Block title
Block content

"Resâili’n-Nur şakirtleri imanla kabre girecekler, imansız vefat etmezler." hükmünü Üstad hangi ayetten çıkarmıştır ve tüm Risale-i Nur Talebeleri cennete mi girecek?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Hangi insanın kabre iman ile gideceği bilinmez; bunu ancak Allah bilir. Fakat kabre iman ile gidebilecek kişilerin vasıfları, ayet ve hadislerde ifade edilmektedir. Kur'an ve hadislerde ifade edilen bazı alametlere ve kıstaslara göre, hangi insanın kabre iman ile gidilebileceği tahmin edilebilir.

Mesela, "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz." hadis-i şerifi bize bu noktada ışık tutmaktadır. Demek ki, bizim yaşama tarzımız istikbalimizi belirleyen en önemli bir etkendir.

Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de müminlerin cennete gireceği çoğu ayette ifade edildiği halde, çok "keşfel kubur velisi" denilen kabirleri müşahede eden velilerin ifadesine göre, bazı insanların kabre iman ile değil imansız gittiği bilinmektedir. Üstad hazretleri Meyve risalesinin Dördüncü Meselesinde, "İslam diyarı olan bir yerde kırk vefiyattan bir iki kişinin kazandığını diğerlerinin kaybettiğini" ifade etmektedir. Demek ayet ve hadislerde ifade edilen "Müminlerin cennete gireceği" konusu mutlak ve şartlara bağlıdır.

Şartları yerine getiren kişiler, kabre iman ile giderler. Ama şartları yerine getirmeyen kişiler ise isimleri mümin olsa bile, bu imtihanı kaybedebilirler.

Aynı şekilde Üstadımız Hazretleri, Risale-i Nurların bu zamanda çok kişinin imanını kurtardığını, iman hakikatlerini mükemmel izah ettiğini, şahs-ı manevi olduğu için cüz'i ve kişisel sevapları çoğalttığını muhtelif yerlerde ifade etmektedir. Ama bu gibi teşvikler, şartları yerine getiren kişiler için geçerlidir. Yoksa kendine "Ben Nur talebesiyim" diyen herkes, şartlarını yerine getirmediği sürece, Üstadımızın verdiği müjdeli habere muvaffak olamaz.

1. Şua'nın Beşinci ve Yirmi Altıncı ayetlerinde bu konuda izahat yapılmıştır. Şöylek i:

"Beşinci Ayet:"

"Sabri'nin mektubu yolda iken ve gelmeden evvel o mektubun mânevî tesiriyle bu âyeti ve اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetiyle beraber düşünürken hatırıma geldi. Risale-i Nur bu derece kuvvetli işaret-i Kur'âniyeye ve şakirtleri bu kadar kıymetli beşaret-i Furkan'iyeye ve aktâbların iltifatına mazhariyetin sırrı ve hikmeti, musibetin azameti ve dehşetidir ki, hiçbir eserin mazhar olmadığı bir kudsî takdir ve tahsin almış."

"Demek ehemmiyet onun fevkalâde büyüklüğünden değil, belki musibetin fevkalâde dehşetine ve tahribatına karşı mücahedesi cüz'î ve az olduğu halde gayet büyük öyle bir ehemmiyet kesb etmiş ki, bu âyette işaret ve beşaret-i Kur'âniyede ifade eder ki, 'Risale-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan imanlarını kurtarıyorlar ve imanla kabre giriyorlar ve Cennete gidecekler' diye müjde veriyorlar. Evet, bazı vakit olur ki, bir nefer gördüğü hizmet için bir müşirin fevkıne çıkar, binler derece kıymet alır."(1)

"Yirmi Altıncı Ayet:"

" فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدِينَ ayetinin makam-ı cifrîsi olan 1349 adediyle, 1349 tarihinden beşaretle remzen haber verir. Ve o tarihte bulunan Kur'ân hizmetkârlarından bir taifenin ashab-ı Cennet ve ehl-i saadet olduğunu mânâ-yı işârîsiyle ve tevafuk-u cifrî ile ihbar eder ve bu tarihte Risale-i Nur şakirtleri Kur'ân hesabına fevkalâde hizmetleri ve tenevvürleri ve çok mühim risalelerin telifleri ve başlarına gelen şimdiki musibetin, düşmanları tarafından ihzarâtı tezahür ettiğinden, elbette bu tarihe müteveccih ve işârî, tesellikâr bir beşaret-i Kur'âniye en evvel onlara baktığını gösterir."

" فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدِينَ yani, 'Cennette sonsuza kadar kalacaklardır." (Hûd Sûresi: 11:108. ) ayetinde şeddeli 'nun' , bir 'nun' sayılmak cihetiyle 'ta' 400, 'ha' 600; 1000 eder. İki 'nun' 100; bir 'ye' iki 'fe' , bir 'lam' 200; diğer 'lam' 30, ikinci 'ya' 10, iki 'elif' 2, bir 'cim' 3, bir 'del' 4, 49 eder ki; yekûnu 1349 eder." (Bu ayetin tarihine bakıldığında Nur talebelerine bakan müjdesi mevcuttur.)

"Bu müjde-i Kur'âniyenin binden bir veçhi bize teması, bin hazineden ziyade kıymettardır. Bu müjdenin bir müjdecisi bir sene evvel görülmüş bir rüya-yı sadıkadır. Şöyle ki: Isparta'da başımıza gelen bu hadiseden bir ay evvel bir zâta, rüyada ona deniliyor ki, 'Resâili'n-Nur şakirtleri imanla kabre girecekler, imansız vefat etmezler.' Biz o vakit o rüyaya çok sevindik. Demek o müjde, bu müjde-i Kur'âniyenin bir müjdecisi imiş."(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Şualar, Beşinci Ayet.
(2) bk. age., Yirmi Altıncı Ayet.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

sefa25
çok teşekkürler..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ziyaretçi (doğrulanmadı)
Kardeşlerim, bugünlerde biri Risaletü'n-Nur talebelerine, diğeri bana ait iki mesele ihtar edildi. Ehemmiyetine binaen yazıyorum. BİRİNCİ MESELE : Birinci Şuada iki üç ayetin işârâtında, Risaletü'n-Nur'un sadık talebeleri imanla kabre gideceklerine ve ehl-i Cennet olacaklarına dair kudsi bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük meseleye ve çok kıymettar işarete tam kuvvet verecek bir delil ister diye beklerdim, çoktan beri muntazırdım. Lillahilhamd, iki emâre birden kalbime geldi: Birinci emare: İman-ı tahkiki ilmelyakinden hakkalyakine yakınlaştıkça daha selbedilmeyeceğine ehl-i keşif ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki: "Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir." Bu nevi iman-ı tahkiki ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letaife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor. Öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor." Bu iman-ı tahkikinin vusulüne vesile olan bir yolu, velayet-i kâmile ile keşif ve şuhud ile hakikate yetişmektir. Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı şuhûdîdir. İkinci yol iman-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin feyziyle, bürhanî ve Kur'ani bir tarzda akıl ve kalbin imtizacıyla, hakkalyakin derecesinde bir kuvvetle zaruret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakinle hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol Risaletü'n-Nur'un esası, mayası, temeli, ruhu, hakikati olduğunu has talebeleri görüyorlar. Başkalar dahi insafla baksa, Risaletü'n-Nur hakaik-i imaniyeye muhalif olan yolları gayr-ı mümkin ve muhal ve mümteni derecesinde gösterdiğini görecekler. İkinci emare: Risaletü'n-Nur'un sadık şakirtleri, hüsn-ü âkıbetlerine ve iman-ı kâmil kazanmalarına o derece kesretli ve makbul ve samimi dualar oluyor ki, o duaların içinde hiçbiri kabul olmamasına akıl imkân veremiyor. Ezcümle: Risaletü'n-Nur'un bir hâdimi ve birtek şakirdi, yirmi dört saatte Risaletü'n-Nur talebelerinin hüsn-ü âkıbetlerine ve saadet-i ebediyeye mazhar olmalarına yüz defa Risaletü'n-Nur talebelerine ettiği duaları içinde hiç olmazsa yirmi otuz defa selamet-i imanlarına ve hususi hüsn-ü âkıbetlerine ve imanla kabre girmelerine, aynı duayı, en ziyade kabule medar olan şerait içinde ediyor. Hem Risaletü'n-Nur'un talebeleri bu zamanda her cihetten ziyade hücuma maruz olan İmân hususunda, birbirine selamet-i İmân hakkındaki samimi, masum lisanlarıyla dualarının yekûnu öyle bir kuvvettedir ki, rahmet ve hikmet onun reddine müsaade etmezler. Faraza, mecmuu itibarıyla reddedilse, tek bir tane onların içinde kabul olunsa, yine her biri selamet-i imanla kabre gireceğine kâfi geliyor. Çünkü herbir dua umuma bakar. Kastamonu Lâhikası | Aziz Sıddık Kardeşlerim | 19
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Torunn

