Block title
Block content

Otuz Üçüncü Söz´ün Yirmi Dördüncü Pencere'sini izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Yirmi Dördüncü Pencere"

لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ["Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Her şey helâk olup gidicidir—Ona bakan yüzü müstesna. Hüküm ve hükümranlık Onundur; siz de Ona döndürüleceksiniz." (Kasas, 28/88)].

"Mevt, hayat kadar bir burhan-ı rububiyettir. Gayet kuvvetli bir hüccet-i vahdâniyettir. اَلَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ delâletince, mevt adem, idam, fenâ, hiçlik, fâilsiz bir inkıraz değil; belki bir Fâil-i Hakîm tarafından, hizmetten terhis ve tahvil-i mekân ve tebdil-i beden ve vazifeden paydos ve haps-i bedenden âzâd etmek ve muntazam bir eser-i hikmet olduğu, Birinci Mektup'ta gösterilmiştir."

"Evet, nasıl zemin yüzündeki masnuat ve zîhayatlar ve hayattar zemin yüzü, bir Sâni-i Hakîmin vücub-u vücuduna ve vahdâniyetine şehadet ediyorlar. Öyle de o zîhayatlar, ölümleriyle bir Hayy-ı Bâkînin sermediyetine ve vâhidiyetine şehadet ediyorlar. Yirmi İkinci Söz'de, mevt, gayet kuvvetli bir burhan-ı vahdet ve bir hüccet-i sermediyet olduğu ispat ve izah edildiğinden, şu bahsi o Söze havale edip, yalnız mühim bir nüktesini beyan edeceğiz. Şöyle ki:" 

"Nasıl zîhayatlar, vücutlarıyla bir Vâcibü’l-Vücudun vücuduna delâlet ediyorlar. Öyle de o zîhayatlar, ölümleriyle bir Hayy-ı Bâkînin sermediyetine, vâhidiyetine şehadet ediyorlar. Meselâ, yalnız bir tek zîhayat olan zemin yüzü, intizâmâtıyla, ahvâliyle Sânii gösterdiği gibi, öldüğü vakit, yani kış, beyaz kefeniyle, ölmüş o zemin yüzünü kapamasıyla, nazar-ı beşeri ondan çeviriyor. Veyahut, nazar, o giden bahar cenazesinin arkasından maziye gider, daha geniş bir manzarayı gösterir. Yani, her biri birer mu’cize-i kudret olan, zemin dolusu bütün geçen baharlar misillü, yeni gelecek birer harika-i kudret ve birer hayattar zemin olan, bahar dolusu hayattar mevcudat-ı arziyenin gelmelerini ihsas ve vücutlarına şehadet ettiklerinden, öyle geniş bir mikyasta, öyle parlak bir surette, öyle kuvvetli bir derecede bir Sâni-i Zülcelâlin, bir Kadîr-i Zülkemâlin, bir Kayyûm-u Bâkînin, bir Şems-i Sermedînin vücub-u vücuduna ve vahdetine ve bekâ ve sermediyetine şehadet ederler ve öyle parlak delâili gösterirler ki, ister istemez, bedâhet derecesinde, اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ الْوَاحِدِ الْاَحَدِ dedirtir."

"Elhasıl:  وَيُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا
  sırrınca, hayattar bu zemin, bir baharda Sânie şehadet ettiği gibi, onun ölmesiyle, zamanın geçmiş ve gelecek iki kanadına dizilmiş mu’cizât-ı kudretine nazarı çeviriyor. Bir bahar yerine binler baharı gösteriyor. Bir mu’cize yerine binler mu’cizât-ı kudretine işaret eder. Ve onlardan her bahar, şu hazır bahardan daha kat’î şehadet eder. Çünkü, mazi tarafına geçenler, zâhirî esbablarıyla beraber gitmişler; arkalarında, yine kendileri gibi başkalar, yerlerine gelmişler. Demek, esbab-ı zâhiriye hiçtir. Yalnız bir Kadîr-i Zülcelâl onları halk edip hikmetiyle esbaba bağlayarak gönderdiğini gösteriyor. Ve gelecek zamanda dizilmiş hayattar olan zemin yüzleri ise daha parlak şehadet eder. Çünkü, yeniden, yoktan, hiçten yapılıp gönderilecek yere konup, vazife gördürüp, sonra gönderilecekler."

