Risale-i Nur okuduğumda, imani bahislerden tatmim olmadığımı hissediyorum. Neyi yanlış yapıyorum, çözüm önerisinde bulunur musunuz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstadımızın İşaratü'l-İcaz'da vecize haline gelmiş ve ezberlememiz icap eden bir ifadesi vardır:

"Akaidî ve imanî hükümleri kavî ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hale, âlem-i İslâmın hâl-i hazırdaki vaziyeti şahittir."(1)

Muhteva açısından yukarıdaki hakikat bizim sualimize tam bir cevap hükmündedir.

Risale-i Nur'daki öğrendiğimiz tevhid hakikatleri ve delilleri genel anlamda, imanın üzerine konan tozları ve gubarları temizleme vazifesi görür ve sadece bilgilerimizi artırır.

İmanın keyfiyetini, derecesini ve mahiyetini geliştiren ise ibadetler ve takvalardır.

Sadece bilgi ve malumat, imanın keyfiyetini ve derinliğini artırsa idi, bu asrın insanının kalitesi manevi keyfiyeti bundan evvelki asırlarda ve zamanlarda yaşamış olan Müslümanlardan daha ileri ve daha üstün olması lazımdı. Çünkü bilim ve teknoloji geliştikçe ve inkişaf ettikçe Kur'an gençleşiyor, delil ve bürhanlar ise fazlalaşıyor.

Ayrıca Risale-i Nur'un olmadığı zamanlarda, Müslümanların imani dereceleri ve İslamî hassasiyetleri daha eksik ve nakıs dememiz lazımdır ki; tatbikat bu hususta bizi tekzib eder.

Zira fenni ilimler zaman ilerledikçe inkişaf eder ve kemale erer. Manevi ilimler ise makusen mütenasip olup menbaından ve kaynağından zamanımıza doğru geldikçe, keyfiyet açısından azalır ve kademe kademe aşağıya doğru iner.

Bu sebepten dolayı bu asrın internet kullanan, uzay gemisine binen ve nano teknoloji ile tanışan Müslümanları teknik açıdan sahabeden, tabiinden, tebe-i tabiinden ve daha sonra gelenlerden çok ileri oldukları halde; maneviyatta, imanda, fazilette, ahlakta ve kemalatta o nispette de geridirler.

Muazzez Üstadımız bu mukayeseyi yaparken, mazi ve müstakbeli maneviyat ve keyfiyet açısından şöyle değerlendirmiştir:

Asr-ı saadete yakınlık nispetinde bu mahiyetler ve keyfiyetler zirve yapmış uzaklılığı nispetinde de gerilemiştir. Bunun sebebi ise “onlar meyveyi turfanda ve taze yemişler, suyu menbaından ve kaynağından içmişler, güneşin kendisinden istifade etmişlerdir. Dolayısıyla maneviyatta ve ahlakta bu alana girenlere yetişilmez.”(2)

Bizler ise meyveyi salamura ve bekletilerek yiyoruz, suyu derelerden ve arıklardan içiyoruz, güneşin kendisinden değil aydınlığından istifade ediyoruz. Sizler varın kıyas eyleyin...

Yukarıdaki hakikatlere müsteniden Risale-i Nur'u okuyan bir Nur talebesinin ilmi, malumatı, bilgileri ve muhakemesi gelişebilir. Aynı nispette ahlakının, faziletinin ve maneviyatının da geliştiğini kabul etmek yanlıştır.

Zira Risale-i Nurların yazılış amacı birinci derecede okumak, daha önemli derecede anlamak, daha mühim ve hedef noktasında ise yaşamak ve hayata geçirmektir.

Bir bilgiyi ve malumatı hayata geçirmek başkadır, öğrenmek başkadır. Bir hakikatin hayata geçebilmesi için ve onun da insanı fazilet ve kemalatını artırabilmesi için fiiliyatının ve tatbikatının, istikrarlı bir şekilde yapılması icap eder.

Okuya okuya okuma fiilini yerleştirdiğimiz gibi, yaşaya yaşaya da hayata geçirmeyi ve ruha mal etmeyi hedef kabul etmemiz lazım. İşte ikinci amaç ve gaye, bir derece ötelendiğinden veya nazara alınmadığından bu gibi şikayetler ve istifhamlar normaldir. Dikkat ederseniz şikayet okuyamamaktan değil, huzur, saadet ve fazilet açısından kemali yakalayamamakla ilgilidir. İşte buradaki eksiklik de okunulanın hayata geçirilmesindeki zorluk veya ilgisizliktir.

Mesela iğne vurmayı doktorlar öğretir ve bunun malumatı onlarda kemal noktadadır. Fakat en iyi iğneyi hemşireler vurur. Çünkü hayata geçirilmiş ve tatbikat istikrarlı bir şekilde ortaya konulmuştur.

Araba kullanmayı ve direksiyon eğitimini hocalar verir, bilgi ve malumat onlarda fazladır. Ancak arabayı en iyi kullanan şoförlerdir. Çünkü tatbikattan geçmektedirler.

Bir adam ilaç yapmayı bilse prospektüslerini yazsa eczacılığın eğitimini verse dahi, başı ağrıdığında bir aspirin kullanmıyorsa, o bilgi ve malumat bu zatın eczacı dahi olsa sağlığına bir fayda temin etmez. Ancak bu bilgi ve malumat sahibi olmayan bir insan aynı başağrısından dolayı, içeriğini bilmediği halde ilacı kullansa ona müspet tesir icra eder. Demek ki bilmekten ziyade yaşamak ve hayata geçirmek daha fazla önem arz etmektedir. Zaten okumanın ve bilmenin amacı da budur. Ancak her ikisi beraber olursa nurun ala nur olur.

