Block title
Block content

RİSALE-İ NUR'A GÖRE KUR'ÂN-I KERİM VE BİLGİ TEORİSİ

 

Risale-i Nur, kâmil ve kusatici bütün ayrintilariyla, varlik konusunda Islâmin bakis açisini ortaya koymak gayesiyle Üstad Said Nursî'nin(r. aleyh) kaleme aldigi eserlerdir. Söz konusu kusaticilik, kâinat etrafinda yapilan tefekkürî gezintiden baslayip, yüce Yaradan ve O'nun kuvvetli iman, hâlis tevhid, ilâhi hükümranliga gönülden teslimiyyet, esmâülhüsna'dan tecelli edip varligi aydinlatan ve emanet2 ve hilâfet3 misyonunu ifâ etmesi ve ahsen-i takvim mertebesine ulasmasini amaçlayan yüce degerleri pratige aktarma ve onu bütün yaratiklarin en üst mertebesine çikarma4 gibi.. insandan istekleri ile ilgili sözlerle noktalaniyor.

Dogrusu insan bu rolü/misyonu haketti; çünkü, kendisi kâinat agacinin bir meyvesidir. Malûmdur ki, meyve, agacin en uzak, en câmi ve latif cüzüdür. Onun için Allah Teâlâinsani, bütün bedî nakislarinin medârive koca kâinatin bir fihristi kilmistir.5

Şurasi bir gerçektir ki, Said Nursî'nin keskin ve kivrak zekâsi, üretken hayali, Allah Teâlâ'ya karsi besledigi büyük ihlâs ve genis bir Islâm kültürünün yanisira, farkli ilim dallari hakkinda kapsamli bilgisi, derin tefekküre yönelik üstün bir kudret ve kapasiteye sahip olmasi... bütün bunlar, yüz otuz'u askin Kur'ân-î-Nûrânî Risaleyi kaleme almasina zemin hazirlamistir.
 
Bu Risaleler çalakalem te'lif edilmis eserler degildir; insanin ve özellikle Müslümanin, arzedilen bilgi pazarinda kaybolmamasi ve nasil seçecegini bilmesi için bilgi teorisi çok dakik bir metoda yerlestirilmistir.
 
Said Nursî, yeryüzünde maddî menfaatleri ve insanî ihtiraslari temsil eden tarihî, ve zaman ve mekâna bagli olarak tarihin esliginde gündeme gelen bilgileri kendisine kaynak seçmedi. O, karanlik asirlarin Islâm dünyasinda sekillendirdigi bozuk ve kokusmus toplum yerine, bir agaç gibi yeserecek yeni bir toplumun yapilanmasini saglayacak hareket noktasini belirlemek için dogrudan Kur'ân'a iltica etti.
 
Nursî, yasadigi hicrî 14. asrin sorun ve dertleriyle baglantili olmadigi ve Kur'ân eksenli bir metoda oturmadigi için klasik ilm-î kelâmin verilerini kullanmadi. Çünkü kadîm ilm-î kelâm, malzemesini direkt Kur'ân'dan almiyordu. Çünkü, bu ilim dali, gerçegi yakalamayi degil, sadece hasmina karsi galip gelmeyi amaçliyor ve  en üst seviyede sahsî menfaatleri gerçeklestirmeye çalisan ve münferit akli esas alan yabanci felsefe ve lahutî akimlarla tesrik-i mesâide bulunuyordu.
 
Ayni sekilde, varligi, sadece maddî akilla ve sehadet âlemiyle sinirli olarak anlamaya çalisan kadîm felsefenin metotlarini da reddetti. Zirâ bu felsefeler, varligi, zâhiri boyutuyla anlamaya çalisan ve insanin keremine lâyik olmayan putrerest felsefelerdir. 6
 
Oysa Kur'ânî metod bütün insanliga hitap eden ve onlardaki temiz fitrati uyaran berrak ve vâsitasiz bir metottur. 7
 
Ayni sekilde Bediüzzaman Said Nursî riyâzâta ve ferdî deneyimlere dayanan isrâkî bilgiye itimâd etmemistir. Zirâ bu bilgide, Rabbânî ilhamlarla seytâni vesveseler iç içedir ve ikisini birbirinden ayirmak mümkün degildir.
 
