Block title
Block content

"Rabbimizi bize tarif eden Kur’ân-ı Hakîm, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi, şu sahâif-i arz ve semâda müstetir künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşafı, şu sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikın miftâhı,.." Açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Kur'ân, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi..." 

İnsan soyut aklı ile kainatın hal diliyle bize verdiği mesajları idrak ve ihata edemiyor. Bunun en güzel somut delili; insan aklının mahsulü olan felsefenin hakikatleri anlamak ve anlatmaktaki acziyetidir. İnsanlığın düşünce tarihine baktığımız zaman, hiçbir felsefi ekol, kainatın dilini çözümleyememiştir. Yani kainatta verilmek istenen mesaj ve maksatları keşfedememiştir. Edenler de kıyısından köşesinden, bazı kırıntılarını tespit edebilmişlerdir ki, bu da insanlık için yeterli değildir. Felsefi doktrinlerin insanlık tarafından denenip, işe yaramadığı ve insanlığı saadete ulaştıramadığı tecrübe ile sabittir.

İnsanlığın bu acizliğinden, bu çaresizliğinden dolayıdır ki; Allah, peygamberler ve kitaplar göndererek, kainatın dilini ve maksatlarını, insanlığa çözümleyip takdim etmiştir. Bu ilahi kitaplar içinde de, kainatı, bütünü ve derinliği ile en güzel ve en mükemmel izah ve tercüme eden Kur’an-ı Kerim'dir.

Nasıl ki, dilini bilmediğimiz bir turist karşısında aciz ve çaresiz kalıp, bir mütercime ihtiyaç hissediyor isek; aynı şekilde kainat ve içindekiler de dilini bilmediğimiz bir turist gibidir. Onun dilini anlamak için bir tercümana ihtiyacımız vardır. Turistin diline tam hakim ve vakıf olmayan bir tercüman, nasıl maksadı ve mesajı ifade edemez ise; kainatın diline hakim ve vâkıf olmayan filozoflar da, kainatın maksatlarını ve mesajlarını insanlığa bildiremezler. Bu yüzden insanlık, kainatın diline vâkıf ve hâkim olan Kur’an’ın tercüme ve tefsirine muhtaçtır.

Mesela; kainat içinde ölüm bir mesaj, bir kelimedir. İnkarcı filozoflar, bu mesajı ve kelimeyi, yokluk ve hiçlik olarak tercüme ediyorlar. Kur’an ise ölümü daimi ve baki bir alemin bir başlangıcı ve bir geçiş noktası olarak tercüme ve tefsir ediyor. Kur’an-ı Kerim; "insanlık, ölüm ile yokluğa ve hiçliğe gitmiyor, bilakis ebedi bir aleme ebedi yaşamak için sevk ediliyor" diyerek, insanlığın aciz ve çaresiz kalbine bir merhem, bir ilaç oluyor. Maddeci felsefe; tercüme özürlü bir rehber iken, Kur’an-ı Kerim; hakiki ve şaşmaz bir mütercim ve rehberdir.

Ezeli tercüman tabirinde şöyle ince bir nükte vardır, o da şudur: İnsanın kafa feneri hükmünde olan aklı; ancak maddi alem üzerinde hareket edebiliyor. Hatta maddi alemin uzak noktalarına da ulaşamıyor. Halbuki alemler, sadece bu maddi alemle kayıtlı ve sınırlı değildir. Allah’ın mülkünde insan aklının anlamakta zorlanacağı çok alemler ve noktalar vardır. İnsan aklının bu alemleri ve noktaları çıplak aklı ile, yani vahyin yardımı olmadan anlaması ve ihata etmesi mümkün değildir.

Halbuki vahiy; Allah’ın ezeli ilminden süzülüp gelen bir rehber olmasından dolayı, değil kainatı, Allah’ın bütün mülkünü kuşatacak ve ihata edecek bir mahiyettedir. Demek varlık olgusunu bütünü ile tarif ve tasvir etmek; ancak vahye mahsus bir özelliktir. İşte bu nokta ezeli ve ebedi tercüme şeklinde ifade ediliyor. Kur’an’ın bir ucu maddi alemde iken, diğer ucu Vacibü'l-Vücud olan Allah’ın Zat-ı Akdes ve sıfatlarındadır. Böyle ihatalı bir kelama karşı, insanın kafa feneri hükmünde olan salt aklını ileri sürüp kibirlenmesi, gerçekten komik ve acınası bir durumdur.

Evet, insanlığın saadet ve mutluluğu; ancak semadan inen ilahi mesaja sarılmak ile mümkündür. İnsanların kafasından çıkan vehimli çürük iplere sarılmak, insana saadet ve mutluluktan çok, bela ve sıkıntı getirir...

"Şu sahâif-i arz ve semâda müstetir künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşafı..."

