Block title
Block content

OTUZ YILLIK DİYALOGLARIN İZLENİMLERİ -KİLİSE TARAFINDAN YOĞRULMUŞ BİR TOPLUM İÇİNDE KİLİSESİZ BİR TOPLULUK

 

Mohammed Arkoun, bir kaç yıl önce Oldenbur Üniversitesi'ndeki "Karl-Jasper Sohbetleri" esnasında, "Laik Hıristiyan toplumlardaki fikir alışverişlerinde ve orta Avrupa'daki Hıristiyanlık - İslâm teatilerindeki ilginçlik, İslâm âlimlerine ve düşünürlerine kulak vermemekteki sebebin onların modern teatiye bir katkıda bulunamayacaklarından değil Müslüman oldukları içnidir." dedi. Bu ifade aynı zamanda uzun süredir, genel tartışmalarda eserleri neredeyse hiç yer almayan Said Nursî'yi de içine almaktadır.

Son olarak geçen yıl katolik bilgin Hans Küng, Almanya'daki diyaloğun durum tesbiti için Yahudi, Protestan ve Katolik Hıristiyanları ve aynı zamanda Müslümanları da davet etti ve her bir gruptan, geçmiş yıllar üzerine herkesin açık bilgiye sahip olması amaçlı; sorunlar, anlayış sınırları, karşısındakini anlamakta ve hatta kendisinin anlaşılmasındaki başarısızlığın sebepleri ve Said Nursî gibi bilginlerin ve İslâm reformcularının önemsenmemesi gibi zorlukların anlaşılması için kendi raporlarını ve görüşlerini sunmalarını rica etti.

Ancak buna aynı zamanda şu basit sorular da dahildi: Entellektüeller, Said Nursî'nin yazılarını niçin bir kaç sayfadan sonra sıkılmış olarak kenara koyuyorlar? Niçin bu çalışmaları ciddiye almıyorlar? Aynı üniversitelerde okuyan birçok Müslüman öğrenci, ki bu entellektüeller tarafından eğitiliyorlar, Risale-i Nur'u okumakla kalmayıp dikkatle çalışıyorlar.

Arkoun'un bu tespitini Müslümanlararası tartışmaların tamamını algılayacak bir şekilde genişletmek gerekir.

Zorluklar aslında Kur'ân'ın, meâlinin ve Müslümanlar arasında ilgili tartışmaların Hıristiyan teatilerin tecrübesiyle yargılanmasıda başlıyor. Orada en azından Cenevre'de bulunan ve Dünya Kiliseler Meclisini oluşturan 320 ayrı kilisenin çoğunda dikey bir karar mekanizması yapısı vardır. Bu yapı içerisinde her ne yoldan olursa olsun bir karara varılmış olunması halinde, buna riayet zorunluluğu vardır ve bu da yukarıdaki otoriteler tarafından uygulanır. Bu, gerekirse bir profesörün veya öğretmenin öğretim hakkının elinden alınması ve hatta o kiliseden aforoz edilmesi anlamına dahi gelir. İç Hıristiyanlık tartışmalarının büyük bir bölümü bu tür öğretim yasaklarının doğrudan veya dolaylı olarak uygulanıp uygulanmaması etrafında dolaşmaktadır. Bu bağlamda Hıristiyanlar Müslüman konuşmacı meslektaşlarına Said Nursî gibi bir düşünürün yazdıklarının ne kadar bağlayıcı olduğunu sorarlar. Onun ifadeleri İslâmın dinsel düşüncesini karakterize etmekte midir? İslâmî "Güçyapısı"nın dinsel yataylılığı, bir İslâm âliminin özgün karakteristik özellikleri hatta Said Nursî gibi sıradışı bir kişiliğin idrak edilmemesi, bu esnada ilk olarak hiç dikkat çekmemekte; doğrudan ilmî merkezlilik dahilindeki ifadeler, şimdiki zamandaki her tecrübenin ikna için kullanım yaklaşımı.