O halde Said Nursî bilgi ve ilim olarak varlığın sorunlarını anlamaya doğru nasıl bir metod takip edecekti?
 
Evet o insanî fitrata hitap eden Kur'ân-i Kerim'in herkesi kusatan ilkesinden hareket edecekti. Bu hareket noktasi, his, akil ve sezi arasina hiçbir ayirici engel koymuyor, tam aksine, kâinat eksenli bilgiyi en dakik bir sekilde anlamayi güçlendirmekte ve Allah Teâlâ'ya ulastiracak bu unsurlari Kur'ânî bir bütünlük içerisinde birbirleriyle yogurmaktadir. Çünkü bu metot Kur'ân'la beraber büyük kâinatin mescidinde kevnî âyetleri de okumaktadir. Mantikî kiyaslarla, maddî bakis açilariyla ve mistik hayallerle sinirli materyalist bilginin daracik alaninda degil, kâinatin büyük mescidinde okumaktadir.
 
Bu metot, düzenli hareketinden hareketle Allah Teâlâ'ya ulasmak için, kâinat Kur'ân'inin önünde duruyor ve mükemmel, akil almaz düzeni, gözleri kamastiran cemâlini, harikulâde sanatini, tek bir noktaya bakan kanununu kusatici ve derin bir okumaya tâbi tutar. Iste o zaman insan küçük hacmine avdet edip, fakrini, tezellülünü, küçüklügünü ve sadece bütün bunlarin yaraticisina niyazin gerekliligini hisseder. Böylece insan, yeryüzünde haksiz yere tekebbür tavri sergileyenlere karsi, kendi hacmini büyütmüs olur. " Cevâd-i Kerîmin misafirine fakr ve ihtiyaç nasıl elîm ve ağır olabilir?" 8
 
Ancak kâinat kitabinin kapsamli, dikkatli ve derin boyutta okunmasi, ilmin semerelerine ihtiyaç duyar, çünkü varligin gerçeklerini kesfedecek, âlemin haritasini çizecek, milyonlarca ayrinti halinde esrarengiz nizami, insanin istidatlarina sunacak ve kendi özel diliyle yüce Yaradani arastiracak olan ilimdir. 9
 
Iste o zaman hikmet ismi tecelli eder ve kör kuvvet, sagir tabiat, saskin esbâb ve tesadüf bulutlari yok olur gider. 10 
 
Kâinatin hareketini kesfeden ve Allah Azimussan'a fakrini/ihtiyacini ortaya koyan bu Rabbânî okuyus sayesinde kâinat nizaminin gözlemlenmesi, insanin benligine huzur ve itminan verecek yegâne şeydir. 
 
Birisi söyle bir soru yönlendirebilir:  O halde Bediüzzaman Said Nursî Allah'a ulaşma noktasında nasil bir akıl istemektedir? 
 
Cevaben deriz ki:
 
Bediüzzaman, kendi nefsini Yaradanina satan, nefsini Allah'a karsi isyan eden bir muâriz telakki etmeyen bir akil istemektedir, çünkü sen aklini, Rabbâni hakikatleri kesfetme yolunda kullanmazsan, hatta onu azgin heva ve nefse teslim edersen, o zaman akil mes'um bir alete dönüsür. Zirâ bu durumda akil hem geçmisin aci anilarini, hem de gelecegin korkunç sahnelerini sirtina yükleyecektir.
 
Ancak akli Allah yolunda istihdam eder ve onu Allah'a satarsan, o zaman, akil ilâhî rahmetin hazineleriyle, Rabbâni hikmetin kenzlerinden sayisiz kapilari açan bir anahtar hükmüne geçer. Bu akil nereye baksa ve nasil düsünürse düsünsün, ilâhî hikmeti her seyde, her varlikta ve her hadisede görmeye baslar, ilahî rahmetin varliklar üzerinde tecelli ettigini müsâhede eder ve böylece akil, sahibine saadeti temin eden Rabbâni bir mürsid seviyesine terakki eder.11
 
Said Nursî, aklin mahdut kriterleri ve münferit hatali çikislari ile varlik bilgisine ait esaslari kendi basina ortaya koymasi durumunda, yanlis yola sapmasi hususuna dikkat çeker.
 
