Block title
Block content

PROF. DR. NEŞET TOKU: "BEDİÜZZAMANIN FARKI"

 

Prof. Dr. Neşet Toku:

“Bediüzzaman’ın farkı, mantıkî temellendirmeye dayalı Kur’an eksenli düşünmesidir.”

Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı’nda imanî mevzuları açıkladıktan sonra,

 “Artık küfrün beli kırılmıştır, bir daha ayağa kalkamaz.”

gibi kesin ve net ifadeler kullanıyor. Bunun sebebini sorduğumuz Prof. Dr. Neşet Toku, Bediüzzaman’ın bu kadar net ifadeler kullanmasının arkasındaki sebebin onun mantıkî temellendirmeye dayalı Kur’an eksenli düşünmesinden kaynaklandığını söylüyor.

Zaman ihtiyarladıkça kendisi gençleşen Kur’an-ı Kerim’in imanî bir tefsiri olan Risale-i Nur üzerinde her geçen gün yeni çalışmalar yapılıyor, yeni eserler ortaya konuluyor. Risale-i Nur üzerine yapılmış kitap çalışmalarının en yenilerinden birisi olan ve Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Neşet Toku tarafından kaleme alınan “Risale-i Nur’da Felsefe Eleştirisi” isimli kitap Nesil Yayınları arasında çıktı.

Bediüzzaman Said Nursî’nin hem Meşrutiyet hem de Cumhuriyet dönemlerinde maruz kaldığı baskı ve hapislerin sadece siyasi bir olay olmadığını ifade eden Prof. Dr. Toku, bu konuda kitabında şunları belirtiyor:

“Bediüzzaman’ın siyasî baskılara ve hapislere maruz kalması, sadece onun siyasî tercihinden kaynaklanmamış, aynı zamanda bir medeniyet projesi olarak İslam’ı ve İslamî çerçevedeki rasyonaliteyi benimsemesinden ve bu noktadan hareketle de heves edilen Batı medeniyetinin temelini teşkil eden materyalist ve pozitivist felsefeye karşı başlatmış olduğu mücadeleden de kaynaklanmıştır.”

Kitabında felsefî düşüncenin teorik ve pratik çerçevedeki eleştirileri ve Bediüzzaman’ın Kur’an eksenli karşı cevaplarının irdelenmeye çalışıldığını kaydeden Prof. Dr. Toku ile mercek altına aldığımız  “Risale-i Nur’da Felsefe Eleştirisi” kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik…

- İslam dünyasında vııı. yüzyılda Gazali ile başlayan ve XX. yüzyılda Bediüzzaman’la devam eden bir felsefe eleştirisi var. Her şeyden önce şunu sormak istiyorum: Felsefe nedir hangi ihtiyaca binaen ortaya çıkmıştır?

Felsefe, MÖ V. yüzyılda antik Yunan dünyasında ortaya çıkmış bir düşünce tarzı. Niye ortaya çıkmış? İnsanların yaşamış oldukları bir takım problemler var. Eşyayı, varlığı, hayatı açıklamaya, anlamlandırmaya çalışıyorlar. Bunu yaparken dayanılacak bir bilgiye ihtiyaç var.

Dinler tarihi açısından bakıldığında bilgi kaynağı olarak vahiy var. Vahiy, insanlara eşyayı ve olayları nasıl açıklayacakları konusunda bir şeyler anlatıyor. Ancak, vahyin gelmediği fetret devirleri de var. Fetret devirlerinde böyle bir bilgi eksikliği söz konusu. İşte muhtemeldir ki o bilgi eksikliği dönemlerinde insanlar eşyayı anlamlandırmaya çalışırken kendi akıllarını ölçü alarak makul çerçevede ve doğal zeminde açıklamalar yapmaya çalıştılar. Felsefe bu şekilde ortaya çıktı. Hayatı ve eşyayı rasyonel-reel eksende anlamlandırma faaliyetinin adına felsefe diyoruz.

- Sizin kitabınızda felsefeci olarak belirttiğiniz Pisagor ve Öklit gibi bazı insanları biz matematikçi diye biliyoruz. Hatta bunların isimleriyle bilinen matematik teorileri bile var. Bir matematikçi felsefeyle niçin uğraşır?