BEDİÜZZAMAN SAİD-İ NURSÎ ONUN MÜSLÜMAN TÜRK SEVGİSİ VE YENİ DEVİR AĞABEYLER SALTANATI Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI Bedîuzzaman; Said-i Nursî bir felâket asrında yetişmiş, Tanzimat, İstibdâd, Meşrutiyet, İnkılap ve Demokrasi devirlerini gör¬müş, bu arada şanlı Osmanlı Devletinin bin bir türlü dâhili ve harici entrika ve oyunlarla nasıl yıkıldığını bir ızdırap yığını, bir elem yu¬mağı olarak tam bir çaresizlik içinde seyretmiş ve âdeta kahrolmuştur. Fakat O, herkesin artık her şey bitti!& dediği bir ümitsizlik devrinde yeniden hem de bir mücahit gazi olarak ve yepyeni bir misyonla ortaya çıkmış, inandığı yüce gaye ve hizmet ettiği ulu dava uğrunda, bıkmadan yorulmadan çalışmış ve bir asra varan ömrünün her dakikası, hatta her saniyesini davası için yaşamış, imanı herkesi kucaklamış, nuru bütün Anadolu topraklarını ay¬dınlatmış ulu bir Anadolu Evliyasıdır([1]). Said-i Nursînin; Hz. Peygamberden aldığı risâlet davası meşalesi ve nesilleri kucaklayan iman davası ve bunun Anadolu ve hele hele Orta-Asya Türklüğü için ifade ettiği gerçek ayrı bir in¬celeme konusudur. Ancak,O; küfr-ü mutlakın bütün insanlığı tehdit, ateizmin telkin edildiği, komünizm ve daha bir nice kokuşmuş ideolojilerin azgın bir ahtapot gibi Anadolu insanının bütün, maddi manevî değerlerini yutmaya başladığı bir asırda koca bir neslin imdadına koş¬muştur. Artık bundan sonra Saîd-i Nursî, bütün gücü ile; ilhamını Haktan aldığı ve adını Risâle-i Nur olarak ilân ettiği eserleri ile Türk Gençliğinin her şeyden önce imanını kurtarmak için yeni bir iman seferberliği başlatmıştır ki, bunun yeni adı bize göre ANADOLU HAREKETİ dir ve Anadoluda başlı başına bir olaydır([2]). Bediüzzamanın öncelikle Anadolu insanı ve Türk gençliğinin imanını kurtarmaya koşmasının altında yatan temel felsefe nedir? Bu sorunun Said Nursîye göre, zahîrî, batım, birçok cevabı vardır. Bize göre bunun en önemli nedeni, Türk Milletinin alın yazısı ve Hz. Peygamberin ebediyetlere kadar yaşayacak olan ilâhî Risâlet misyonun, Türk milletine Buyur! edilmesi ve bu büyük sırrı, Bediüzzamanın maneviyat gözüyle görmüş olmasıdır. Zâten bu hal, mübarek Orta Asya ve Anadolu evliyalarının geleneğinde de vardır. Zira aynı sırrı Hz. Peygamberden telâkki eden Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevînin de bütün himmeti bu mübarek Anadolu toprakları üze¬rine olmuş ve o, bütün müritlerini bir Horasanlı Erenler ordusu hâlinde Anadolu yaylalarına göndermişlerdir([3]). Evet bu büyük sırrı keşfeden Bediüzzaman, Müslüman Türke, Türk gençliğine, onun imanını kurtarmaya, hayır; onun yakılmak, istenen İslâmî şahsiyetini bütün heybetiyle ayağa kaldırmaya ça¬lışmış ve bunun içinde hiçbir engel tanımamıştır. Ancak O, bu noktaya kendiliğinden gelmemiştir. Onun ummanları andıran iman deryasında, Nuh Tufanını andıran dalgalanmalar olmuştur. Bu dal¬galanmalara sebepte Bediüzzamanın, Kuran-ı Kerimin birçok âyetleri ve Hz. Peygamberin birçok hadislerinden; Türk milletinin ululuğu, onun ilâhî bir kader çizgisi doğrultusunda İslâm dinine asırlardır hizmeti ve onun, Allah tarafından kabul edilmiş ol¬masıdır. Hatta, bundan öte onun; şu hâdisât âleminde, herkesin bin bir türlü ümitsizlik içinde, emellerinin bir son bahar yapraklan gibi döküldüğü bir devirde, istikbâlin, en yüksek ve gür sedâsı İslâmın sedâsı olacaktır! yolunda ifâde ettiği bir Kızıl Elma ül¬küsünün gerçekleşmesi için, Türk milleti ve onun kahraman or¬dusuna duyduğu sonsuz güven, sevgi ve bu uğurda Kuran-ı Kerimin birçok âyetleri