Niçin? 
 
Çünkü akil sapmasi ve yolunu kaybetmesi durumunda, sosyal hayatta kuvveti esas alacak, etrafinda kalabaliklar olusturmak için de, irka dayali bir taassubu benimseyecektir. 
 
Bediüzzaman Said Nursî, mütemerrid aklin gelistirdigi medeniyete yönelik genis ve derin tetkiklerden sonra, kuvvetin tabiî sonucunun haksizlik; menfaatin tabiî sonucunun haksiz rekabet; mücadelenin tabiî sonucunun çekisme ve çatisma; irkçiligin tabiî sonucunun baskalarinin haklarina tecavüz oldugu sonucuna varmistir.
 
Oysa akil, kendi varligini temsil eden fitrî ortama dahil olursa, o zaman Kur'ân-i Kerim'in hikmetine istinad etmis olur ve hayata isyan eden ve ortami anarsiye dönüstürmek isteyen bakis yerine, sefkate ve rahmete dayali bir bakis açisi kazanir, siddeti birakip Hakk'a temessük eder, menfaatin yerine fazileti tercih eder, çatisma yerine dayanismayi esas kabül eder ve bununla insanlik bütün yaratiklarin âlemlerin Rabbi'ne kullugu sayesinde, en yüce mertebeyi ihraz etmis olur.12
 
Evet insanî ortamda eriyen ve çesitli güç ve istidatlar çerçevesinde kemâle eren akil, bu dakik mânâ ile, gözleri önünde arzedilen kâinati, âfâk ve enfüs âleminde müsâhede edilen dakik sirlardan, beyaz bir sayfayi temsil eden açik bir kelâm ilmine dönüstürür, insan bu sayfada yüce Yaradana delalet eden kat'i bürhanlar bulur ve bütün kâinatla müthis bir ünsiyet kesbeder,  çünkü daha önce, küfür, dalâlet, inhiraf, zulüm ve sirk karanliklarinda kaybulmus olan fitratini okuyacaktir.
 
Dönüp, riyâzât ve Allah Teâlâ'ya sülûk yoluyla inkisaf eden sezi veya ilham eksenli bilgi konusunda Nursî'nin görüsünün ne oldugunu bize sorarsan, sana su cevabi veririz:
 
Said Nursî bu yolun varligini onaylar ve zevk ve kesif ehli nezdinde bunun kesin bilgi ifade ettigini vurgular.13
 
Ancak ayrintilari kesin bilgi ifade etmez, çünkü hiçbir kurali ve siniri olmayan sühûd halinde verilen herhangi bir hüküm ve icra edilen herhangi bir müsâhede ortaminda, bir takim hata ve yanlisliklarin olabilecegini vurgular. Söz konusu hatalari tashih edecek yegâne kriter de Kitap ve Sünnet'tir. Onun için Bediüzzaman söyle der:
"Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, asfiya makamına çıktıkları zaman, kitap ve sünnetin irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler, hem etmişler."14
 