Antik Yunan dünyasında “felsefe” dendiğinde, akıl ve tecrübe temelli bütün bilgiler kastediliyordu. Matematik, fizik, astronomi vs. hepsi bu kategoriye dâhildi. Yunan düşüncesinden mülhem, İslam dünyasında da ilimler naklî ilimler-aklî ilimler diye iki çeşit olarak sınıflandırılmış. Aklî ilimlere aynı zamanda felsefî ilimler deniliyordu. 18. yüzyıla kadar durum böyleydi. 18. yüzyıldan sonra ise bilimler felsefeden bağımsız, müstakil birer alan olarak ayrıştı. Bu nedenle Pisagor ve Öklit gibi insanlara hem matematikçi hem de filozof deniyor…

- İnsanlar eşyayı ve hayatı anlamlandırırken Doğu’ya baktığımızda vahiy, Batı’da ise akıl var. Batı’da vahiy yok muydu da akıl devreye girdi? İnsanlar niçin aklı devreye sokma ihtiyacı hissettiler?

Dinler tarihinden bildiğimiz kadarıyla peygamberler daha çok bizim bugün Ortadoğu diye adlandırdığımız bölgeye geldiler. Şu da var ki vahiy geliyor ama sürekli gelmiyor. Belirli aralıklarla, ihtiyaç hâsıl olduğu takdirde geliyor. Gelmediği dönemlere de fetret dönemi deniliyor. Ancak fetret döneminde de insanlar eşya ve hayatla ilgili soruları cevaplandırma ihtiyacı duyuyorlar. Vahiy olmadığı için de aklı devreye sokuyorlar. Tabi bu, vahiy aklı dikkate almıyor demek değildir. Akıl vahye istinat edebileceği gibi etmeyebilir de. Felsefe, vahye istinat etmeyen aklı ölçü almaktır…

- Peki, felsefe eşyayı ve hayatı anlamlandırmaya çalışırken hangi soruları soruyor?

Aslında eşyayı ve hayatı anlamlandırmaya çalışan insanların sordukları sorular birbirine çok benzer. Bediüzzaman bu soruları cevaplandıranları temelde iki gruba ayırıyor: Silsile-i nübüvvet ve silsile-i felsefe… Risale-i Nur’da sorular şu şekilde geçiyor, “Necisiniz, nereden geliyor, nereye gidiyorsunuz?” Benzer İfadeler filozoflarda da söz konusu. Mesela Alman Filozofu Kant da şöyle soruyor: “Neyi bilebilirim, ne yapmalıyım, neyi ümit edebilirim, insan nedir?” Bakın, sorular birbirine çok benziyor…

- Yani hem vahiy kaynaklı bilgi hem de akıl kaynaklı bilgi benzer soruları soruyor ve cevaplar vermeye çalışıyor. Aslında aynı sorular soruluyor ama birbirinden çok farklı cevaplar veriliyor. Niçin?

Aralarındaki fark, soruları cevaplandırırken hangi tür bir bilgiye dayandıkları; hangi tür bir bilgiyi ölçü aldıklarıdır. Din, meselelere farklı bir açıdan cevap veriyor, felsefe farklı. O fark ne? Fark şu: Akıl, İslam için de elbette çok önemlidir. Ama nihai ölçü müdür? Akıl her şeyi çözebilir mi? Akıl bütün problemleri cevaplandırabilir mi? Din, bu soruya “Hayır” cevabı veriyor. “Akıl yeterli değildir, akıl üstü, akıl ötesi şeyler vardır” diyor. Din, bu akıl ötesi şeyleri vahye dayanarak cevaplandırır. Felsefe ise bütün sorulara akılla, aklı ölçü alarak cevap vermeye çalışıyor, akıl üstü konulara bile akılla çözümler getirmeye çalışıyor…

- Din, vahye dayanarak Allah’a ulaşmıştır. Peki, felsefe akıl yolu ile giderek nereye ulaşmıştır?

