Block title
Block content

"Öyle de zâhirden hakikate geçmek iki suretledir: Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp, tarikat berzahına girmeden, hakikati ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi, çok merâtipten seyr ü sülûk suretiyle geçmektir..." İzah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

1. Her şeyin biri zahiri diğeri de batıni dediğimiz içyüzü yani hakikatı vardır. Ağacın dış görüntüsüyle, iç kısmındaki faaliyetlerden tutun da, taa insanın dış simasından iç duygularına kadar, zahir ve batın hakikatına nazar gezdirebiliriz.

Dış görünüş çoğu kere insanı yanıltır. Kâfirlerden bahseden bir ayette,

“Onlar dünya hayatından bir zahir (dış görünüş) bilirler.”(Rum, 30/7)

 denilmesi, zahirin aldatıcı olduğuna dikkat çeker. 

Zahire ilk aldanan şeytandır. “Hz. Âdem, üstü çamurla sıvanmış bir inci, bir mücevher iken, onu toprak olarak görmüştür.”

Şu misal, meleklerin bile bazen işin hakîkatını bilemediklerini gösterir: 

“Cenâb-ı Hak Azrail’e sorar: Kimin ruhunu almak sana en zor geldi? Hz. Azrail der: 'Ya Rabbi, bir gemi halkının canlarını almamı emretmiştin. Bir anneyle küçük yavrusu da vardı. "Ananın canını al, çocuğun alma." demiştin. O çocuğu anadan ayırmak bana çok zor gelmişti.' Cenab-ı Hak der: Biliyor musun, o çocuk sonra ne oldu? Nemrud oldu da İbrahim’i yakmaya kalkıştı.” 

Pek çok insan, ölümün zahirine bakar, onu korkunç bir olay olarak görür, korkar. Mevlâna’nın naklettiği şu kıssada, ölümün gerçek yüzüne işaretler vardır:

“Zalim bir hükümdar, Allah’a inananları açtırmış olduğu çukurlara atmaktadır. Allah’a inanan bir anne de küçük çocuğuyla beraber meydana getirilir. Kadın, Allah’a imanını ikrar eder, puta tapmaz. Hükümdar, çocuğu ateşe attırır. Sıra annesine gelmiştir. Can endişesiyle, içinden puta secde etmek meyli doğar. Tam o esnada, ateşteki çocuktan şu sözleri duyar:

'Anneciğim, içeriye gel. Şeklen ateş içinde isem de ben burada hoş bir haldeyim. Su gibi görünen bir ateş âleminden çıkıp buraya gel ki, ateş gibi görünen bir su göresin. Senden doğacağım zamanı ölüm görüyordum. Senden ayrılacağım diye pek çok korkuyordum. Doğunca dar bir zindandan kurtuldum. Havası hoş, rengi güzel bir âleme çıktım.'

"Bu sözleri duyan anne, puta secde etmez, ateşe atılır. Cehennemin ateşinden kurtulur, dünya zindanından cennet bahçelerine uçar."

Evet, ölüm yeni bir doğumdur. Mevlâna’nın şu sözleri, konuyu biraz daha açıklığa kavuşturmaktadır: “Rahimdeki çocuk için doğmak oradan ayrılmaktır. Lakin, dünyaya geliş onun için yeniden açılmaktır.” “Benim hayatım ölümümdedir. Asıl vatanımdan ne vakte kadar ayrı bulunacağım? “Eğer bu dünyada sakin oluşum benim için bir firak (ayrılık) olmasaydı ‘Biz Allah’a döneceğiz.’ (Bakara, 2/156) denilmezdi.

Raci’: Ayrılmış olduğu şehre dönen, zamanın ayırmasından sonra vahdet canibine gelen kimsedir.” Demek ki, insan bu dünyada gurbettedir. Ölümle asıl vatan olan cennet tarafına dönüş gerçekleşecektir. Zahire aldananların yanıldıkları bir nokta da, peygamberleri kendileri gibi beşer olarak görüp, onlara gelen vahyi reddetmeleridir. Halbuki, “Kur’ân, lisan-ı peygamberîden sudur etmekle beraber; her kim ‘Onu Hak söylemedi, Allah kelamı değildir.’ diyecek olursa o kafirdir.”