“Şühûd mertebesi, gayba iman mertebesinden çok daha düşük bir mertebedir. Onun için hiçbir kuralı olmayan ruhî haller, keşfiyât, zevkler ve müşâhedelerin tümü, Kur'ân ve Sünnet'e dayanan ve şühûda istinat etmeyen peygamberlerin vârisi olan muhakkikîn'in ve asfiyâ'niı verdiği hükümlerin seviyesine ulaşamaz.” 15
Vahdet-i vücûd nazariyesine cevap baglaminda Bediüzzaman söyle der:
"Evet, cadde-i kübrâ, Sahabe ve Tâbiîn ve asfiyanın caddesidir. “Hakâikü’l-eşyâi sabitetün” (Varlıkların sabit birer hakikati vardır.) cümlesi, onların kaide-i külliyeleridir. Ve Cenâb-ı Hakkın, “Onun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ Sûresi, 42:11.) mazmunu üzere, hiçbir şeyle müsabeheti yok. Tahayyüz ve tecezzîden münezzehtir. Mevcudatla alâkası, Hâlikiyettir. Ehl-i vahdetü’l-vücudun dedikleri gibi mevcudat evham ve hayalât değil. Görünen eşya dahi Cenâb-ı Hakkın âsârıdır."  16
Buna göre sirât-i müstakim, hatta Bediüzzaman'a göre velâyet-i kübrâ yolu, sadece Sahabe, asfiyâ, tâbiîn, ehl-i beyt imamlari ve müctehid imamlarin yolundan ibaret oldugunu ifade eder. Kur'ân-i Kerim'in ilk talebelerinin sülûk ettigi yol da budur.
 
Diger taraftan Said Nursî, Allah'a sülûk yolunda Kur'ân ve Sünnet'ten ayrilan ve bir takim hata ve inhiraflardan sâlim olmayan sûfî tarikatlarin yollarini da reddeder ve bunun için ferdî içtihadlara ve bâtil ilhamlara yer vermeyen ve Allah'a sülûku çok daha kisa bir mesâfede gerçeklestiren hâlis bir Kur'ân yolu önerir, Kur'ân-i Kerim'den aldigi dört âyet-i kerimeyle bu yolu Nursî dört adimda ifade eder. Bunlar: Acz, fakr, sefkat, tefekkürdür.
 
Acz, Allah'a giden yollarin en yakini ve en eslemidir, zirâ bu yol ubûdiyyet yoluyla insani mahbûbiyete ulastirir.
 
Fakr ise, acz gibi, insani Rahmân ismine ulastirir.
 
Şefkat ta, Allah'a ulastiran üçüncü bir yol olup, sülûk noktasinda fakrdan daha etkin ve daha genis boyutludur, zirâ bu Allah'in Rahîm ismine ulastirir.
 
Tefekkür ise ask gibidir, ancak asktan daha zengin, daha parlak ve daha genis bir yola sahiptir, zira bu yol sâliki Allah'in Hakîm ismine ulastirir.
 
Said Nursî bu gerçekleri su âyet-i kerimelerden istinbât eder:
“Nefsinizi temize çıkarmayın..”
 
“Allah'ı unuttuklarından dolayı, Allah'ın da kendilerine, kendi nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın;”
 
“Başına bir iyilik isabet ettiği zaman Allah'tan, kötülük isâbet ettiği zaman da kendi nefsinden bil.”
 
“Allah'tan başka her şey helâk olacaktır.”
Bu dört adim, sufi bir tarikati ifade etmekten çok, ser'i hakikati temsil etmektedir.
 
Said Nursî açik bir sekilde söyle der:
"Yanlış anlaşılmasın; acz ve fakr ve kusurunu Cenâb-ı Hakka karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir.
Şu kısa tarikin evrâdı, ittibâ-i sünnettir; ferâizi işlemek, kebâiri terk etmektir. Ve bilhassa, namazı tâdil-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır."17
Dolayisiyla Bediüzzaman'a göre ilham, Kur'ân-i Kerim'deki ve Sünnet'teki ilahi vahiyden ayri ve bagimsiz bir kaynak degildir, ilhamin parlakligi, Kur'ân ve Sünnet'in bereketi ve ikisine baglilik oraninda meydane gelir.
 
Niçin?
 
Çünkü ilâhî vahiy akide, hüküm ve davranis itibariyle varligin esasidir. Dolayisiyla hissin kendine has bir alani, aklin sehâdet âleminde, insani Allah'a ulastirmada ve gayb âleminin gerçeklerine ve dakik meselelerine vâkif olma konusunda kendisine has bir alani vardir. Bu alandan sonra gayb sahasi devreye girer ki, onu ilmen ancak Allah Teâlâ ihata edebilir. Bütün varliklarin gerçegine yönelik insanin bilgisi tekâmül etsin diye, Allah Teâlâ, insani, nübüvvetle desteklemis ve vahy-i ilâhî yoluyla onu sonsuz gerçeklerin kaynagi kilmistir. 
 