Felsefe tarihi incelendiğinde, filozofların yüzde 99’unun Tanrı’ya inandığı görülecektir. Ama Allah’ın sıfatları hususunda veya zatı hususunda yapılan açıklamaların dinî açıklamalardan farklılaştığı kesin. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki Tanrı’yı kabullenmek başka şeydir, dini kabullenmek başka… Felsefe ve din arasındaki çatışmalar daha çok XVI-XVIII. yüzyıl Avrupa’sında yaşanmıştır. Felsefeciler, Katolik Kilisesi’nin insanlara yönelik uygulamalarına karşı çıkarken sanki Tanrı’ya da karşı çıkıyormuşlar gibi sonuçlar ortaya konuldu. Aslında filozoflar esasta kiliseyi hedef alıyorlardı. Locke da Voltaire de Rousseau da Marks da esasta pratikteki din yorumunu reddediyorlardı… Karl Marks, “Bizim tartışma konumuz metafizik değildir” ifadesini kullanıyor. Yani şunu söylemek istiyor: İnsanlar toplumsal bir problem yaşıyorlar. Bu problemin çözümü ile ilgili dini temsil ettiğini söyleyenlerin ifadeleri doğru değildir, olması gereken biçimde değildir. Din bir afyon olarak kullanılmamalı…

Kilisenin pratiği yanlış olunca insanlar bu pratikten hareketle dini dolayısıyla da Tanrı’yı değerlendiriyorlar. Tanrı’ya karşı çıkıyorlarsa pratikten hareket ederek çıkıyorlar. Oysaki filozofların ateist olanlarının sayısı hemen hemen yok denecek kadar azdır… Akıl yolu ile nereye ulaşıldığına gelince: Ekonomik ve siyasî gelişmeleri (refah-özgürlük) şüphesiz Batı aklın kullanımına borçlu…

- Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’da eleştirdiği felsefe XVIII. yüzyıldan sonra gelişen felsefe mi oluyor?

Esas itibariyle o, ama sadece o değil. Niye sadece o değil? Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’da cevap verdiği “Necisiniz, nereden geliyor, nereye gidiyorsunuz?” soruları daha önce de söylediğim gibi, felsefenin de temel soruları. Bu sorular, klasik dönem diye nitelendirilen zamanlarda da var ve o zamanlarda da cevaplandırılmaya çalışılıyor. Dolayısıyla, felsefenin mahiyet itibariyle her halükârda belli ölçülerde bir din dışılığı içerdiğini söylemek gerekiyor. Bediüzzaman’ın karşı çıktığı felsefe elbette ki birinci dereceden materyalist ve pozitivist felsefelerdir. Ama ilaveten felsefenin başlı başına bilgi kaynağı olma iddiasındaki akıl merkezli anlayışına da karşı çıkıyor.

- Bediüzzaman’ın ilim tahsiline baktığımız zaman, genelde medreselerde dinî eğitim aldığını görüyoruz. Ama siz kitabınızda Risale-i Nur’da çok ciddi felsefe eleştirileri olduğunu ortaya koyuyorsunuz. Bediüzzaman, felsefi doktrinleri eleştirecek, onların yanlışlığını ortaya koyacak kadar felsefi bilgiyi nereden öğrendi?

Klasik medrese eğitiminde bugünkü gibi bilimler birbirinden tamamen bağımsızmış gibi eğitim-öğretim yürütülmüyordu. Sistematik bir eğitim-öğretim vardı. Aklî ve naklî ilimler birlikte okutuluyordu. Bediüzzaman’ın her ne kadar uzun yılları kapsayan bir medrese eğitimi olmasa da kendi hayatında bunları okuduğu apaçık. Bunları tahsil etmiş, tahsil etmiş derken illa ki birilerinden öğrenmiş anlamında değil. Bediüzzaman’ın Van’da kaldığı döneme baktığımızda, vali konağına çekildiğini ve orda on yıl boyunca tamamen bu ilmî işlere kendisini verdiğini görüyoruz. Bediüzzaman orada kelam da okuyordu, coğrafya da okuyordu, matematik de okuyordu, mantık da okuyordu, fizik, kimya, biyoloji vs. de okuyordu. Tüm bu disiplinler o günün şartlarında ne kadar vardıysa hepsini okuyordu. Dolayısıyla Bediüzzaman’ın felsefe bilmemesi diye bir şey söz konusu değil…

- Bediüzzaman, Risale-i Nur’un genelinde felsefeyi de ilgilendiren konularda “Dinsizliğin belini kırdık, bu meseleyi hallettik, bir daha ayağa kalkamayacak hâle geldi.” gibi kesin ifadeler kullanıyor. Bediüzzaman’ın bu kadar kesin ifadeler kullanmasındaki sebep nedir?