İhlas risalesini 15 günde bir okuyup da davada aynı boyunduruğu taşıyan, aynı taşın altına elini koyan, fakat kendisi gibi düşünmeyen bir kardeşini veya camiadan birisini tenkit edip aleyhine konuşan bir adamın iki türlü hesabı vardır:

1. İhlasın icabını yerine getirmediğinden,

2. Bildiği halde hata yaptığından dolayıdır.

Aynı şekilde Uhuvvet risalesini okuyup, ders yapıp anlatan bir Nur talebesi, aynı amaç ve gayeyi güden diğer hak cemaat ve cemiyetlerle geçinemeyip aleyhine konuşup gıybet ediyorsa, bu okumanın ve vaaz-u nasihatın ne anlamı kalıyor.

Maalesef bugün hak cemiyetlerin ve cemaatlarin ve hassaten alem-i İslam'ın hastalığı budur.

Yani çok bilgili olmak, çok okumak ve çok konuşmak; çok mümin ve çok muvahhid ve çok ihlaslı olmak anlamına gelmez.

Bu sebepten dolayı Efendimiz (a.s.m) "Ahir zamanda ihtiyar kadınların dinlerine tabi olun."(3) demekle; farkında olamadığımız bir meseleye bizi ikaz edip farkında olmamızı emrediyor.

Bir insan Risale-i Nur'u okuyup, istifade edip eğer farzlara ve günahlara karşı hayatında istikamet ve kemali yakalayamıyorsa, işte mesele buradadır.

Seksen yaşında ihtiyar bir nine; yaşıyla, hastalıklarıyla, ümmiliğiyle beraber takvada amel-i salihte imrenecek bir hayat standardı gösteriyor, ben ise Külliyatı okuduğum hâlde, sağlığım müsait olduğu hâlde onun gibi dinimi imrendirecek şekilde yaşayamıyorsam, bunun hesabını nasıl verebiliriz.

İşte buradaki fark, o ninenin ve annenin fazla bilmediği hâlde takvada ve amel-i salihte fiilen ısrar ede ede davayı hayatına mal etmesidir. Ve bu sebeple teslimiyetin kemaline yaklaşıp, iman ve hakikat ile ilgili suallerden, endişelerden ve tereddütlerden kurtulmasıdır. Zira "...iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder. "(4) cümlesi çok önemlidir.

İslamiyet'in temelinde bidayette araştırmaktan sonra ikinci kademe teslimiyettir. Teslimiyet sahibi bir Müslüman dünyada ve ukbada huzur, saadet ve emniyet sahibidir.

Çünkü "acaba" ile "endişe" ile yaklaşılacak bir dinimiz ve hakikatimiz yoktur.

1400 yıldan beri binlerce akıllı ve zeki insanların casuslar gibi müdahaleler yaparak araştırdıkları bir din ve hakikat, günümüze kadar sapasağlam, tertemiz ve en muhkem şekilde gelmiştir. Zira gönderen ve tanzim eden Kainatın Sultanı'dır.

Hiçbir şey bilmesek dahi; dinin sahibine bakıp emniyet ve teslimiyet içinde olmak akıl kârıdır. Buna yapılan bunca araştırmalar da bu dinin sağlamlığını ve mükemmelliğini ortaya koymuştur. Okuyarak tekrar tereddüte düşmek, başka bir hastalığın veya yukarıda zikredilen muamelatın istikrarsızlığından ileri gelmektedir.

Çünkü esasat-ı diniye ve hakikat-i imaniye külli kaide ve kural hükmüne geçmiştir. Tatbikat ve denemeler bu neticeyi vermiştir.

Zira mesela su 100 derecede kaynar. Bu üç beş defa test edildi mi bu sonuç aynı şekilde ortaya çıktı mı bu mesele külli kaide hükmüne geçer. Yani denir ki "Normal şartlar altında su, 100 derecede kaynar." Bu külli kaide daha sonra teslimiyetle kabul görür.

Yeni bir su keşfeden bir adam "Acaba bu da mı öyledir?" diye tereddütle yaklaşsa ve incelemeye tabi tutsa; ya ahmaktır veya vesveseli bir adamdır.

Mensup olduğumuz dinimizin her meselesi kaide-i külliye açısından örneğini verdiğimiz su meselesinden daha sağlam ve daha muhkemdir.

Böyle olduğu halde meselenin bize tesiri ve faydalı olması mevzuu yukarıda anlatılan hakikatlerle doğru orantılıdır.

Netice, ruhumuzun derinliğini ve ciddiyetini artırmak namına ibadetimizi artırmak ve feyiz veren Kur'an ve Cevşen gibi kudsi kaynakları da okumak lazımdır. Böylece Risaleler safileşmiş ve berraklaşmış ruh aynamızda tesir etmeye başlar. Ayrıca inanarak, anlayarak ve kabul ederek okuduğumuz zaman, bu eserler kendilerini daha ciddi anlamda muhatabına açar.

Dipnotlar:

(1) bk. İşaratü'l-İ'caz, Bakara Suresi, 21-22. Ayetin Tefsiri.
(2) bk. Sözler, Yirmi Yedinci Söz'ün Zeyli.
(3) bk.Aclûnî, 2/70.
(4) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...