ve Hz. Peygamberin birçok hadislerinden aldığı Rabbânî İlhamlarıdır. Evet Bediüzzaman; Türk milletinin asırlardır İslâmı kucaklayan ilâhî misyonunu, belki gelmiş geçmiş bütün insanlar içinde en iyi bilen ve ona bir iman coşkusu ile inanan en ulu kimsedir. O bu imanına en büyük delil olarak Allahın Kelâmı ile Hz. Peygamberin bir kısım Hadislerini göstermektedir. Bunun için en büyük dayanağı Kuran-ı Kerimden el-Mâide sûresinin yukarda mealini verdiğimiz bir âyetidir. Çünkü bu âyetinde Cenab-ı Hak; kendisinin bizzat onları; onların da, Zât-ı pâkini seveceği bir kavim, bir millet göndereceğini beyan buyurmuştur. Üstâd Bedîuzzaman, bu âyetin münhasıran büyük Türk milleti ve onun kahraman ordusu için indirildiğine, hem de bütün varlığı ile inanmakta ve bundan büyük bir haz ve gurur duymaktadır. Nitekim o, Risâle-i Nur adını verdiği külliyâtı ve Lâhikalar adını verdiği mektuplarında müslüman Türk milletinin manevî şahsiyetine olan saygı ve inancını şu şekilde dile getirmektedir. Allahü Zülcelâl Hazretleri, Kuran-ı Kerlmde; öyle bir kavim göndereceğim ki onlar Allahı Allahta onları sever buyurmuştur([4]). Bende bu beyân-ı ilâhi karşısında düşündüm. Bu kavimin bin yıldan beri Âlem-i İslâmın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım[5]). Üstad Bediüzzaman bu konularda, her türlü riyada uzak, üs¬telik çok samimi görülmektedir. O eserlerin birçok yerinde; Türk milletini pek ciddi bir muhabbetle sevdiğini ve Kuran-ı Kerimin senâsına mazhariyetleri cihetiyle Türk milletini pek çok takdir ettiğini ve altı yüz seneden beri bütün dünyaya karşı Kuranın bayraktarı olan bu millete karşı gâyet şiddetli taraftar, olduğunu söy¬lemektedir([6]). Hatta o, bu duygularını zaman zaman kükremiş bir arslan gibi haykırmakta ve Arş-ı âlâya duyurmak istercesine şöyle demektedir: Ey Efendiler! İslâmiyet ordularının en kahramanı Türkler ol¬duğundan meslek-i Kurâniyem cihetiyle her milletten ziyâde Türkleri sevmek ve taraftar olmak kudsî hizmetimin muktezâsıdır([7]). Üstad Bediüzzaman, Türklerin sâdece Kuran-ı Kerimde Allahın değil, Hadislerde de Hz. Peygamberin senasına mahzar olmuş ulu bir millet olduğuna inanmaktadır. Buna sebepte Hz. Peygamberin başta Kütüb-ü Sitte olmak üzere diğer ciddî hadis ki¬taplarının hemen hepsinde yer almış olan Türkler hakkındaki ha¬disleridir. Gerçekte Bediüzzaman; ilmi dünyayı doyuracak bir hâle geldiğinde çoktan bu hadis kitaplarını tetkik etmiş ve onların Hz. Peygambeden Türkler hakkındaki nakletmiş oldukları hadisleri bir, bir okumuş, doğrusunu, yanlışından ayırmış ve en sonunda, Türk¬lerin, Hz. Peygamberin medih ve tebşîratına mazhar yüce bir millet olduğu yolunda mükemmel bir kanaate sahip olmuştu. Nitekim Üstâd dirayetli bir talebesine gönderdiği bir mektubunda aynen şöyle demektedir: Türkler hakkında Senâ-i Peygamberi muhakkaktır. Bir kaç yerde Türklerden ehemmiyetle bahsetmiş hadis vardır. Fakat bu hadisin hâkimi sûreti ve ne olduğunu yanımda Kütüb-ü Hadisiyye bulunmadığından bilemiyorum. Fakat mânası hakikat ve Türk mil¬letinin Senâ-i Peygamberiye mazhar olduğu bir hakikattir. Bir nu¬munesi Sultan Fatih hakkındaki hadistir([8]). Üstadın eserlerinde, onun iyi bir hadis tarihi kültürüne sahip olduğu ve bir kısım hadislerin muhtevasını yo¬rumlamada, şaşılacak derecede, kendine has bir ilmî kudret, deha ve cesaret gösterdiği görülmektedir. Âyet ve hadislerin birçok âlimlerin bile arayıp bulmakta güçlük çektikleri derûnî, ince ma¬nalarını bütün açıklığı ile ortaya koymak, bu herhalde Cenab-ı Hakkın, ona