Ağaçların dallarıyla insanlara meyve gönderen İlahî rahmet, Resulünün (a.s.m.) diliyle de Kur’ân’ı göndermiştir. Dallar meyveleri kendileri vermediği gibi, Hz. Peygamberin (a.s.m.) dili de Kur’ân’ın gerçek menbaı değildir. Hem meyve, hem de Kur’ân İlahî cânipten gönderilmiştir. Ufka bakıldığında, yerle gök bitişik görünür; halbuki aralarında yerden göğe mesafe vardır. Onun gibi, kalb-i Muhammedîye gelen ve lisan-ı Muhammedîden insanlara tebliğ edilen Kur’ân’ın menşei, arzî değil semavîdir, beşerî değil İlâhîdir. İnsanların zahire aldanmalarının bir başka türü, verdikleri hükümlerde görülür.

Mesela, esirlere “padişah” adını takarlar. Kutsuz kişiye “kutlu” adını verirler. Bu durum, tersine çakılmış nallar gibi, insanı aldatır. Yani tersine çakılmış nal izlerini takip eden kişi, atın asıl gidiş istikametinin tersine gittiği gibi; taht ve tacına esir olan birine “padişah” demekle veya mutsuz insana isim olarak “Mutlu” unvanı vermekle, insan hata eder. Gerçek hürriyet, Allah’a esir olmaktır. Gerçek kutluluk ve mutluluk, O’na ibadet etmektir. Yoksa, ne isim ve resim ne taht ve tac ne insanların teveccüh ve iltifatı insanı kutlu ve mutlu yapamaz.

Bazı durumlarda, insanın zâhire aldanmasından yararlanmak gerektir. Mesela, kişi gerçekte çok büyük ve manevî makam sahibi olduğu halde, diğer insanlardan biriymiş gibi hareket edebilmelidir. Yoksa, şöhretle bazı âfetlere muhatab olabilir.

“Meşhur olanın başına kırbadan su dökülür gibi isabet-i aynlar (göz değmesi), gazablar ve hasedler boşanır.”

“Dane gibi olursan, seni kuşcağızlar toplar. Gonca gibi olursan da çocuklar yolarlar. Daneni sakla, tamamıyla uzak görün. Goncanı gizle, damda bitmiş ot gibi ol.”

“Hasedçi hırsızın elinden kurtulsun diye, isle karartılmış ne kadar altın vardır.”

Gerçekte küçük olanlar, uzanarak büyük görülmek isterler. Büyük olanlar ise, büyüklenme sevdasında olmazlar, mütevazidirler. Denizlerdeki aysbergler (buzdağları) gibi olmak gerektir. Onların üçte biri su üstünde görülür.

Halbuki, üçte ikilik asıl büyük kısımları gözlerden gizlidir.

2. Peygamber efendimiz (asm)'ın iki yönü var. Biri nübüvvet diğeri velayet. İkisi de haktır ve hakikattır. Alimler, Peygamber Efendimizn nübüvvet, yani ilim vechesine veliler ise, velayet yani amel yönüne mazhar olmuşlardır. Tabi bazı zatlar her ikisine de mazhar olmuşlardır, diyebiliriz. 

"Sohbet-i nebeviye öyle bir iksirdir ki, bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûka mukabil hakikatin envarına mazhar olur. Çünkü, sohbette insibağ ve inikâs vardır. Mâlûmdur ki, in'ikâs ve tebâiyetle, o nur-u âzam-ı nübüvvetle beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki, bir sultanın hizmetkârı ve onun tebâiyeti ile, öyle bir mevkie çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük velîler Sahabe derecesine çıkamıyorlar."

