Block title
Block content

Otuz Üçüncü Söz'ün On Yedinci Penceresini izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"On Yedinci Pencere"

اِنَّ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ َلاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ [“Muhakkak ki, göklerde ve yerde, iman edenler için deliller vardır.” (Câsiye, 45/3]

Zeminin yüzünü yaz zamanında temâşâ edip görüyoruz ki: İcad-ı eşyada müşevveşiyeti iktiza eden ve intizamsızlığa sebep olan nihayetsiz sehâvet ve bir cûd-u mutlak, gayet derecede bir insicam ve intizam içinde görünüyor. İşte, zemin yüzünü tezyin eden bütün nebâtâtı gör."

İnsanlar canibinden bakıldığında, çok ve geniş olan bir şeyin idare ve terbiyesi zor ve meşakkatli olur. Bu da insanın acizliğini ortaya koyar. Yani insan açısından çok ve geniş olan bir şeyi tedbir ve idare etmek imkansızdır. Bir şey genişleyip çoğaldıkça, o şeyin tedbir ve idaresi müşkül hale gelir. Üstad Hazretleri bu manayı müşevveşiyet şeklinde tabir ediyor. Yani çok ve geniş olan bir şey insan açısından karmaşık ve müşküldür.

Ama Allah’ın kainat sahnesinde icra ettiği sanat ve icatlarda durum tam aksinedir. Yani geniş ve çokluk içinde bir ahenk ve nizam, bir estetik ve güzellik hükmediyor.Yani bir şeyin çok ve geniş olması, Allah’ı aciz bırakıp işleri karmaşık ve düzensiz hale sokmuyor. Allah kainatta zıtları cem ederek iş görüyor ki bu da ancak sonsuz kudret ile mümkündür. İnsan için iki zıddı bir araya getirmek muhaldir; ama Allah için mümkündür.

"Hem mizansızlığı ve kabalığı iktiza eden, icad-ı eşyadaki sür’at-i mutlaka dahi kemâl-i mevzuniyet içinde görünüyor. İşte, zemin yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak."

Bir ustadan çok sanatlı ve güzel bir eser istersek, bu uzun zaman ve itina ister. Bir iki ayda yapılacak işi, bir iki saatte istersek o iş, o eser sanatlı ve güzel olamaz. Bu durum, insanların acziyetinden ileri geliyor. Çünkü insanlar aciz olduğu için, iki zıt şeyi aynı anda yapamıyor. Hem hızlı hem de sanatlı iş yapmak ancak Allah’a mahsus bir olgudur. Kainatta her şey çok hızlı ve ani yaratılmasına karşın, aynı zamanda gayet ölçülü ve zarif yapılıyor. Bu da Allah’ın sanatları üstünde bir tevhit mührü oluyor.

"Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktiza eden kesret-i mutlaka dahi, kemâl-i hüsn-ü san’at içinde görünüyor. İşte, yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak."

Mebzul, yani çok ve kesretli olan bir şey, kıymetçe ve sanatça düşük ve bayağı olur. Az ve nadir olan, kıymetli ve sanatlı olur. Bu ölçüler, hep beşeriyet için geçerlidir. Ama kainatta çokça icat edilen şeyler bayağı ve değersiz değil, gayet güzel ve estetik değerde yapılıyorlar. Yani Allah yukarıda da izah edildiği üzere; yine zıtlar eşliğinde harika sanatlarını icra ediyor ki, insanlar mucizevi sanatları görüp iman etsinler.

"Hem san’atsızlığı, basitliği iktiza eden, icad-ı eşyadaki suhulet-i mutlaka dahi, nihayetsiz derecede san’atkârlık ve maharet ve ihtimamkârlık içinde görünüyor. İşte, yeryüzündeki ağaç ve nebâtat cihâzâtının sandıkçaları ve programları ve tarihçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak."

Kolay ve özensiz yapılan bir eser, basit ve sanatsız olur. Zor ve itina ile yapılan eser ise; gayet sanatlı ve harika olur prensibi, insanlar arasında esaslı bir kaidedir. Halbuki kainatta kolayca icat edilen bitki ve hayvanlara bakıldığında, hepsinin mükemmel ve sanatlı olması, onu icat eden Zatın ne kadar harika ve mükemmel bir kudrete sahip olduğu anlaşılır ve insanlarca bunların hepsi birer mucize eseridir. Acaiptir ki her taraf böyle mücizeler ile donatıldığı halde, insanların ekserisi bunu görüp okuyamıyor.

