her şeyin böyle azap ve acı olma gibi bir potansiyeli vardır. Kalpteki mecazi aşkların insanı nasıl büyük felaketlere sürüklediği bilenen bir şeydir. Çünkü Allah kalbi kendisini sevip Ona saygı duymamız için bize vermiştir. Biz bu kalbi suistimal edip mecazi şeylere sarf edersek, cezası firkattir...

“O’nun marifetiyle elemler lezzetlere inkılâb eder.”

Marifet, kısaca Allah’ı, Kur’ânın bildirdiği ve Allah Resulünün (asm.) öğrettiği gibi tanıma demektir. Allah’ı Hakîm ve Rahîm olarak tanıyan bir insan, bu dünya imtihanında çektiği sıkıntıları, hastalıkları, maruz kaldığı musibetleri birer imtihan sorusu olarak değerlendirir ve sabrettiği taktirde büyük mükâfata nail olacağına inanır. Yine bu ıstırapların onun günahlarına kefaret olduğunu, derecesini artırdığını, kalbinin dünyaya fazla meyletmesini engellediğini düşünmekle manevi lezzetler alır. Üstat hazretleri hastalıklara sabretmeyi “menfi ibadet” olarak nitelendirir.

“Evet, O’nun mârifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder.”

Bir varlığı Allah’ın eseri olduğunu hiç düşünmeden inceleyen kişinin o şey hakkındaki bütün bilgileri hakikatte birer vehim olmaktan ileri gitmez. Bu mâna On İkinci Söz’de bir misâl ile çok güzel açıklanmıştır: İncelemesi için kendisine verilen kitabın Allah kelamı Kur’ân-ı Kerîm olduğunu bilmeyen, ayetlerin manalarını hiç nazara almadan sadece harflerin özellikleri ve onlarda kullanılan cevherler üzerinde duran bir adamın, o İlâhî Ferman hakkında bütün söyledikleri sadece bir vehim olur.

Allah'a iman etmek ve onu tanımak demek olan marifetullah bilgisi olmazsa;

a. İlimler, vehimlere dönüşür. Mesela; gezegenlerin güneş etrefındaki hareketi cazibe vb. kanunlarla izah ediliyor. Ancak bu hikmetli ve çok maslahatlı olan hareket, şuursuz kanunlara havale edilemez. Bir kanun koyucu olmazsa ve bu kanunları idare eden, yok kabul edilirse; bu durumda her şeyi şuursuz kanunlardan beklemek gerekecektir. Şuursuz kanunların nerede ne zaman ne yapacağı ise belli değildir. Bu kanunlar ilim olmaktan çıkar ve evham olur.

b. Faydalı olan şeyler, zararlara ve belalara yerini bırakır. Mesela; hastalıklar, ölümler ve deprem gibi musibetlerin altında bir çok hikmetler, faydalar vardır. Ancak Allaha iman olmayınca bu hikmetlerin hiç birisine ulaşılamaz. Her şey illet ve bela olur.

c. Varlık, yokluğa dönüşür. Her şeyin kaynağı Allah'tır. Madem Allah var, her şey vardır. Eğer Allah kabul edilmezse, her şey yokluğa inkılap eder. Hayat ve lezzet kısacık bir zamandan ibaret kalır.

d. Hayat ölüme, nurlar zulmetlere, lezzetler günahlara değişir. Hayatımız her an son bulabilir. Güzel görüp zevk aldığımız her şey anlamsız ve karanlık olur. Hiçbir şey anlaşılmaz. Hayatın lezzet ve tadı kalmaz.

“...Ferşten arşa, ezelden ebede kadar en geniş dairelerde insanın vazifesi, yalnız duâdır.”(1)

Duâ; istemek demektir. Bütün hayır Allah’ın elindedir. O hayırların istenmesi değişik şekillerde olur. Üstat Hazretleri “Çift sürmek hazine-i rahmet kapısını çalmaktır.” buyuruyor. Demek ki, Allah’tan , meselâ, buğday istemenin yolu, tohumları toprağa ekmek ve gerekli hizmetini gördükten sonra bol mahsul ihsan etmesini Allah’ın rahmetinden beklemektir.

Cennet istemenin yolu da iman etmek ve salih amel işlemektir.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Hubab.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Yusuf123321

Ferşten arşa, ezelden ebede sözünün dua ile münasebetini de izah etmek lazım. Ezelden maksat nedir burdA? 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Mehmet Selim)
Ezel tabiri, genel itibariyle evveli olmayan olarak kullanılmaktadır. Fakat mahlukat için kullanıldığında ise, varlıkların başladığı zaman olarak da kullanılabilir (ezeli Rakib, Ezeli düşman, Ezeli dost gibi..). Ayrıca insanların ilm-i İlahideki varlıkları sonradan olma anlamındaki Hadis değildir. Oradaki varlığımız ezelidir. Ve insan ezelden de dua eden bir varlıktır. Üstadımızın verdiği bu misal buna ışık tutabilir: "Duanın tesiri azîmdir. Hususan dua külliyet kesb ederek devam etse, netice vermesi galiptir, belki daimîdir. Hattâ denilebilir ki, sebeb-i hilkat-i âlemin birisi de duadır. Yani, kâinatın hilkatinden sonra, başta nev-i beşer ve onun başında âlem-i İslâm ve onun başında Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın muazzam olan duası, bir sebeb-i hilkat-i âlemdir." (24. Mektub) Ayrıca varlıklar sermedi olmadığı, yani ezelden gelip ebede giden mahluklar olmadığı halde Üstadımız ilm-i İlahideki vaziyetleri için sermediyet cilvesini kazanırlar manasını şöyle kullanır: "Hülâsası şudur ki: Hayat, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma baktıkça ve iman dahi hayata hayat ve ruh oldukça bekà bulur, hem bâki meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz. (26. Lem'a)
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

Dünyaya gelmeği isteyen ve yaratılışı taleb eden- insanın istidad diliyle etdiği duasıdır; 

Nasıl ki, buna mektubatda şöyle misal veriyor:

Mesela, su, hararet, toprak, ziya, bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisanı duadır ki:

"Bu çekirdeği ağaç yap, ya Halikimiz!" Derler.

-----------------------

Yaratılışta kalmayı ve ebediyeti isteyen ise- insanın ihtiyacı fıtri ve ızdırar diliyle etdiği duasıdır.

Buna da, lemalarda şöyle misal veriyor:

"Hatta denilebilir ki, alemi bekanın ve ebedi cennetin bir sebebi vücudu, şu mahiyeti insaniyedeki o şiddetli aşkı bekadan çıkan gayet kuvvetli arzuyu beka ve beka için fıtri umumi duadır ki, Bakii Zülcelal, o şedit, sarsılmaz, fıtri arzuyu, kuvvetli, umuni duayı kabul etmiştir ki, fani insanlar için, baki bir alemi halk etmiş.."

Yani Ustad diyor ki, insan:

Beka, hayat ve ebediyet, şuur ve sermediyet duasından ibaret olan varlıkdır.

"Ezelden ebede kadar en geniş dairelerde insanın vazifesi, yalnız duadır..." Sözünün manası budur. Allahu alim

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...