lütfettiği bir sezgi gücü olmalıdır. Eserlerinde O, bunun örneğini vermiş ve herkesi hayretler içinde bırakmıştır([9]). Aynı dehâ gücünü o, Türklerle ilgili bir kısım hadisleri yorumlamada da göstermiştir. Meselâ Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuşlardır; Yakın bir gelecekte sizin aranızda yabancılar (el-acem) çoğalacak ga¬nimetlerinizi yiyecekler ve sizin dizginleriniz de onların eline ge¬çecektir([10]). Bu ve benzer hadislerde geçen yabancılardan maksadın Üstâd; Abbasiler devrinde hilâfet ordusuna intisâb eden Türkler olduğunu beyan etmiştir ki bu fevkalâde önemli bir tespittir. O bu hadisle ilgili olarak yaptığı yorumunda aynen şöyle demektedir; Hem nakl-i sahih ile Hz. Peygamber; o zamanda vücûdu ol-mayan Basra ve Bağdadın vücuda geleceklerini ve Bağdada dünya hazinelerinin gireceğini ve Türkler ve Bahr-i Hazar et¬rafındaki milletler (Hazar Türkleri) ile Arapların muharebe ede¬ceklerini ve sonra onların çoklukla İslâmiyete gireceklerini, Arap¬lara; Arapların içinde hakim olacakların haber vermiş ve haber verdiği gibi de çıkmıştır([11]). O, Hz. Peygamberin bir başka hadisini yorumlamada da çok ince bir deha örneği göstermiştir. Nitekim konumuza esâs olan bir hadisinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır; Yaklaşıp gelmekte olan bir beladan Arapların vay haline! Bediuzzaman bu hadisi, İslâm dünyasına bir kasırga gibi gelen Cengiz ve Hülâgû orduları ile yorumlamakta ve aynen şöyle demektedir; Hem nakl-i sâhih ile Hz. Peygamber ferman etmiş, Cengiz ve Hülâgûnun dehşetli fitnelerini ve Arap Devlet-i Abbâsiyesini mahvedeceklerini haber vermiş verdiği gibi de çık¬mıştır([12]). Üstadın bu yorumu, tarihi olaylarda da büyük bir uyum ve muvafakat içindedir. Ayrıca onun, Abbasiler devletine bir Arap Devleti gözü ile bakması, üzerinde önemle durulacak bir husustur. Zira o büyük İslâm devleti olarak Osmanlıları gör¬mektedir. Bediüzzamanın, meşhur İstanbulun fethi ile ilgili hadis içinde yaptığı açıklama çok ilginçtir. Ona göre Fetih Hadisi ve bunda Hz. Peygamberin asıl muhatabı Türkler ve bizzat Fatih Sultan Mehmed Handır. Nitekim o, bu konuda aynen şöyle demektedir; Hz. Peygamber; İstanbulun İslâm eliyle fetholacağını ve Hz. Sultan Mehmed Fatihin yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş, haber verdiği gibi de zuhur etmiştir([13]). Görüldüğü gibi Üstâdın; Müslüman Türk milletine bakış açısı, Osmanlı-İslâm ulemâsından çok farklıdır. İslâm âlimlerinin çoğu bu kabil hadislerin mana ve mefhumunu kavramakta çok büyük bir sıkıntıya düştükleri halde, Bediüzzaman; meselenin bir keramet olarak özünü keşfetmiş, Âyet ve hadislerden murad-ı ilâhinin ne olduğunu açık açık ortaya koymuş ve sâdece müslüman Türk milletine değil, İslâm ümmetine de bir ulu hedef göstermiştir. Oda; İslâmiyetin asırlardır bayraktarlığını yapmış Müslüman Türk milletinin bu manevi şahsiyetinin kabul edilmesi ve bu büyük akıncılar ruhunun tekrar İslâmın hizmetine kanalize olmasıdır([14]). Fakat burada karşımıza çok önemli bir keyfiyet çıkmaktadır. O da, böylesine güzel emeller ve yüce gayelerle yola çıkan ve Anadolu da yeni bir iman hareketi başlatan Ustad ve Risale-i Nur Cemaati ve özellikle yeni nesil ağabeylerinin bu günkü durumu nedir? Anadolu iman hareketi hedeflerine ulaşmış mıdır? Burada hemen üzülerek şunu bir kere daha ifade edelim ki, Üstad Bediüzzaman vefat ettikten sonra neyazik ki Onun bu yüce gayelerini kucaklayacak, ufku geniş ve bu büyük sosyal ve siyasi gelişmeleri, üstadın İman Hareketi ve onun yüce hedefleri