Block title
Block content

Risale-i Nur'a Göre Mikrokosmos (Küçük Âlem) Olarak İnsan

 
"Ego", "benlik" veya "ben" (Nursi'nin kitaplarında "ene") problemi 33 Surenin (Ahzab Suresi) 72. ayetini çıkış noktası olarak ele alan Müslüman ilim adamlarının neredeyse tüm çalışmalarında birinci dereceden bir yer işgal etmektedir.
"Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; hepsi de onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir."
Böylece kainatta sadece insan emaneti ya da sorumluluğu kabul etti ve taşıdı, ve bu zan insanı diğer yaratılmışlardan farklı kılmakta, ve onu insan yapan davranışlardan sorumlu tutmakta.
 
Bu makale, yukarıdaki konu hakkında Bediüzzaman Said Nursi'nin büyük eseri "Risale-i Nur", ve özellikle Sözler kitabının 30. Sözünde yapmış olduğumuz araştırmaların sonuçlarını göstererek bu problemi ortaya koymak için bir uğraştır.
 
Nursi, "ben" sayesinde insan tarafından yüklenilen -her bir insanın ferdiyetinin bir manifestosu olan- emanetin veya sorumluluğun bir yönünün de ilahi sıfatların mükemmel bir numunesini temsil eden Esma-i Hüsna'nın bir anahtarı olduğunu, ve sonunda ilahi varlığın anlaşılmasında bir anahtar olduğunu düşünür.
 
"Ben" sayesinde insan Allah'ın büyük dünyasını özetledi. İnsan kendi içinde bir mikrokosmosdur. Bu insan "ben"in hayali sınırlarıyla mutlak sıfatlarla bağlantı kurarak Allah'ı kavrayabilmelidir. Nursi'nin bakış açısında "ben"in bu ve diğer konuları makalemde incelenecektir.
 
Makaleyi yaratılışın tılsımının sırrını çözmek amacıyla Kur'an'in 33. Suresi ile başlamak istedik. Gerçekten emanetin bir yönü de, kötülüğün ağacı zakkum ya da nurlu ağaç Tuba'nın tohumu olan "ben"dir. İkincisi "ben" ilahi sıfatların bir anahtarıdır. Bundan dolayı yaratılışın kilitli tılsımının anahtarıdır. Ve bu anahtar insanın elindedir. Bu anahtar insana Allah'ın isteği, gücü ve kudreti ile ona verilmiştir ki bu da emanetin bir diğer yüzü. Bu makalemizde "ben"in gerçek tabiatının sırrını ve yaratılışının amacını çözmeye çalışacağız.
 
Emanetin sayesinde "ben" sadece insana Allah'ın üstünlüğünün fiillerini ve sıfatlarının hakikatlerini kavramasına izin veren bir ölçü birimidir. Gerçek bir varlık göstermeyen bir varsayım ve basit bir faraziye olduğundan ilim ve delillerle varlığını ispat etmeye gerek yoktur. Ne bir biçimi ne de bir şekli var, bundan dolayı mutlak ve herşeyi ihata eder. Ayrıca, tek başına bir anlam ifade etmiyor, ancak başkalarına kendisinden ziyade eşyaların anlamlarına işaret etmesi bakımından tanıtıcıdır. Bundan dolayı "ben" insan kitabının harfinin Elifine benzer.
 
Daha ileri gidecek olursak, "ben" iki tane manifestoya haizdir: biri hayra bakar ve var olmaya gider ve sadece kabul eder ve etkin olmadığından dolayı yaratamaz, diğeri şerre bakar ve yapabilme gücünü temsil ettiğinden yokluğa gider.
 
"Ben" sayesinde kainatı kavrar ve kendi benliğimizin farkına vardığımız bir mercektir, kainat hakkındaki bilgilerimiz teyit edilir ve böylece yaratılmışların en mükemmeli sıfatına haiz olarak gerçek ibadete ulaşırız. Tabiatın varlıkları Allah'ın farazi ortakları olarak görülmekten çekinirler, bundan dolayı emanet teklif edildiğinde çekindiler. Aşağıdaki tartışmada bu korkunun yerli yerinde olduğunu göreceğiz, çünkü sık sık sapıklığın ve saptırılmışların kötü unsurları insanın yoluna çıkar.
 