Diger taraftan Said Nursî, insan hayatinda gerçek degisimin bu önemli noktadan basladigini vurgular, zirâ insandaki "ene/ben"in mânâsi bununla baska bir mânâya dönüsür, varligi da baskasinin varligiyla kâim olur. Çünkü insanin esyaya mâlik olmasi vehmîdir, yani onun mâlikiyyeti, gerçek mâlik'in izniyle gerçeklesen zâhiri ve muvakkat bir mâlikiyettir. Hakikati tek bir hakikattir, vazifesi, Mevlasina itâati tam anlamda yerine getirmektir. Bu baglamda Yaradaninin sifatlarini bilecek ve onun tasarruflarini tanimaya çalisacaktir. 
 
Ene/ben'in ikinci yönü, yani nefsini gerçek bir varlik olarak gördügü vecih ise, onun tam aksidir. Bir baska ifadeyle kulun kendine hakîki bir mahiyet biçmesi ve bunun Yaradandan gelmedigini düsünmesidir. Bu durumda kul kendini bagimsiz hisseder, varligini baska birisine bagli degil de, kendinden kaynaklanan bir varlik olarak görür. Kendine olan mâlikiyeti vehmî degil, hakîki telakkî eder, vazifesi de Yaradanina degil, kendi kendine kulluk olarak algilar. Iste baskasi için degil, sadece kendisi için çalisan, yolunu sasirmis karanlik felsefeyi sonuçlandiran azgin basibos ene, bu enedir, bir baska ifadeyle bu ene, hakîki varliktan ve hakiki mâlikten ayri bir kulvarda is görmeye çalisir. Onun için bu ene nübüvvet ve risâletle bulusmaz, onun hizmetine girmez ve hedeflerini kesfetme yoluna basvurmaz. 18
 
Su halde eger serir ve karanlik bu eneyi yoketmek istiyorsak, mutlaka boslugu bilgiyle doldurmamiz gerekmektedir. His ve akil bu bosluga ait gerçeklere cevap veremez. Buna yegâne cevap verecek olan kaynak Hz. Peygamber(s.a.v) ile noktalanan ve esmâülhüsnâ'dan tecelli eden kemâlâtlari sahsinda barindiran ilâhî vahiydir. Çünkü Hz. Peygamber(s.a.v)'in getirdigi prensipler ve esaslar, kemâlâtin tâ kendisi olup, onlari bir tarafa birakarak nûr ve kemâl ihrâz etmek mümkün degildir. Hatta bu kaynaktan uzak duran hakkinda mutlak bir manevî tedennî ve çöküs ile hükmedilir. Çünkü Hz. Peygamber(s.a.v) peygamberlerin hâtemi, enbiyâ ve mürselîn'in efendisi ve tüm insanligin Imamidir. 19
 
Dolayisiyla, Hz. Peygamber(s.a.v) kâinat kitabinin en büyük mucizesi olduguna göre, gayb âlemini tanima konusunda kendisi disinda hiçbir maddi bilgi kaynagina ihtiyaç söz konusu degildir. Hatta biz, kriterlerimizi insafli, ölçülü ve mantikli bir sekilde kullanirsak, söz konusu bilgi kaynaklariyla bu hak bürhani ispat ederiz. Çünkü onun seslendirdigi Kur'ân bütün nurlarin, bütün çagrilarin, dogru hikmetin ve bütün mânâlarin cevherlerine ait gerçeklerin tâ kendisidir.  20
 