"İşte, ey tabiata saplanan ve bataklıkta boğulmak derecesine gelen gafil! Bütün mazi ve müstakbele ulaşacak hikmetli ve kudretli mânevî el sahibi olmayan bir şey, nasıl bu zeminin hayatına karışabilir? Senin gibi hiç ender hiç olan tesadüf ve tabiat buna karışabilir mi? Kurtulmak istersen, 'Tabiat, olsa olsa bir defter-i kudret-i İlâhiyedir. Tesadüf ise, cehlimizi örten gizli bir hikmet-i İlâhiyenin perdesidir.' de, hakikate yanaş."
(1)

Ölüm, insanları ebedi olarak yok eden bir idam değildir. Ölüm, insanların kaybolup bir daha varlık alemlerine çıkamayacağı bir hiçlik değildir. Ölüm, fanice yaşayıp bir daha varlık alanına gelememek de değildir. Ölüm, bir daha toplanmamak üzere ceset ve cismin dağılıp sönmesi ve dağılması da değildir. Ölüm, dost ve ahbaplardan ebedi olarak ayrı düşmek de değildir. Ölüm, tesadüfen yok olmaktan ibaret de değildir. Ölüm, kendiliğinden olan ve varlık alemini dağılmaya götüren failsiz bir fiil de değildir.

Ölüm, her fiilin sahibi olan Allah’ın kasıtlı ve intizamlı olarak yarattığı bir terhistir, bir mekan değişimidir. Yani meşakkatli ve sıkıntılı dünya hayatından lezzet ve istirahat yeri olan Cennet’e gitmektir. Ölüm, ebedi saadet yurdu ve insanın asıl vatanı hükmünde olan Cennete bir sevkiyattır. İnsanın mahiyetine dikkat ile bakıldığında dünya için değil, ahiret için yaratıldığı anlaşılır. Beka aşkı, cami fıtrat, nihayetsiz arzu ve emeller dünya için değil, ahiret içindir.

Ölüm, yüzde doksan dokuz ahbap ve dostların toplandığı berzah alemine açılan bir kavuşma kapısıdır. Başta iki cihan serveri Hazreti Peygamberimiz (asm) ve bütün enbiya ve evliya kabrin arkasına olan berzah aleminde toplanmış bizi gözlüyorlar. İşte ölümün hakikati budur.

Bu pencerede ölümün ahirete bakan yüzü kısaca ifade edildikten sonra, bir de tevhide bakan yüzü üzerinde duruluyor. Evet ölüm kendiliğinden olan ve varlık alemini dağılmaya götüren failsiz bir fiil değildir. Ölüm, her fiilin sahibi olan Allah’ın kasıtlı ve intizamlı olarak yarattığı bir terhistir, bir mekan değişimidir. Yani hayat nasıl kendiliğinden olmayıp, Allah’ın bir sanatı, bir fiili ise; ölüm de aynı şekilde kendiliğinden cereyan etmeyen kasıtlı ve planlı bir fiildir, fail ise  Allah’tır.

 Nasıl asker alma dairesi ciddi bir manada çalışma ve gayret isteyip, tam manası ile intizam isteyen bir kurum ise, aynı şekilde askere alınan erlerin terhis edilmesi de, alınması gibi ciddi gayret ve intizam isteyen bir kurumdur. "Canım bu terhistir, rast gele sal gitsin." diye bir mantık yürütülemez, askere almak kadar ciddi plan ve itina ister. Yoksa kışlanın bütün düzeni allak bullak olur.