Nursî'de bu öyle biraraya geliyor ki, o modernliğin devrimci opsiyonlarına protesto ve muhalefet olarak Kur'ân da geçen vahyi ilahi'nin tarıznda yaşadı ve bunu ömürboyu sürdürdü.

Böylelikle Nursî yalnızca yüce Kur'ân'a yazılmış olan birçok övgüden bir tanesini daha yazmış olmamakta, insanlara varlığın insanla doğrudan ilişkisini sorgulayan antropolojik temel soruyu sorarak bunu modern bir radikallikle gerçekleştirmekteydi. Onun için ayetler yalnızca bir yazı kesiti değil, gerçek anlamda insanın varlığının transandantal bağlamda açıklığının bir işareti; ki, birey bunu algılamaya çalışmakta ancak bunu sanki bir doğa yasasıymış veya toplum içerisinde politik yapı yasası gibi tartışmamalı; varlığın gerçek anlamını ifade etmektedir. Dünya bir yaradılış ve insan da kul olmaya devam etmektedir. Bu,Weber'indünyanın sihirinin bozmasının geriye dönüştürüldüğü anlamına değil, insan varlığının göreliğine sokularak hayret ve sevincin varolmasını sağlamaktadır.

Bu arada Said Nursî'yi ilgilendiren Otonomi ve Teonomi ilişkileri değil, daha çok çağdaşlarının kendi göreliklerinin bilinçlerine varması ve bunu "Sözler"de de bahsedildiği gibi bir işaret veya mühür olarak algılaması ve bunu Kur'ân'da geçen yazılar ile icraata dökmektir. Bunların arkasında yatan deneyim ise, Rus esaretinde geçirdiği, 1917/18 Kış felâketinin üzerinden gelmesi olarak görünmekte. Orada yaşanan düşsel vizyon yaşanmakta olan hali hazırdaki kış korkusuydu. Karanlıkta iki dağ arasında yalnızca daha sonra şuur olarak yorumlayacağı soluk bir meşale ile durmaktaydı. Ortam, irade gücünü ortaya koyduğu andan itibaren radikal bir şekilde değişmektedir. Şimdi güneş parlamakta ve manzara çok şirindir. Bu durum, her ne kadar şimdiye kadar yapılmamış ve bilimin bir eksikliği olsa da, psikoanalitik bir çalışma gerektirmekte. Esas itibariyle Nursî gelecek yıllarda irade gücünü sürdürmektedir. Radikal anlamda, herşeyde varoluşun mühürünü aramakta, irade gücüyle kendini buna zorlamaktadır. Buna Kur'ân'daki ifadelerde yardımcı olmaktadır.

Böylelikle, Anadolu'daki memleketinin gelenekleri ve bilginlerinin öğretilerinin geleneksel şekillerini kullanan eski bir eğitimin dilinde, kendisini şu şekilde ortaya koyan radikal modern bir talep ortaya çıkmakta: Bilimler, dünyanın sihirini çözemediler, yalnızca varlık olarak onu şeffaf hale getirdil er. Sonuçları dünyanın maddiyat olarak idare edilmesini sağlamış ve sağlamakta olması, nefse hâkimiyet görevinin yerine getirilmemesi için bir mazaret olmayıp, bunun için Kur'ân'dan başka bir yol yoktur.

"Din hayatta herbir şeyle ilgili değil, ancak bütün herşeyle ilgilidir." diye yazmıştır Hermann Lübbe, Almanca dilinin konuşulduğu ortamlarda sıkı bir şekilde tartışılan "Aydınlanmadan Sonra Din" adlı kitabında. Bu bağlamda Din modern rekabette ne bilim adamını ne de tüccarı ortaya çıkarır, ancak Kur'ân'ın sözlü ifadelerini hayat şekli olarak yaşayan bir birey, Risale-i Nur'u varlığı ile bağlantılı aktif olarak ortaya koyarsa kendisiyle var oluşu arasında bağlantı kurar.