açısından değerlendirecek ve cemaate yeni yeni ufuklar gösterecek yetenekli, şahsiyet ve fazileti herkez tarafından kabul edilmiş kimseler yani AĞABEYler çıkmamıştır. Bu bakımdan Üstad Urfa'da vefat ettikten sonra ne yazık ki Onun çilekeş Anadolu insanı için hayal ettiği büyük hedefleri, Müslüman Türke olan büyük sevgisi, Orta Asya Türklüğüne olan büyük beklentileri gibi daha bir nice büyük gayelerinin üzerine tam bir ölü toprağı serpilmiş ve neticede, bu canlı, heyecanlı iman hareketi, Nur Medreseleri denilen evlerde sadece Risâle-i Nurları bir doğma gibi okuyan ve hiçbir iddiası olmayan sessiz ve fakat mütedeyyin bir toplum haline gelmiştir. Bundan daha da acısı bir kısım AĞABEY denilen, yetki ve selahiyeti tamamen kendinden alan ve hiçbir üst otorite kabul etmeyen, başına buyruk ve az olsun yeter ki benim olsun! diyen bu sözde AĞABEYler, ikinci neslin yeni kendini beğenmişleri, bütün imani zevk ve coşkusunu Üstad ve Risâle-i Nurlardan alan nur cemaatini bin bir parçaya bölmüşler ve Üstadn yazdığı İHLAS RİSALESİNİN mana ve mefhumunu da param parça etmişlerdir. Bunlar Üstadın İHLAS RİSALESİNDE yazdığı gibi yan yana dizilmiş birler olmayıp üst üste konmuş birlerdir ve sanki birer ferdi vahittirler. İman hizmetinde başkalarının varlığını kolay kolay kabul etmek ve müşterek hedefler tespit ederek bu hedeflere beraber koşmak gibi bir düşünceleri de yoktur. Anadolu insanının karşı karşıya olduğu bir çok dini ve sosyal problemler bu AĞABEYLER in çoğu halde kalplerini kanatmamaktadır. Ayrıca bu yeni devir Ağabeylerinin hizmet adına gösterdikleri ENANİYET i izah etmekte çok zordur. Üstad ve Risale-i Nur namına yarınlara giden yolda çilekeş Anadolu insanı ve Müslüman Türk Milleti namına hiç bir iddiası olmayan bu yeni devir AĞABEYLERİ; Müslüman Türkün, Ayet ve Hadislerin iltifatına mazhar o büyük varlığını ve bunun Üstad ve Risale-i Nurlardaki o etkin durumunu tamamen göz ardı etmek istemişler ve bunda büyük ölçüde de başarılı olmuşlardır. Zira bugün Anadoluda TÜRK kelimesini telaffuz etmekten bunlar kadar çekinen hiçbir kimse yoktur. Bu bedbaht durum şüphesiz Üstadı kabrinde dahi rahatsız etmekte ve onun kemiklerini sızlatmaktadır. Durumun vehameti sadece bizim burada bir kaç cümle ile tespit ettiğimiz bu bir kaç noktadan ibarette değildir. Zira; her ne hikmetse Müslüman Türkün muhteşem tarihi şahsiyetini görmemezlikten gelen ve TÜRK kelimesini bir türlü ağzına almayan ve bu kabil şeyleri güya menfi milliyetçilik, unsuriyyet ve ırkçılığın bir tezahürü olarak gören bu bedbaht zihniyet ve kendinden yetkili bu yeni devir AĞABEYleri, bu olumsuz davranışlarında daha da ileri gitmişlerdir. Onlar bu ağzı dualı nur cemaatini, milli gelişmelere karşı tavır almaya yönlendirmişler ve böylece bu saf temiz Anadolu insanını, diğer milliyetçi çevreler ve bütün hizmet ehli cemaatlerle bağlarını kesmişler ve onları koyu bir yalnızlığın içine itmişlerdir ki bu yürekleri dağlayan bir durumdur. Şimdi bu yeni devir AĞABEYLER saltanatı ve muhterem AĞABEYLER e sormak istiyoruz ! Şayet; Üstat, Risale-i Nur ve anadolu iman hareketinin gayesi sadece nur medresesi denilen evlerde haftada bir defa toplanıp ve bir dogma olarak Risale-i Nurlardan her hangi bir yeri okuduktan sonra herkesin evine dağılıp gitmekse, başta Üstat olmak üzere yeni sahabe neslinin ömürlerinin çoğu niçin hapishanelerde geçmiştir ? Yok eğer bu değilse yeni devir AĞABEYLER saltanatı ve muhterem AĞABEYLER bu keyfiyeti nasıl izah edeceklerdir? Aralık, 2008, Konya. www.zekeriyakitapci.com