"Hem ihtilâf ve ayrılığı iktiza eden uzaklık ve bu’d-u mutlak dahi bir ittifak-ı mutlak içinde görünüyor. İşte, bütün aktâr-ı zeminde zer’ edilen her nevi hububata bak."

Yine insanlarca uzaklık ve mesafe birbirine zıt olmayı ve ayrılığı gerektirir. Yani bir şey bir şeyden ne kadar uzak ve mesafeli ise, ikisi arasında benzer ve aynı noktalar o kadar azdır ve ayrıdır. Mesela; dünyanın bir ucundaki toplum ile beri tarafındaki toplumun örf ve ananeleri birbirinde kopuk ve alakasızdır. Ama uzaklık ve mesafe azaldıkça bu kopukluk ve alakasızlık da o kadar azalır ve biter. Yani toplumlar yaklaştıkça ihtilaf ve ayrışmalar azalıp biter.

Kainatta bu ilişki tam aksinedir. Yani uzaklık ve mesafe ne kadar da çoğalsa kainatın unsurları arasındaki irtibat ve münasebet bozulmuyor, ittifak tükenmiyor. Öyle ki insan bedenindeki bir atomun içindeki dönüş sistemi ile güneş sistemi arasındaki dönüş sistemi aynıdır, müttefiktir. Halbuki güneş sistemi ile atom arasında hayli bir uzaklık ve mesafe vardır. Demek atom ile güneş sisteminin Rabbi öyle bir Rabb’ül alemindir ki; uzaklar ve mesafeler onun tasarruf ve idaresini zorlaştırmıyor. Ebatları bilinmeyen kainat onun kudret elinde bir bilye gibi dönüyor.

"Hem karışmayı ve bulaşmayı iktiza eden kemâl-i ihtilât, bilâkis, kemâl-i imtiyaz ve tefrik içinde görünüyor. İşte, bütün yeraltına karışık atılan ve madde itibarıyla birbirine benzeyen tohumların, sünbül vaktinde kemâl-i imtiyazları ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemâl-i imtiyazla tefrikleri ve mideye giren karışık gıdaların muhtelif âzâ ve hüceyrâta göre kemâl-i imtiyazla ayrılmalarına bak, kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör."

Birçok madde ne kadar iç içe ve girift bir şekilde ise, karışıklık ve bulaşıklık o nispette şiddetli olur. Bunları ayrıştırmak ve seçmek çok zor olur. Yer yüzü bir tarla, dört yüz bin tür olan bitki tohumları bu tarlaya atılan tohumlardır. Öyle ki bir türde milyonlar fertler bulunur. Mesela; buğday türünün adedini ne insanlık sayabilir, ne de bilgisayarlar sayabilir. Bütün bu trilyonlarca tür ve adetleri bir tarla olan zemin yüzünde, birbirine karıştırmadan birbirine engel teşkil ettirmeden mükemmel bir seçim ve ayrıştırma ile muhafaza eden Zatı görmemek, bilmemek cehaletin en büyük derinliği olsa gerek. Allah yine karışıklık ile temyiz gibi iki zıddı cem ederek eserindeki mucizeyi gösteriyor. İhtilat içinde imtiyaz ancak sonsuz kudretin işi olabilir.

"Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktiza eden gayet derecede mebzuliyet ve nihayet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnuatça, san’atça, nihayet derecede kıymettar ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte, o hadsiz acaib-i san’at içinde, yeryüzünün Rahmânî sofrasında, yalnız, kudretin şekerlemeleri olan dutların nevilerine bak, kemâl-i rahmeti kemâl-i san’at içinde gör."

