Block title
Block content

"Perde-i gayb açılsa, yakînim ziyadeleşmiyecek." sözünün, imanın artıp eksilmeyeceğine de delil olduğu söyleniyor. Oysa biz bunu farklı anlıyoruz. Üstadın bu konuda bir izahatı var mıdır? İmandaki derecât ve mertebeler, sadece tasavvufî midir?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İmanın güç ve kuvvet noktasından artıp ve eksilmesi ehli sünnete göre caizdir. Buna delil ise, imanın hadsiz mertebe ve derecelerinin olmasıdır. Gerek Kur’anda, gerek hadislerde imanın güç ve kuvvet noktasından çok mertebe ve derecelerinin olduğu ifade edilmektedir. Muhtelif ayetlerde geçen: "İmanları artar" ifadesi ile

 “Ümmetimin imanı bir kefeye, Ebu Bekir’in imanı bir kefeye konulsa, Ebu Bekir’in imanı ağır basar.”(1)

"İmanınızı lailaheillallah ile yenileyiniz.”(2)  

"İman, elbisenin pörsümesi gibi eskir.”

gibi hadis-i şerifler buna örnek teşkil ederler.

Ehl-i sünnet alimleri de bu hususta ittifak etmişlerdir.

Kaldı ki, Risale-i Nur'un her tarafında, imanda artma ve eksilme olabileceği ve imanın taklitten tahkike çevirmenin gerekliliği, günahların imanı zayıflattığı vurgulanır. Bu da imanın artma ve eksilme kabiliyetinde olduğunu  açık bir şekilde gösterir.

Hazreti Ali’nin, “Gayb perdesi açılsa, imanım ziyadeleşmeyecek.”  ifadesinin imanın son mertebesine inanmıştır, şeklinde anlamak doğru değildir. Zira miraca çıkan Hazreti Peygamber (asm)'in dahi: “Ben seni (Allah'ı) hakkıyla tanıyamadım.”  demesi buna delildir.

Dolayısı ile bu ifadenin başka bir manası olduğu anlaşılmaktadır. Bunun ne olduğunu anlamak için de Risalelerde geçen bir misali burada tekrar etmek istiyoruz, şöyle ki:

"Meselâ, bir denizde hesabsız cevherlerin aksâmıyla dolu bir defînenin  bulunduğunu farz edelim. Gavvâs dalgıçlar, o defînenin cevâhirini aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan, el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer. O gavvâs hükmeder ki, bütün hazîne uzun direk gibi bir elmastan ibârettir. Arkadaşlarından, başka cevâhiri işittiği vakit, hayal eder ki, o cevherler, bulduğu elmasın tâbileridir, fusûs ve nukuşlarıdır."

"Bir kısmının da kürevî bir yâkut eline geçer, başkası murabbâ bir kehribar bulur ve hâkezâ, her biri, eliyle gördüğü cevheri o hazînenin aslı ve mu'zâmı itikad edip, işittiklerini o hazînenin zevâid ve teferruâtı zanneder. O vakit hakâikın muvâzenesi bozulur, tenâsüb de gider. Çok hakikatin rengi değişir. Hakikatin hakiki rengini görmek için tevilâta ve tekellüfâta muztar kalır; hattâ, bâzan inkâr ve ta'tîle kadar giderler. Hükemâ-i İşrâkiyyunun kitaplarına ve Sünnetin mîzanıyla tartmayıp keşfiyât ve meşhudâtına itimad eden mutasavvıfînin kitaplarını teemmül eden, bu hükmümüzü bilâşüphe tasdik eder."

"Demek, hakâik-ı Kur'âniyenin cinsinden ve Kur'ân'ın dersinden aldıkları halde (çünkü Kur'ân değiller) böyle nâkıs geliyor."

"Bahr-i hakâik olan Kur'ân'ın âyetleri dahi o deniz içindeki defînenin bir gavvâsıdır. Lâkin, onların gözleri açık; defîneyi ihâta eder, defînede ne var ne yok görür. O defîneyi öyle bir tenâsüb ve intizam ve insicamla tavsif eder, beyân eder ki, hakiki hüsn-ü cemâli gösterir."

"Bütün uhrevî ve dünyevî, ilmî ve amelî erkân-ı sitte-i imâniyenin her birisini tafsîlen, erkân-ı hamse-i İslâmiyenin herbirisini kasden ve cidden ve saadet-i dâreyni temin eden bütün düsturları görür, gösterir. Muvâzenesini muhâfaza edip, tenâsübünü idâme edip, o hakâikın heyet-i mecmûasının tenâsübünden hâsıl olan hüsün ve cemâlin menbaından, Kur'ân'ın bir i'câz-ı mânevîsi neş'et eder."

"İşte şu sırr-ı azîmdendir ki, ulemâ-i ilm-i kelâm, Kur'ân'ın şâkirdleri oldukları halde, bir kısmı onar cild olarak erkân-ı imâniyeye dâir binler eser yazdıkları halde, Mûtezile gibi aklı nakle tercih ettikleri için, Kur'ân'ın on âyeti kadar vuzuh ile ifade ve katî ispat ve ciddî iknâ edememişler.Âdetâ, onlar uzak dağların altında lâğım yapıp, borularla tâ âlemin nihayetine kadar silsile-i esbâb ile gidip, orada silsileyi keser. Sonra âb-ı hayat hükmünde olan mârifet-i İlâhiyeyi ve vücud-u Vâcibü'l-Vücudu ispat ederler."

"Âyet-i kerîme ise, her birisi birer asâ-i Mûsâ gibi, her yerde suyu çıkarabilir, her şeyden bir pencere açar, Sâni-i Zülcelâli tanıttırır. Kur'ân'ın bahrinden tereşşuh eden Arabî Katre Risâlesinde ve sâir Sözlerde şu hakikat, fiilen ispat edilmiş ve göstermişiz."

"İşte, hem şu sırdandır ki, bâtın-ı umûra gidip, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmeyerek, meşhudâtına itimad ederek yarı yoldan dönen ve bir cemaatin riyâsetine geçip bir fırka teşkil eden fırâk-ı dâllenin bütün imamları hakâikın tenâsübünü, muvâzenesini muhâfaza edemediğindendir ki, böyle, bid'aya, dalâlete düşüp, bir cemaat-i beşeriyeyi yanlış yola sevk etmişler. İşte bunların bütün aczleri, âyât-ı Kur'âniyenin i'câzını gösterir."(3)

İşte, Hazreti Ali’nin yakinim ziyadeleşmeyecek dediği konu, Kur’anın bahsettiği imanın, olduğu gibi, kendisi tarafından kavranmasıdır. Ne, yalnız aklı ile hareket eden ilm-i kelam alimlerinin bakışı ve ne de yalnız kalben hareket eden mutasavvıfın bakışıdır.

Kısacası Hazreti Ali, iman edilmesi gereken her şeye tam ve eksiksiz iman etmiş ve o hakikatlere yakini tam olmuştur. Yani, iman edilen hakikate ne kadar iman ettiği değil, o hakikati nasıl bildiği kast edilmiştir.

Dipnotlar:

(1) bk. Tuhfetu’l-Ahvezî, 7/298-Şamile.
(2) bk. Müsned , II/359; et-Terğib ve't- Terhib, II/ 415.
(3) bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz Üçüncü Şule.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...