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
mahoni2

tesekkur edirim, Allah razi olsun

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Nurun fedaisi
Risale-i Nur talebelerinin imanla kabre gitmesine bazıları mübalâğa veya iddialı diyor? Cevap verirseniz sevinirim.. Selam ve dua ile..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Risale-i Nuru kavramamış birisine bunu izah etmek pek mümkün değildir. Bu yüzden bu tarz mahrem konuları Risale-i Nura yabani olanlara açmamak gerekir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Nurun fedaisi
Zaten Risale-i Nur düşmanları hemen buraları bahane ediyor.. Siz cennet garantili misiniz? Diyorlar.. Bazen aklımdan geçiyor.. ama ne kadar doğru bilemiyorum.. Keşke 1. Şua ve Sikke-i Tasdiki Gaybî bastırılmasa idi.. diyorum.. Meselâ Üstad Sikke-i Tasdiki Gaybî için Meşveretle neşredilebileceğini.. yani Ağabeylerin reyine bıraktığını anlıyorum.. Peki bu eserler basılmasa idi olmaz mıydı? Bundan sonra çıkarılabilir mi? Meşveret kararıyla mesela.. Bir de İngilizce, Arapça vs. Yabancı lisan Risale-i Nur'da bu yerler neşrediliyor mu? Bunu öğrenmek istedim.. Cevap verirseniz sevinirim.. Selam ve dua ile..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Üstadımız telifini ve neşrini uygun görmüş ise bize bir laf düşmez. Ama biz önce imana dair risaleleri nazara verebiliriz.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Nurun fedaisi
Bir de İngilizce, Arapça vs. Yabancı lisan Risale-i Nur'da bu yerler neşrediliyor mu? Bunu öğrenmek istedim.. Cevap verirseniz sevinirim.. Selam ve dua ile..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
hamditas
Risale-i Nurlar, insana tahkiki bir iman, takva güzel bir itikad veriyor, islamın güzelliğini veriyor, risale-i nur okuyupda, içerisindeki hakikatları hayatında yaşayan bir kişi, beş vakit anamazını kılan, vatanına, milletine faydalı, bağlı, su-i zandan, yalandan, gıybeten kaçınan, güzel düşünen birisidir, şimdi böyle bir Müslüman cennete girmeyecek de kim girecek, ama risale-i nur okuyorda, risale-i nurdaki hakikatları hayatında yaşamıyorsa, zaten iyi bir Müslüman değildir
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Yabancı dilde genelde imani konular neşrediliyor.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
oğuzhangözüpek
Torunn Kardeşimizin Prof. KİTAPÇI'dan iktibasla yazdıkları son dönem SALTANAT ehlinin halleri konusunda BENZER düşünceleri paylaşıyorum ve ÜZÜLÜYORUM....Maalesef ... ....TÜRK Milleti konusunda ki tespitlerine katılmakla beraber İFADELERDE '' TÜRK MİLLETİ'' TANIMINI fazlasıyla ön plana çıkaran itici bir hava olduğunu söylemeliyim... ....TÜRK MİLLETİ diye bir TOPLUCA BİR kavim VEYA ulus YOKTUR...BU İYİ ANLAŞILMALI.. Türk KAVİMLER topluluğu vardır. Tıpkı SLAV Ulusları,Germen Ulusları gibi... Bu uzun bir mevzudur. Orta Asyada yaşayan ve yakın akraba olan TÜRK uluslarına bakalım= KARLUK (özbek) Türkleri,Kıpçak-Kuman Türkleri(Kırım Türkleri), KIRGIZ TÜRKLERİ (Kırk oğuzlar),OĞUZ TÜRKLERİ(Anadolu-Türkmenistan),Kazan (Kazak) Türkleri ,Tuva ve Yakut Türkleri (Şamanizm inacında),Uygur Türkleri,Hazar ( Azarbeycan)Türkleri, Hun Türkleri(Oğuzların Ataları),AVAR türkleri(tarihten silindiler) , GAGAVUZLAR VE ÇUVAŞLAR (HRİSTİYAN).. Şimdi dikkat buyurun. BU kadar kalabalık bir KAVİMLER topluluğundan Önce KARLUKLAR ms 751 Talas Savaşında Müslümanlar safında yer alıyorlar . Halbuki KUTEYBE Bin MüslimİN arap ORDULARI KARLUKLARA çok zalimce davranmıştı..neyse.. ... Şimdi öZELLİKLE OĞUZLARI İnceleyelim.. KUTLUK HANLIĞININ dağılmasından sonra ms.745 . ANAYURTLARI olan Moğolistan Topraklarından önce ARAL Gölü havzasına göç ediyorlar Ms.. 900 li yıllarda MÜSLÜMAN olmaya başlıyorlar. Onların Müslüman olmasıyla diğer Türk Kavimlerde de İSLAM yayılmaya başlıyor ama YAVAŞ. Oğuzlar ms 1038 de BÜYÜK Selçuklu DEVLETİNİ Kuruyorlar ve ANADOLUYA göç başlıyor..ms1071. Haçlılar ile Mücadeleler ve iKİYÜZ YIL SONRADA Sahnede OSMANLILAR. .. ...ASYA HARİTASINI önünüze koyarsanız MOĞOLİSTAN 'ın ASYA NIN doğu ucunda, ANADOLUNUN DA BATI Ucunda olduğunu görürsünüz.... BU Denli bir GÖÇ HAREKETİ sonunda Hala varlığını devam ettirmek BİR mucizedir. Ve bu mucize İSLAM sayesinde gerçekleşmiştir. Zira İSLAMDAN önce batıya göç eden Gök Tanrı iNACINDAKİ HUNLAR,AVARLAR,PEÇENEKLER, KIRGIZLAR,OĞUZLAR, daha pek çok TÜRK ULUSU varlığını yitirmiş ASİMİLE olup tarihten silinmişlerdir. ...