Bunun üzerine konuşulabilir ve Said Nursî'nin vermekte yorulmadığı birçok örnekler ele alınabilir, ancak kimse uygulamada başarılmış dünyevî değerlerin üstüne çıkmayı toplumsal bir başarı olarak değerlendiremez veya zaten çökmüş olan düna görüşlerinin ve ideolojilerinin ürünü olarak gösteremez. Bu yüzden zaten Said Nursî hemen hiçbir zaman topl uma yönelmemekte, bireye veya şu anda ilgili olarak anılabilecek kişiye hitab etmektedir. Düşünürümüz böyle bir başlangıç noktasında zaten ümmetin reformları arasında yalnız kalmış ve bunun neden böyle olduğu sorusunu ortaya çıkarmıştır.

Avrupalı bir Müslüman olarak ben eğer bunu doğru yargılıyorsam, yüzyılın ilk on yıllarında Türkiye'deki ve çoğunluğu Müslüman olan ülkelerdeki Müslümanlar şu iki tutum içerisindeydiler: Birinde ruhani ve eğitsel alanda (okul, yüksek okul) toplumun korunmasına ve Avrupanın medeniyet açısından ilerlemesiyle aradaki farkı kompanse etmeye odaklanılmış, diğerinde ise modern anlamda inancın yani İslâmın güvenceye alınması. Risale-i Nur'da, politik hayatı gösterdiği üzere, açıkca şüphe yarattığı gözlense de, ilkinden pek bahsedilmemekte. Yazar daha çok ikinciyi ele almakta. Açıkca hissetmekte ki, Müslümanın kimliği kendisinin nefsine hâkimiyetinin üzerine kurulu olmasıdır. İslâm düşünürünün teatisinde şimdiki zaman için bir tabir kullanılmakta, ki en azından Nur düşüncesine yön göstermekte, ve o da "Köklülük" "asala"dır. Ayrıca işlemeden, kimlik ile nefis arasındaki bağlantıya dikkat çekmekte. Buradan kimsenin bu konu üzerine gitmeyişini insan tahmin edebilmektedir. Bir gösterge de, Kur'ân için vahy-i ilâhînin ciddi bir şekilde sorgulanması anlamına gelen, birçok Müslümanın sosyal bilimlerle olan zorlukları ve karşılaştırma ve kanıt yöntemiyle insan davranışlarının tarihsel yönelimi ile sosyal göreliğin karşılaştırılması da olabilir.

Ancak Nursî'nin burada istidatı ise bu tür düşünceleri bir bayağılık olarak ortaya koymakta, çünkü "Sözler"de bahsettiği gibi nefsin ortadan kaldırılması, yani mühür, daha temel sorular ortaya çıkarmaktadır. Bunlardan bir tanesi, İslâmî irade gücünün toplumsal yaşam içerisindeki anlamıdır.

Avrupalı için bu kilise ve devlet arasıdaki ilişkiyi sorgulamak anlamına gelir. Böylelikle İbrahim'den gelen dinler olan Yahudilik ve İslâm inanç toplulukları ne ortak bir kilise düşünebilmekte ne de ortak bir inanç topluluğu organizasyonu oluşturabilmekte. Dolayısıyla, Almanya'daki Müslüman azınlık için bu, sosyal ortamda söz sahibi olabilmek için dernek aracılığıyla camiler kurmak olmuştur. Risale-i Nur herhangi bir engel olmaksızın inananların kendi kendihı organize olmalarını tartışmakta ve dolayısıyla, bu ifadeler orta Avrupa'nın birçok entellektüeli için temel bir dava teşkil etmektedir. Ancak burada geçerli olan, modern,-ortamda dinin Almanya için dikkat edilecek bir husus da-Avrupada'da mevcut her iki model arasında da ayrım yapılmasıdır: Bir tarafta Fransız Katoli k laikliği ve diğer tarafta Protestan ortak laikliği. Her iki model hakkında da Avrupa'da gerçekleşen politik davalar da karar kılınamamıştır.