Çok ve bol olan bir şeyin önemsiz ve kıymetsiz olması, insanların değişmez bir kuralıdır. Lakin Allah’ın sanatları içinde bu esas pek esassızdır. Zira Allah’ın çok ve bol yarattığı sanatların hepsi gayet önemli ve değerlidir. Üstad Hazretleri dutları misal olarak veriyor. Hangi dut tanesi acaba sanat ve kıymet bakımından diğerinden aşağı ya da bayağıdır. Her bir dut tanesi kıymet ve değer bakımından bütün dutlara müsavidir. Allah bir dut tanesinin yaratılmasında da güneşi, bulutları, toprağı, suları ve sair mahlukatı sarf ediyor, bütün dutların yaratılmasında aynı elementleri sarf ediyor, demek kıymet ve önem noktasında eserler arasında bir fark yoktur. Bu da ancak sonsuz zenginlik ve kudretle mümkündür.

Madem bir dut tanesi ile bütün dutların maliyeti ve kıymeti aynıdır, öyle ise bir duta insanlığın servetinin yetmemesi gerekiyor, zira bir dut tanesinin oluşumunda bütün kainat bir fabrika gibi işledi ve istihdam olundu. İşte bütün nimetlerin ucuz ve masrafsız olmasının yegane sebebi; Allah’ın kudret ve zenginliğidir. Yani o lütuf ve ikramı ile bize o kıymetli ve önemli şeyleri ucuz ve masrafsız ikram ediyor, karşılığında yalnız şükür ve iman istiyor.

"İşte, bütün rû-yi zeminde, gayet kıymettarlıkla beraber hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde, hadsiz ihtilât ve karışıklıkla beraber hadsiz imtiyaz ve tefrik; ve hadsiz imtiyaz ve tefrik içinde, gayet uzaklıkla beraber son derecede muvafakat ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde, gayet derecede suhulet ve kolaylıkla beraber gayet derecede ihtimamkârâne yapılış; ve gayet derecede güzel yapılış içerisinde, sür’at-i mutlaka ve çabuklukla beraber gayet derecede mevzun ve mizanlı ve israfsızlık; ve gayet derecede israfsızlık içinde, son derece çokluk ve kesretle beraber son derecede hüsn-ü san’at; ve son derece hüsn-ü san’at içinde, nihayet derecede sehâvetle beraber intizam-ı mutlak, elbette gündüz ışığı, ışık güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr-i Zülcelâlin, bir Hakîm-i Zülkemâlin, bir Rahîm-i Zülcemâlin vücub-u vücuduna ve kemâl-i kudretine ve cemâl-i rububiyetine ve vâhidiyetine ve ehadiyetine şehadet ederler, لَهُ اْلاَسْمَاۤءُ الْحُسْنٰى  sırrını gösterirler.

"Şimdi, ey biçare cahil, gafil, muannid, muattıl! Bu hakikat-i uzmâyı neyle tefsir edebilirsin? Bu nihayet derecede mu’cize ve harika keyfiyeti neyle izah edebilirsin? Bu hadsiz derecede acip şu san’atları neye isnad edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesadüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuursuz yoldaşın ve dalâlette istinadgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesadüfün karışması yüz derece muhal değil mi? Ve şu harika işlerin binden birinin tabiata havalesi bin derece muhal olmuyor mu? Yoksa câmid, âciz tabiatın, herbir şeyin içinde o şeyden yapılan eşya adedince mânevî makine ve matbaaları mı var?"
(1)

Özet olarak, zıdların bir arada olması işleri zorlaştırır, hatta imkansız hale getirir. Bu insanların işlerinde böyledir. Lakin Allah açısından zıtları cem edip ondan harika sanat ve eserler çıkarmak çok basit ve kolay olduğu için icraatlarını bu şekilde sergiliyor, ta ki herkes bu mucizeleri görüp okusun ve sebeplere ve tabiata havale etmesinler. Buna rağmen çok insanlar bu harika ve açık mucizeleri görüp okuyamıyorlar ve inkara sapıyorlar. İnsanlar açısından mümkün olmayan zıtların cem edilmesi meselesi aynı derecede insanlar gibi mahluk olan sebepler ve tabiat açısından da imkansızdır. Yani tabiat ve sebepler değil iki zıddı cem etmek, iki birleşik şeyi bile yerinden kımıldatamazlar. Hâl böyle iken, çok akil görünen ahmaklar tabiatçılığa tevessül ediyorlar.

(1) bk.  Sözler, Otuz Üçüncü Söz, On Yedinci Pencere.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...