"Hattâ, Celâleddin-i Süyûti gibi uyanık iken, çok defa sohbet-i Nebeviyeye mazhar olan velîler, Resûl-i Ekrem (a.s.m.) ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar, yine Sahabeye yetişemiyorlar. Çünkü, Sahabelerin sohbeti, nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.) nuruyla, yani nebî olarak onunla sohbet ediyorlar."

"Evliyâlar ise, vefât-ı nebevîden sonra Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı görmeleri, velâyet-i Ahmediye (a.s.m.) nuruyla sohbettir. Demek, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın onların nazarlarına temessül ve tezâhür etmesi, velâyet-i Ahmediye (a.s.m.) cihetindedir, nübüvvet itibâriyle değil. Mâdem öyledir; nübüvvet derecesi velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbet de o derece tefâvüt etmek lâzım gelir." 

"Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksir-i nurânî olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek bir kasâvet-i vahşiyânede bulunduğu halde gelip, bir saat sohbet-i nebeviyeye müşerref olur; daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahîmâneyi kesb ederdi. Hem, câhil, vahşî bir adam, bir gün sohbet-i nebeviyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi, mütemeddin kavimlere muallim-i hakâik ve rehber-i kemâlât olurdu." (1)

(1) bk. Sözler, Yirmi Yedinci Söz, Sahabeler Hakkında.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Zeyl, Üçüncü Sebep, İkinci Vecih | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 6326 | Word indir | Pdf indir
Paylaş

Yorumlar

zKıyasz
Konuyla ilgili olarak şöyle bir hadise anlatılmaktadır: Bir gün Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü vesselam bir bedevinin kumların üzerine iki parmağıyla La ilahe İlla Allah yazdığını gördü. (İki Çizgi) Ona Ehhid! Ehhid! dedi. Yani o ikisini bir yap! O İkisini bir yap! Yani o ikisindeki Vahdeti gör! Ehhad Allah! İse o Allah ın birliğini deklare etti yani tasdik etti ve söyledi demektir. Bu işe Tevhid denir. Tersine Ma estehede yani tevhid etmedi; idrak etmedi, bilmedi,anlayamadı hiç bir şekilde algılayamadı demektir. Madem birlik daima biri gösterir. Eşyadaki tevhid sikkelerinin vahdetini görüp Allah u Vahidun Ehadun demek lazımdır, tevhid ami ve zahiri övülmemiştir....
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
zKıyasz
Eşyada çok Vahdet yani ayniyyet ve misliyyet yönleri vardır, bunu gözden kaçırmak kolaydır ve yeknesak perdesini saklanır. Halbuki o bir tek zihayat üstünde bulunan sikkelerden birini mesela bir arının mütemmim cüzü ve parçası olan hafızasındaki sikkeyi görüp onu vahid-i kıyasi yapsa, o tek üstünde gördüğü sikkeyle herbirinin aynı kabileden olduğunu anlar ve Allahu Vahidun ve Ehadun der! ..............Allah u Samedun.....
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
zKıyasz
Mesela semada 10 üzeri 22 yıldız vardır ve mevcuttur. Bilinen. Gözlem kabiliyeti arttıkça sayıda artmaktadır. Tamamını birden ihata edip Allah u Vahidun demek ancak Kainat kadar büyük bir göz ve idrak ister...Halbuki bir yıldızın küreviyetini görüp onu vahidi kıyası yapsa Sanileri Vahiddir ve Ehaddir der....Ve Tek yıldızdaki doğum ve ölümü görse yok var yok mütegayyirliğinden alemin hudusuna intikal eder. Allahu Halıkus semavatu ve arz der, yuhyi ve yumit ve hüve Hayyun La yemut der ve hakeza....
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ziyaretçi (doğrulanmadı)
Peygamberimizin nübüvvet ve velayet yönü olmasını ve velayet yönü nedir neden nübüvvetten geride. Anlatırmısınız.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Velayet insanın kesbi ile elde edilen bir makam iken nübüvvet vehbi bir makamdır. Allah'ın ikramı ve vehbi insanın kesbinden daha azametlidir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...