İSLAMIN KAVİM bazında iki BÜYÜK MUCİZESİ vardır. 1) ARAPLAR= Daha önce Köklü bir DEVLET ve MEDENİYET kuramamış Çöl BEDEVİSİ ARAPLAR İslam sayesinde Çok kısa sürede Büyük DEVLETLER kurmuşlar, dil-sanat-bilim -Mimaride ,Edebiyat ,ASTRONOMİ vs vs. muhteşem bir UYGARLIK geliştirmişlerdir. 2) TÜRKLER= Daha önce Büyük Devletler kurmalarına rağmen Bilim,Mimari,SANAT,Şehir vs vs alanlarında hiç bir kalıcı eser bırakamayan adeta bir ÇEŞİT talancı BOZKIR BEDEVİSİ olan TÜRKLER İslam SAYESİNDE HEMEN HER ALANDA MUHTEŞEM bir MEDENİYET kurmuşlar VE BU GÜNLERE GELMİŞLERDİR. Tarihi Süreçte OĞUZ TÜRKLERİ diğer TÜRK KAVİMLERİ arasından sıyrılıp çıkarak İSLAMA HİZMETTE önemli PAY SAHİBİ olmuştur. ....BUNLAR YÜCE RABBİMİZİN MUCİZELERİNDEN birer MUCİZEDİR. Yüce ALLAH Dünyanın Öbür Ucunda ki bir topluluğu almış ve Dünyanın Diğer Ucunda islama BAYRAKTARLIK YAPTIRMIŞTIR. BU BİR LÜTUFDUR,İHSANDIR. Bu nedenle KAVİM/ULUS olarak ALLAHA ne kadar şükretsek azdır. O istese bizim atalarımızın yerine BAŞKA BİR TOPLULUĞUDA SEÇEBİLİRDİ. ... ... TAKDİR Hikmet İHSAN LÜTUF ONUNDUR. Tıpkı ÜSTADIN Doğudaki Van'dan alınıp BATI daki ISPARTAYA gelerek İMAN Hizmetiyle vazifelendirilmesi gibi.. YÜCE ALLAH böyle takdir etmiş böyle olmuştur... Bize İSE ŞÜKRETMEK düşer. ... NUR HİZMETİNİN geldiği veya getirildiği noktayla ilgili MÜLAHAZA yapmak istemiyorum. Ama ELMAS Parçalarının acemi ASİSTANLARIN ellerinde yontulmasından dolayı da son derece ÜZGÜN olduğumun bilinmesini isterim...
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Aabdullah
Bu bakımdan Üstad Urfa'da vefat ettikten sonra ne yazık ki Onun çilekeş Anadolu insanı için hayal ettiği büyük hedefleri, Müslüman Türke olan büyük sevgisi, Orta Asya Türklüğüne olan büyük beklentileri gibi daha bir nice büyük gayelerinin üzerine tam bir ölü toprağı serpilmiş ve neticede, bu canlı, heyecanlı iman hareketi, Nur Medreseleri denilen evlerde sadece Risâle-i Nurları bir doğma gibi okuyan ve hiçbir iddiası olmayan sessiz ve fakat mütedeyyin bir toplum haline gelmiştir. yukaridaki yaziyi TORUNN koymus Sozde prof zekeriyadan alinti. sen galiba bu hizmeti basibos sanmışsın.Her insanın kusuru olabilir.Bir insanın hasenati seyyiatindan fazla ise o insan iyidir.Abilerimiz bastacimizdir.Nurlu yolda refiklerimizdir. Ismini duyurmak icin sende abilere satasma yolunu secmissin.Fakat yaptigin yanlis.Bak ustadimiz ne diyor: Üçüncü Nokta: İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü'minin bir tek seyyiesiyle, bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, mü'mine adavet ederler. Halbuki Cenab-ı Hak haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a'mal-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan, bazan bir tek hasene ile çok seyyiatını örter. Demek bu dünyada, o adalet-i İlahiye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki kıymetdar bir tek hasene ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır. Halbuki insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenatını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü'min kardeşine adavet eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de insan garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur; mü'min kardeşine adavet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesad âleti olur. Lemalar - 88
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...