Said Nursî tarafından Kur'ân'da da bahsedilen nefse hâkimiyet bir kilise yapısındaki bir sosyal olguya dayandırılamaz; daha çok insanın kendisinin toplumsal olarak nefsin kabulü veya reddi ile ilgili ortaya çıkacak sonuçları birey olarak bizzat değerlendirmesi ortaya koyacaktır. Resimlerinden bir tanesi, divana yani saraya sorulan soruya cevabı içermekte; topluma reddedilen veya karşı çıkılan iradenin sonucu ne olabilir? Burada düşünürümüzün eserini, düzen içerisinde değerlendirmeye almamız herhalde aşırı yorum kapsamına girecektir. Risale-i Nur'da ayırım sorusu değil, bireyin iradesine sahip olamaması halinde ortaya çıkacak sorumluluk ve yükümlülükleri olarak marjinalizasyonun sonuçları ele alınmaktadır. Bura da ortaya çıkacak gerilim 33;72 âyetin meâlinden başka hiçbir yerde daha kesin ifade edilmemiştir:

"Gerçekten al-amana'ya cenneti, yeri ve dağları sunduk, ve onlar bundan korktular. Ancak insan bunları almaya hazırdı. İnsan doğal olarak ne kadar cürüme (O zalum) ve budalalığa (gahul) eğilimli oluyor."

Said Nursî bir taraftan açıklamalarını notuzuncu kelimesinde ilgili "ben" kelimesi değinerek insana sunulmuş olan göre ve yönelirken,Tunuslu Mohamed Talbi çalışmasında al-amana'ya sorulan soruyu önplana çıkarıyor.

Nursî'ye göreinsan ancak kendisini bir hizmetkar olarak görmesi halinde ve kendisine değil deAllah'a hizmetettiğini algıladığında görevini yerine getirebilir. Varlığı yalnızca göstermelik olarak anlamtaşır. Bubağlamdabirey ancak iradesine ve nefsine hâkim olduğunda sorumlu davranma yeteneğine kavuşur.

Vahy-iilâhîyi böyle değerlendirerek, yüce kitabı yorumlarken temel esasları unutmaksızın klâsik yorum şeklinden uzakkalmıştır. Tam aksine, yorumlarını bireye vahy-i ilâhîye cevap olarak nefse hâkimiyeti sunmak hedefiyle yaratıcı bir şekilde kullanmıştır.

Türk olmayan bir Müslüman olarak uzaktan bakıldığında, Nursî'nin düşünce dizinlerinin kendi zamanında yaşamış bazı Hıristiyan düşünürlerle paralellik taşıdığı gözlenmekte, Kur'ân'ın yerine Hıristiyanlıkta Meryem'in oğlu İsa bulunmakta. Burada da konu vahy-i îlâhiyi zamane doğal ve sosyal bilimden uzak tutmak üzere baskı altında tutmakdan bunları kabullenmek ve inancın sağlamlaşması için kendi varoluşları içerisinde görmekti. Düşünür, protestan Teolog Dietrich Bonhoeffer'in gösterdiği gibi Amerikanvari fundamentalizmin denominasyonları olmaksızın mümkün olduğunu göstermektedir.

Risale-i Nur kendiiçinde, çalışma souçlarını toparlamak amacıyla ifade edeyi ki, radikal ifadesi içerisinde Kur'ân'da bahsedilen nefse hâkimiyetin modern bir cevabı olarak ortaya çıkmakta.

** 1938 yılında Almanya'da doğdu.1953 yılında İslâmla şereflendi. Psikoloji tahsili yaptı. Halen yetişkinlerin eğitildiği bir kolejin müdürüdür. Sağlık eğitimiile ilgili araştırmalar yaptı ve yayın faaliyetlerinde bulundu. 1972'den bu yana Almanya'da İslâmî faaliyetlere katılıyor. Halen Federal Almanya İslâm Konseyi üyesi ve Almanca Mozlemize Reuue dergisinde yazılar yazıyor. Ayrıca Paderborn Üniversitesinde İslâmî konularda öğretim üyeliği yapıyor.

Paylaş
Yükleniyor...