 Aynı şekilde, kainat kışlasında vücuda gelen mevcudat, tıpkı askere alınmak gibi ciddi bir manada varlık sahasına çıkmak için sonsuz ilim ve kudret  sıfatlarını nasıl istiyorlarsa, vücutta göveri bitmiş ve asıl vatanına terhis isteyen mahlukatın ölümleri de aynı şekilde sonsuz ilim ve kudrete muhtaçtırlar ve bu sıfatı isterler. Canlıların varlık sahasına çıkması nasıl bir intizam dairesinde oluyor ise, terhisleri hükmünde olan ölümleri de aynı şekilde bir intizam içinde olmak gerekir.

Ölüm, hayat kadar intizamlı ve hikmetli bir fiil olduğu için, aynen hayat gibi tevhide işaret ve delalet ediyor. Ölümün zahiren bir zeval ve bozulmak olması, onu rastgele ve tesadüfi yapmaz. Nasıl askere alma dairesi ve çalışanları varsa, aynı şekilde askerleri gönderme dairesi ve onun da çalışanları vardır. Hayat askere almak, ölüm ise terhis etmektir. Her ikisi de vücudi birer fiillerdir. Malum, fiil failsiz olmaz, öyle ise ölüm fiili de failsiz olamaz. 

Bu pencerede, ölümün bir deliller arşivi olduğuna vurgu yapılıyor. Hayat nasıl sanat ve eserleri gün yüzüne çıkarıp, nazarlara takdim ediyor ise, ölüm de bu eserleri ve sanatları mazi odasına arşivleyip külli bir deliller kütüphanesine çeviriyor. Mazi insanlık için büyük bir kaynak ve büyük bir ispat malzemesi haline dönüşüyor.

Mesela, altı bin yılda altı bin bahar ve kış mevsimi mazi arşivinde istif edilmiş muntazır bekliyor. Bunların hepsi vukuattır, Allah’ın isim ve sıfatlarının mühürleri ve belgeleri hükmündedir. İtiraz eden oldu mu mazi arşivinden çıkar, muterizin gözüne sok.

 "Çünkü, mazi tarafına geçenler, zâhirî esbablarıyla beraber gitmişler; arkalarında, yine kendileri gibi başkalar, yerlerine gelmişler. Demek, esbab-ı zâhiriye hiçtir. Yalnız bir Kadîr-i Zülcelâl onları halk edip hikmetiyle esbaba bağlayarak gönderdiğini gösteriyor."

Burada yaratma ve icat etme işini sebepler yapıyor diyenlere bir cevap veriliyor. Sebepler bir müddet sonra  neticeler gibi yok olup gidiyorlar, yerlerine yeni sebepler geliyor. Şayet bu yaratma işlemini sebepler yapıyor olsa idiler, yokluğa maruz kalmamaları gerekirdi. Yok olmaya mahkum olan bir şeyin var etmesi mümkün değildir. Ya da sonu olan bir varlığın başının olması zaruridir ki, o baş sebep de Allah’ın kudretidir.

Yani elmayı elma ağacı değil, elma ağacı vasıtası ile Allah’ın kudret sıfatı yaratıyor. Zira elma ağacı da elma gibi yokluğa ve fenaya mahkumdur. Yokluğa ve fenaya mahkum olup mazi tarafına geçen bir şeye İlahlık unvanı vermek imkansız bir hezeyandır.

Zahiri sebepler, icat ve yaratma noktasından bir hiçtir. Yoksa varlık noktasından hiç değiller. Yani elma ağacı elmayı yaratma noktasından bir hiçtir, ama elmaya vasıta ve vesile olma noktasından mevcuttur. Elma ağacının elmayı icat etmesinin imkansızlığına işaret etmek için "zahiri sebepler hiçtir" denilmiştir.

(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Dördüncü Pencere.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Yirmi Dördüncü Pencere | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 3396 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...