Block title
Block content

Otuz Üçüncü Söz'ün On Dördüncü Penceresini izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"On Dördüncü Pencere"

"Evet, kâinattaki mevcudâta bakıyoruz ve görüyoruz ki, zaaf-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezâhürâtı var ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor: meselâ, nebâtâtın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri hârika vaziyetleri gibi."

Kainattaki her bir mahluk mutlak bir zayıflık içinde yaratılmıştır. Mesela bir elma ağacının elmayı verebilmesi için, elmanın gelişip olgunlaşmasında gerekli olan bütün sebeplere hükmetmesi gerekir. Mesela; elmanın kızarabilmesi için güneşi en az üç ay onun tepesinde tutabilmesi gerekir. Halbuki elma ağacı gayet zayıftır; ama bu zayıflığı perdesinde Allah’ın sonsuz kudret ve kuvveti yıldız gibi parlıyor. Zira elma, kendine lazım bütün maddeleri ve hizmetleri eksiksiz ve kusursuz bir şekilde elde ediyor. Elma bunları kendi gücü ve kuvveti ile yapmadığına göre, onun arkasında onun namına sonsuz bir kudret iş görüyor, her şeyi ona itaat ettiren o sonsuz kudrettir.

"Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gınâ-i mutlakın tezâhürâtı var: kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakirâneleri ve baharda şâşaalı servet ve gınâları gibi."

"Hem, cümûd-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhâtı görünüyor: anâsır-ı câmidenin zîhayat maddelere inkılâbı gibi."

Aynı şekilde mahlukat ve mevcudat, mutlak bir fakirlik ve kuruluk içindedir. Mesela; karpuz ve kavun gayet sulu ve serin bir meyve iken, yetiştiği ortam gayet kıraç ve kuraktır. Ayağımızla çiğnediğimiz toprak gibi fakir bir unsurdan, Allah sayısız hayatlı bitki ve hayvanları icat ediyor.

Hem, bir cehl-i mutlak içinde muhît bir şuurun tezâhürâtı görünüyor: zerrelerden yıldızlara kadar her şeyin, harekâtında nizâmât-ı âleme ve mesâlih-i hayata ve metâlib-i hikmete muvâfık bir tarzda hareket etmeleri ve şuurkârâne vaziyetleri gibi.

Mevcudat mutlak bir cehalet içinde iken, onun üstünde mutlak bir şuur ve ilim parlıyor, demek o şuurlu ve ilimli işler, o mevcudatın ve unsurların eserleri değil, Allah’ın eserleridir. Mesela; toprak mutlak bir cehalet içinde iken, onun vasıtası ve perdesi ile ilim ve şuur abidesi, sayısız bitki ve hayvanlar fışkırıyor. Bir nar meyvesinin bünyesinde işleyen sistem incelense, ciltlerle kitap ortaya çıkar. Toprak gibi ilimsiz ve şuursuz bir unsurun, böyle bir nar meyvesinin icadı kabil değildir.

İşte, bu acz içindeki kudret ve zaaf içindeki kuvvet ve fakr içindeki servet ve gınâ ve cümûd ve cehil içindeki hayat ve şuur, bilbedâhe ve bizzarure, bir Kadîr-i Mutlak ve Kavî-i Mutlak ve Ganî-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûm bir Zâtın vücûb-u vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar; heyet-i mecmûası ile, büyük bir mikyasta, bir cadde-i nurâniyeyi gösterir.

İşte, ey tabiat bataklığına düşen gâfil! Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlâhiyeyi tanımazsan, her bir şeye, hattâ her bir zerreye hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz bir hikmet ve maharet, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, her şeyde bulunduğunu kabul etmek lâzım gelir. (1)

Özet olarak; Allah kainatta en mükemmel neticeleri, en adi ve basit sebeplerin eli ile icat edip gönderiyor. Ta ki insanlar o mükemmel neticeleri sebeplerden ve tabiattan bilmesinler ve onların arka cephesinde sonsuz bir ilim, irade ve kudretin hükmettiğini görsünler ve ona iman ve ibadet vasıtası ile perestiş etsinler.

(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, On Dördüncü Pencere.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
Yükleniyor...