Sebep; daha çok tartışılan konuların mantık ekseninde temellendiriliyor olmasıdır. Mesela, Allah’ın varlığı ile ilgili yapılan tartışmalarda mantığı ölçü aldığınız takdirde cevap bellidir. Şöyle ki: “Eşya nasıl oluyor da var oluyor?” sorusuna verilebilecek dört farklı cevap vardır, ama bunların sadece biri doğru olmak zorundadır.  Mantık ölçüleri içerisinde bu soruya ya “Eşya bizatihi vardır” ya “Maddî nedenler tesadüfen sebep olmuştur” ya “Tabiatın gereğidir” ya da “Her şeye kadir bir Allah var ve her şeyi o yaratmıştır” şeklinde dört cevap verebilirsiniz. Eğer siz mantık ölçüleri içerisinde ilk üçünün geçersiz olduğunu ispat ederseniz geriye tek bir cevap kalıyor. Bediüzzaman da bunu yapıyor. İlk üç cevabın geçersiz olduğunu ispat ediyor. Mantığı kullandığınız takdirde Bediüzzaman’ın söylemiş olduğu ifadelerin apaçık doğru olduğunu kabul edersiniz…

- Bediüzzaman, daha önceki İslam âlimlerinin açıklamakta zorluk çektiği haşir gibi, kader gibi konuları çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu kadar net bir şekilde nasıl ortaya koyabiliyor?

Yukarıda da söylediğim gibi sebep daha çok tartışılan konuların mantık ekseninde temellendiriliyor olmasıdır.

- Yani, Bediüzzaman kendisine, Kur’an’ı mantık ekseninde dayanak yaptığı için mi bu kadar net sonuçlar ortaya koyabilmiş?

Evet, kanaatim o. Bediüzzaman problemlere cevap verirken, Kur’an eksenli olmakla birlikte cevapların her halükarda akla uygun olmasını da gözetiyor… Yani bilginin tutarlılığıyla birlikte geçerliliği de söz konusu. Bediüzzaman, önermelerini, kıyaslamalarını öyle bir biçimde kuruyor ki cevaplar hem Kur’an’a hem de akla uygun düşüyor…

- Daha önceki İslam mütefekkirleri ile Bediüzzaman’ın farkı nedir?

Bediüzzaman’ın, İslam eksenli bir rasyonaliteyi her zaman ön planda tuttuğunu söylemek en bariz fark olsa gerek…

Bediüzzaman’ın kendisi bu farkı şöyle izah ediyor: Eski Said ve onun gibi düşünen mütefekkirler, felsefe-i beşeriyenin ya da hikmet-i Avrupaiye’nin düsturlarını fünun-u müspete suretinde kısmen kabul edip, onların silahlarıyla onlarla mübareze etmeye çalıştıklarından bir dereceye kadar onların doğruluğunu benimsemiş oluyorlardı. Bu nedenden ötürüdür ki Kur’an’ın hakiki kıymetini gösteremiyorlardı. Adeta, kökleri çok derin zannettikleri felsefî hikmetin dallarıyla Kur’anî hikmeti aşılayarak, güya takviye ediyorlardı. Böyle bir usulle rakibe galebe çok az olduğundan ve İslamiyet’in kıymeti bir derece tenzil edildiğinden, Yeni Said, Eski Said’in ve diğerlerinin usulünü terk etmiştir. Risale-i Nur’un gösterdiği üzere, Kur’an hakikatlerinin esasları o kadar yüksektir ki felsefe-i beşeriyenin ya da hikmet-i Avrupaiye’nin hiçbir düsturu ona yetişemez. Aksine sathî kalır. Ahkâm-ı Kur’aniye’yi zahirî addedederek, güya derinlikli felsefenin dallarıyla bağlamak ve böylelikle onu muhafazaya çalışmak, İslamiyet’in ulvî düsturlarının değerini bilmemektir.

Paylaş
Yükleniyor...