Evet bu hatem olan Peygamber bürhandir, getirdigi nûr O'nun varligini teyid etmistir, o da Said Nursî'nin derin düsüncesi ve essiz duru üslûbuyla tarif ettigi Kur'ân-i Kerim'dir:
"Kur’ân-i Hakîm şu kitab-i kebir-i kâinatin bir tercüme-i ezeliyesi; şu sahâif-i arz ve semâda müstetir künûz-u esmâ-i Ilâhiyenin kessafi; şu sutûr-u hâdisâtin altinda muzmer hakaikin miftâhi; şu âlem-i sehadet perdesi arkasindaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-i Rahmâniye ve hitâbât-i ezeliyenin hazinesi; şu âlem-i mâneviye-i Islâmiyenin günesi, temeli, hendesesi; âlem-i uhreviyenin haritasi; Zât ve sifât ve şuûn-u Ilâhiyenin kavl-i sârihi, tefsir-i vâzihi, burhan-i nâtiki, tercüman-i sâtii; su âlem-i insaniyetin mürebbîsi, hikmet-i hakikîsi, mürsid ve hâdîsi; hem bir kitab-i hikmet ve şeriat; hem bir kitab-i dua ve ubudiyet; hem bir kitab-i emir ve davet; hem bir kitab-i zikir ve marifet gibi, bütün hâcât-i mâneviyesine karşı birer kitap ve bütün muhtelif ehl-i mesâlik ve mesârib olan evliya ve siddikînin, asfiya ve muhakkikînin herbirinin mesreplerine lâyik birer risale ibraz eden bir kütüphane-i mukaddesedir." 21
Sadece his ve akli kaynak kabül eden ve bunlarin ötesine geçmeyen ve bu ikisi disindakilere inanmayan kuru beserî felsefeye gelince, Dünyaya sabit bir gözle baktigini görür; beseri felsefe, mevcudâtin mahiyeti ve özelliklerini uzun uzadiya anlatirken, Ayni mevcudatin Alahin birligine isaret eden vazifelerini anacak oldugu zaman ise çok özetle anar. Böylece beseri felsefe kâinatin nakislari ve harfleri üzerinde uzun uzadiya dururken, onlarin mânâ ve özü üzerinde gerektigi kadar pek durmaz.
 
Ancak Kur'ân-i Kerim, Dünyaya geçici ve oyalayici bir nesne olarak bakar, ona göre Dünya degisken bir özellige sahip olup sabit degildir. Onun için Kur'ân-i Kerim'in, mevcudatin özelliklerini ve zâhiri-maddî mahiyetlerini özetle zikrederken, mevcudâtin, yüce Yaratici'yla irtibatlandirilan ubûdiyyet yönüne isaret eden vazifelerini zikredince uzun uzadiya ayrintilara yer verdigini görüyoruz. Ayni sekilde söz konusu mevcudâtin tekvînî olan ilâhî emirlere ne derece boyun egdigi ve hangi yönden sânii'nin esmâülhüsnâ'sina delalet ettigini beyan ederken de tafsilatli açiklamalara yer verir. 22
 
Said Nursî, Kur'ân-i Kerimden ayri bir sekilde ele alinan cüz'i bilgiye onay vermedigini görüyoruz. Bediüzzaman bunu beserî aklin noksanligi seklinde telakkî etmektedir. Onun için kendisi meseleyi bunun aksi bir metotla ele almakta Kur'ân-i Kerim'den varligin cüzlerine dogru derinlesmeyi hedeflemektedir. Dogrusu, bu emin bir yoldur; çünkü birincide arastirici gerçegi kaybeder ve eksenin disina çikabililir, ancak ikinci noktada merkez bellidir, zemin de saglamdir. Dolayisiyla Kur'ân-i Kerim'i hareket noktasi kabül edenin hiçbir korkusu söz konusu olmaz. Çünkü o bütün dallari temsil eden bir agaçtir, oysa beserî düsüncenin dallari münferittir. 23
 
Zirâ Kur'ân-i Kerim esmâülhüsnâ'dan zuhûr ve tecelli eden gerçekleri, halkalari kopmayacak sekilde cem'etmistir, oysa beserî düsünce, zaman ve mekân unsurlarinin tesirinde kalarak münferit bir sekilde ortaya koyar. Dolayisiyla bir gün deger ifade eden bir sey , bir baska gün ayni degeri ifade etmemektedir. Belli bir yerde kabül gören sey, sahsi maslahatin ve degisken sartlarin baskisina binaen, baska bir yerde kabül görmemektedir. Durum böyle olduguna göre, Kur'ân-i Kerim yolu, insani Allah Teâlâ'ya ulastiracak olan yegâne yoldur. Çünkü bu yol insanin fitratini harekete geçirmeye, bir seyler arayan akillari, mâmur kalpleri devamli tesvik etmeye en yakin yoldur. Bu yol âfâk ve enfüs âyetleriyle en üst seviyede örtüsen bir metottur. 24 
 