İnsanlık aleminde iki ana düşünce vardır, bunlar dünya kadar eskidir ve Adem zamanından günümüze kadar korunduğu için asla değişmeyecektir. Yollardan biri peygamberliğin ve dinin yoludur ve diğeri de felsefenin yoludur. İkisi mükemmel bir uyum içinde birlikte oldukları sürece, yani felsefe peygamberliğin ve dinin çizgisinde hizmet edip ona uyduğu sürece, insanlık alemi sorunsuz sakin ve son derece mutlu bir soysal hayatın tadını çıkarır. Aksi takdirde, birbirinden ayrıldıklarında, peygamberlik ve din çizgisi parlak, nurlu, iyilik ve mutluluk hazlarını yaşatır, fakat felsefe çizgisi karanlık kötülük ve sapıklığı temsil etmektedir.
 
Dünyayı algılamanın ve anlamanın bu iki yolu herşeyi ihata eden tüm yönlere etkilerini yani dallarını ve gölgelerini yayan iki ağaca benzer. Gerçekten de şerri, dalaletteki felsefeyi Zakkum ağacına benzetebiliriz; aklın dalı ateizmin, materyalizmin ve tabiatçılık meyvelerini barındırır, kuvve-i gadabiyye dalında nemrutları, firavunları, şettatları, en son olarak insanların zaaf ve hayvani duyguları dalı ise tanrıçalar idoller ve insan için uluhiyyet vasfı taşıyan her şey ile doludur. Ve bu şerlerin en kötüsü; Allah'a ortaklar koşmak.
 
İbadetin Tuba ağacı ile temsil edilen peygamberlik ve dinin alanı ise aşağıdaki gibidir; zekaya ait olan dal peygamber, elçi, ve evliyanın sınırsız güzellik ve bilgeliğinin gölgesini insanlık dünyasına düşürmektedir, güç ve kudret dalında ise kibar ve adil hükümdarları meyve olarak vermiştir, cazibenin gücü dalında ise mükemmel bir tabiatlı ve şirin karakterli insanlarla doludur. Gördüğümüz gibi din ve peygamberlik ağacı kainatın en mükemmel meyvesini vermektedir; insanlık.
 
Bu iki ağaç, Nursi'nin düşüncesine göre, "ben"in iki manifestosunu temsil etmektedir, ve bunları birbirinden ayıran nedenleri bazı deliller yoluyla bu gerçekleri örneklerle açıklayarak analiz etmek üzere devam edeceğiz.
 
İlk manifesto peygamberliktir ve ibadetin köküdür. Bu manifesto temiz insanların, evliyaların ve peygamberlerin "ben"I nasıl nazara verdiklerini yansıtıyor, hiç kimsenin kadir-hakim olan Allah'ı, hakimiyetinin, uluhiyetinin ve üstünlüğünün mertebesine erişebilecek ve O'na ortak olamayacağına şahitlik ederek tanırlar. Kainatın anahtarı ona aittir ve dünyayı yönetmek için yardımcılara ihtiyacı yoktur, çünkü gücünün bir ifadesi olan tüm tabiatı oluşturan kanunların yaratıcısıdır.
 
"Ben" bildiricidir, kendisinden ziyade eşyaların anlamların başkalarına taşıma amacını üstlenmiştir. Bundan dolayı varlığı bağımlıdır, diğerinin varlığı olmaksızın uzun bir süre varolamaz, çünkü diğerlerinin varlığı onun varlığının bir gereğidir. Sonuçta malikiyeti farazidir, çünkü geçici olarak sahibinin müsaadesi ile sınırlandırılmıştır. Bunların hepsi "ben"in bu manifestosu şu şüphe götürmeyen gerçeği savunmakta olduğunu ispat etmekte; "ben" yaratıcısının harika sıfatlarının bilinçli bir şekilde onun hizmetine sunan bir ölçüsüdür.
 