"İşte, hakaik-i eşyanın esmâ-i İlâhiyeye dayandığını ve istinad ettiğini, belki hakikî hakaik, o esmânın cilveleri olduğunu ve herşeyin çok cihetlerle, çok dillerle Sâniini zikir ve tesbih ettiğini anla..."(1)

Bütün mahlukatın ve eşyanın aslı ve hakikati Allah’ın isim ve sıfatlarından ibarettir. Bu isim ve sıfatlar mahlukatın arka planından çekilse, her şey helak ve harap olur. Mesela Rezzak ismi faaliyetini durdursa, rızka muhtaç bütün canlılar ölür. Muhyi ismi tecelli etmese, bütün hayatlar söner. Müzeyyen ismi cilvesini çekse, bütün mahlukat estetik ve güzellikten mahrum kalır vs... İşte her bir isim bir hakikatin müessisi ve membaıdır. Bu isimler çekilse, kainattaki bütün hakikatler de çekilir.

Allah’ın isim ve sıfatları sonsuzdur. Kainat ve mahlukat bu sonsuz isimlere tam manası ile mikyas ve mahal olamazlar. Yani Allah’ın isim ve sıfatlarını kainattaki tecellileri ile ölçüp biçemeyiz, sadece bir fikir edinebiliriz. Bu yüzden mahlukattaki bütün tecellilere damla, isim ve sıfatlara ise okyanus tabiri kullanılmıştır. Yani bütün mahlukattaki tecelliler Allah’ın sonsuz isimlerinin bir damlası, çok perdelerden geçmiş zayıf bir gölgesi mesabesindedir.

 Mesela yeryüzündeki bütün anne ve babaların şefkati toplansa, Allah’ın sonsuz şefkati yanında bir damla, bir pırıltı gibi kalır. Aynı şekilde cennetteki bütün güzellikler toplansa, onun isim ve sıfatlarının bir cilvesi, bir damlası kadar olamaz. Zaten sonsuz bir sıfat ile sonlu bir mahluk kıyas edilemez. Ama sonsuzun anlaşılmasında sonlunun bir nebze faydası dokunur. İşte kainattaki bu dağınık ve cüzi şefkatlerin hakiki kaynağı ve esası Allah’ın Rahman ve Rahim isimleridir. Hal böyle olunca, eşyanın gerçekliği ve hakikati Allah’ın isimlerine dayanıyor. Bu da esmanın hem varlığına hem de önem ve mahiyetine bir nebze de olsa işaret eder kanaatindeyiz.

İşte kainatın arkasında asıl olarak duran bu isimleri bize tarif ve tefsir eden Kur’an'dır. Kur’an şayet bu isimleri bize tarif etmemiş olsa, bizim cüzi aklımızla o isimleri keşfetmemiz mümkün olmayacaktı.

"Şu sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikın miftâhı..."

Kainat nasıl büyük bir kitap ise, dünya bu kitap içinde bir sayfa, dünya içindeki eşya ve olaylar da bu sayfanın içinde birer satır ve kelimeler hükmündeler. Kur’an nasıl yabancı olduğumuz ve dilini çözemediğimiz kainat kitabını bize tarif ve tefsir eden bir müfessir ve tercüman ise, aynı şekilde dünya sayfasında cereyan eden hadiseler kelimelerinin de ne manaya geldiğini ve hangi maksatlara işaret ettiğini öğreten ve talim ettiren birer tercümanı ve tefsir edicisidir.

Musibetler, belalar, felaketler, hastalıklar, seller, depremremler gibi bir çok hadise, Kur'an sayesinde doğru anlamlandırılmakta ve doğru okunmaktadır.

"Şu âlem-i şehadet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliyenin hazinesi..."

Alem-i gayb çok geniş ve kapsamlı bir tabir olduğu için, Allah’ı da muhtevidir. Zira zat ve sıfat olarak bize gayıptır Allah. İnsana nispetle nasıl ahiret ve alemleri gayb ise, aynı şekilde Allah’ın Zatı ve isimleri de insana nispetle gayb hükmündedir. Kur’an ise Allah’ın hem Zatı hem de isim ve sıfatları hakkında bize malumat veren, aynı zamanda Onun razı olduğu şeylerin ne olduğu hususunda bizi bilgilendirilen ezeli bir hitap, ezeli bir hazinedir. Mesela bize namaz ve zekat gibi şeyleri emretmesi ezeli bir iltifat ve hoş bir muhataplıktır.

Kur’an ayrıca, bize göre gaybi alemler hükmünde olan uhrevi alemlerin güzelliklerini ve orada bizim için hazırlanmış olan nimet ve iltifatların mahiyetinin ne olduğunu bildiren ezeli ve ebedi bir hazine ve iltifattır.

(1) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: On Dördüncü Reşha | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 2542 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...