Su halde Said Nursî'nin benimsedigi bilgi kaynaklari, his ve akil noktasinda birbirlerini teyid eden Kur'ânî esaslarin tâ kendisidir. Ancak Kur'ân-i Kerim onlari Kur'ânî bir karisima tâbi tutmaktadir.
 
Iste Said Nursî'yi Risaleler'ini kaleme alirken köklü Kur'ânî bir metodu benimsemesine sevkeden buydu. Bu metod Islâm ümmeti üzerinde bir çati olusturan bir metottur. Ancak bu çati asrin dili ve mücaledesi ile yapilmistir.
 
İşte bu asirda imani kurtarma noktasinda Islâmî tebligde basarili olmasinin sirri budur. Çünkü Bediüzzaman Said Nursî geçmiste Islâm medeniyeti ile diger medeniyetler arasinda bir mücadeleden ibaret olan sig tarihî metotlardan hareket etmemistir. Söz konusu metotlar modern asirda gayeleri tükenmis ve onun yerine dahilî ve haricî sorunlar gündeme getirmistir ki bunlarin derinlemesine ve günümüz kriterlerine göre tedavi edilmemesi Islâmin gelecegi için büyük bir tehlike teskil etmektedir. Onun için Said Nursî, üç delille kâinati okuyan Kur'ân'in bütüncül metodundan hareket etmistir: Bu bürhanlar müsâhede edilen kâinat, okunan kitap olan Kur'ân-i Kerim ve nâtik olan bürhan Rasülullah(s.a.v)'dir.
 
Dipnotlar
 
1  1937 Irak-Kerkük doğumlu olan müellif, 1959 Bağdat Üniversitesi mezunudur. Yüksek Lisans öğrenimini Bir Müfessir olarak Alûsî,  doktorasını da(1973'te) Bir Müfessir Olarak Râzî adlı çalışmaları ile Kahire Üniversitesinde tamamlamıştır. Misafir öğretim üyesi olarak bir çok defa Irak dışında çalışan müellif, şu an Bağdat Üniversitesi Eğitim Fakültesinde hocalık yapmaktadır. Müellifin on'u aşkın matbu eseri vardır.
 
2 Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Doğrusu Biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zâlim ve çok câhil olan insan ise onu yüklenmiştir." (Ahzâb, 72)
3 Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim" demişti"(Bakara, 30)
4 Kelimât, s. 349.
5 Kelimât, s.134-140.
6 Kelimât, s.144, 644, 648.
7 Kelimât, s. 512,515.
8 Risale-i Nur Külliyatı, s. 11.
9 Kelimât, s. 175
10 Sözler, s. 179-184
11 Kelimât, s. 23.
12 Kelimât, s. 145.
13 Kelimât, s.24, 157, 255.
14 Risale-i Nur Külliyatı, s. 383.
15 Mektûbât, s. 105
16 Risale-i Nur Külliyatı, s. 384.
17 Risale-I Nur Küliyatı, s. 210-211. Said Nursî'nin hayatı, söz konusu fakr ve aczi tam anlamda temsil etmekteydi, zira o, ilahi kulluk ve taatte eriyen bir maneviyata sahipti, ama zâlimve cebbârlara karşı bir uludağ gibiydi.
18 Kelimât, s.637 vd.
19 Kelimât, 641-643
20 Kelimât 254-268; Lemalar, s. 196.
21 Risale-i Nur Külliyatı, s. 95.
22 Kelimât, s. 508.
23 Kelimât, s. 425.
24 Mesnevî Arabî Nûrî, s.428.
Paylaş
Yükleniyor...