Bu manifesto hayat taşıyan bir tohumla karşılaştırılır. Bu tohumdan aziz yaratıcının isteği ile mübarek Tuba ağacı çıkmıştır. Mucizeli nurlu meyveleri geçmişe ışık tutarak karanlığı dağıtmaktadır. Bundan dolayı felsefenin iddia ettiğinin aksine geçmiş ademin bir memleketi değil, ancak bu dünyadan ayrılmış olanların, ve şimdi özgür ve sonuna kadar mutlu olan ve sonsuz nimet bekleyen ruhlarının iskan ettiği nurlu büyük bir bahçedir.
 
İkinci manifesto "ben"i tamamen zıt görüşte algılayan felsefedir. "ben" kendinden başka bir anlam taşımamakta, anlamı kendisindedir, ve varlığı gerekli ve zorunludur (kendinde vardır ve varlığını kendisinden almaktadır). Felsefe tarafından "ben"e yanlış sıfatlar yüklenmektedir: kendisinin efendisi olarak, ve sabit gerçek sayılarak ezeli ve kendisini mükemmelleştiren hayatını kendinden almaktadır. Tüm bunlar, "ben"in çekirdeğinde kendisinde bir hayat olmadığını düşünerek yanlışlığa düşen, felsefenin kendi esaslarını yanlış temellere oturttuğunu gösteren ispatlardır.
 
Plato, Aristo, İbn-i Sina ve Farabi gibi çoğu meşhur felsefeci insanlığın gayet-ül gayesinin Kutsal Yaratıcıya benzemek olduğunu kabul etmişler. Firavunlar gibi onlar da idoller, tabiat, yıldızlar, birçok tanrı ve tanrıçalara ibadet ederek Allah'a ortaklar koşmuşlardır. Bundan dolayı sayısız nimet ve sonsuz rahmetten yararlanamamışlardır. Çünkü insanın özünde olan fakirlik, zayıflık, ve kusur gibi özellikleri inkar etmişlerdir.
 
İbadetin uygulamasına bağlı olan diğer düşüncede insan kadir-i mutlak olan Allah'ın mükemmel sıfatlarıyla donanmıştır, ve sonunda kendi anlamsızlık ve iktidarsızlığını gördüğünde ilahi mükemmelliğe, O'nun kudret, rahmet ve zenginliği ve mağfiretine sığınır. İşte kutsal dinden farklı bir yolu benimseyen felsefecilerin elinde insanlığın evrensel efendisi olarak idolleri ve tanrıçaları benimseyerek "ben" saptırılmıştır. İnsanlık tarihi onların, Allah'ın güç ve mükemmelliği ne kadar yanlış olduğunu ispat etmiştir. Onlar "İnsan haklıdır", "Tüm kudret en güçlünündür", "Kazanan hepsini alır" dediler, kudrete dair bu görüş zalim ve baskıcı yöneticileri doğurmuştur.
 
Aynı şekilde, sanat ve güzellik yaratma konularında felsefeciler ne kadar yanlış olduklarını kanıtlamışlardır. Felsefeciler, insanın kutsal karakterini tanımayarak onun bu güzellikleri ve mükemmelliği yaratma sorumluluğu alabileceğini düşünerek, ve bu tarz yanlış ve ikiyüzlü bir güzelliğe taparak ve idolleştirerek bir kez daha sahte idollere boyun eğmişlerdir.
 
Bu noktada, dünyayı algılamanın iki yolu arasına bir çizgi koymak amacıyla aşağıdaki örneklerle devam edelim.
 
Birinci Örnek: İnsanlığın mükemmellikteki hedefi, felsefe açısından, Allah'I taklit etmektir, fakat peygamberlik ve din insana iktidarsızlığını ve acziyetinin farkına vararak Vacibul Vücud karşısında mütevazı olmayı öğretir. Gerçekten zayıf ve kusurlu olan insan Allah'ın sonsuz ve olağanüstü sıfatları ile karşılaştırılamaz.
 
İkinci Örnek: Peygamberliğin yaydığı düsturlardan biri sosyal hayatta karşılıklı yardımlaşmaya sahip olmalı. Yani tüm mevcut varlıklar birbirini destekler ve birbirine yardım eder.
 
Diğer yandan felsefenin temelinde yatan düşünce "Hayat bir mücadeledir" bu da kaba zalimlere yol açmaktadır.
 
Üçüncü Örnek: Peygamberlik tevhidin prensiplerini savunur, yani her her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var, bundan dolayı tek bir varlığın yarattığı olduklarından bire gitmeleri gerekir. Bunun tam tersi olarak felsefeciler aracılar kullanılarak ancak tek bir şeyden tek bir şey sonuç verir iddiasındalar. Bu yanlış bir düşüncedir çünkü Allah'a ortaklar ve aracılar koşulamaz.
 
Dördüncü Örnek: Bu örnek dünyayı algılamanın iki yolunun birleşmesini tasvir eder. Her varlık bir amaçla donatılmıştır, bundan dolayı Yaratıcımızın amacı sonsuz ve sayısız olmalı. Ama yine felsefenin bazı akımları bu gerçekten uzaklaşmış ve acı bir yanlışa düşmüşlerdir.
 
Ayrıca, felsefenin diğer yanlışlarını da vurgulayarak tartışmamıza devam edeceğiz: felsefenin parlak görünümüne kapılıp aldanan, ve akılla mantığın yeterli olacağı kanısına varan felsefeciler ancak adi birer mümin derecesini kazanabilmişlerdir.
 
Onlar hava gibi olan "ben"in buhar gibi olup sıvılaşabileceğini, sonra da materyalizme olan benzerliği ve kaygısı ile sertleşip şeffafiyetini kaybedip donuklaşabileceğini düşünüyorlardı. İnsanın kendisi olduğuna inanmasını sağlayarak sahibini kuşatır, ve böylece kutsal Yaratıcının güçsüz olduğunu, söyleyerek O'nu sıfatlarından yoksun bırakarak, ve ihtiyarını inkar ederek emirlerinden kaçınır ve onunla mücadeleye karar verir sonra tüm yaratılışın delillerini tahrif ederek reddeder. Bütün bunlar yetmezmiş gibi sebeplere kuvvet istinat eden felsefeciler tabiatı asıl kaynak farz ederek tabiata yaratma gücünü vermişlerdir, halbuki peygamberlik ve din yolu görünürdeki gücünün güç, talih ve zarardan alan tabiatın iktidarsız, ölü, bilinçsiz ve kör olduğunu ispat eder.
 
Üstelik felsefeciler bir diğer sapkınlık ve hata ile ruhlara ebediyet atfederek haşiri ve ahireti inkar etmişlerdir. Böylece küçük alemde "ben", büyük alemde tabiat gibi bir idol olarak düşünmüşlerdir.
"Putları inkar edip Allah'a inan kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir ipe sarılmıştır. Allah işitendir bilendir." (Kur'an, 2:256)
Sonuç
 
Bu tartışmayı, kutsal Kur'anın bu üç yol üzerine derin bir düşünce vern Fatiha suresinin sonundan birkaç ayetle sonuçlandırmanın en güzel şekli olacağını varsayıyoruz.
"Bizi doğru yola, nimete erdirdiğin kimselerin, gazabına uğramayanların sapmayanların yoluna eriştir." (Kur'an 1:7)
Böylece ilk yol (sapanların yoluna değil ile gösterilmiştir) tabiatın felsefesi yolunda gidenlerin yoludur. İkinci yol (senin gazabına uğrayanların değil ile gösterilmiştir) yaratma gücünü aracılara ithaf eden gezgin felsefecilerin yoludur. Her ikisi de mutlak gerçeğe ve Allah'ın ilmine akıl ve mantık ile ışık tutmaya çalışmışlardır. Halbuki üçüncü yol (nimete erdirdiğin kimseler ile yansıtılan) herkese açık olan ve en kolay ve en güvenilir yol olan Kur'an insanlarının yoludur.
 
Paylaş
Yükleniyor...