Risale-i Nur'da, Kur'an harflerinin manaya nasıl hizmet ettiğine dair örnekler var mı?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Kur’ân’ın nazmında bir cezalet-i harika var. O nazımdaki cezalet ve metaneti, İşârâtü’l-İ’câz baştan aşağıya kadar bu cezalet-i nazmiyeyi beyan eder."(1)

Evet, Kur'anın dizilişinde harika bir akıcılık ve uygunluk vardır. İşaratü'l-İ'caz eseri baştan başa Kur'anın bu dizilişteki uyumu ve tenasübü göstermektedir.

Risalelerden birkaç misal verebiliriz:

1. Meselâ وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ [“And olsun, Rabbinin azâbından en küçük bir esinti onlara hafifçe dokunacak olsa...” (Enbiyâ, 21/46)]

Bu cümlede, azâbı dehşetli göstermek için, en azının şiddetle tesirini göstermekle göstermek ister. Demek taklîli (kıllet, azlık) ifade edecek; cümlenin bütün heyetleri de bu taklîle bakıp ona kuvvet verecek.

Üstadımızın yukarıda verdiği ayetin azlığı ifade eden manaları içerisinde dehşetli bir korku azabını vermesi bir i'cazdır. Hem cümlenin kendisi azlığı ifade eder, hem de içerisinde mevcut olan her kelime de azlığı işaret eder.

İşte, لَئِنْ lâfzı, teşkiktir. Şek kıllete bakar. لَئِنْ (şayet) bu ifade gerçekleşmemiş bir mana verdiği için azlık ve ehemmiyetsizlik ifade eder.

مَسَّ lâfzı, azıcık dokunmaktır; yine kılleti ifade eder. Bu iafade de azıcık dokunma anlamına geldiğinden yine azlığı ifade eder.

نَفْحَةٌ lâfzı, maddesi bir kokucuk olup kılleti ifade ettiği gibi, sîgası bire delâlet eder. Masdar-ı merre tabir-i sarfiyesinde “biricik” demektir, kılleti ifade eder. Bu kelimenin anlamı, kokucuk olup, ayrıca biricik anlamını verdiğinden koca bir vuruş değil, azıcık ve hafif dokunmaktır ki, azlığı ifade eder.

نَفْحَةٌ deki tenvin-i tenkirî, taklîli içindir ki, “O kadar küçük ki, bilinemiyor” demektir. Bu ifadedeki nekre, bilinemeyecek kadar küçük, azlığı ifade eder.

مِنْ lâfzı, teb’îz içindir, “bir parça” demektir; kılleti ifade eder. Min ifadesi, bir bütünden alınan parça anlamını veriyor ki, azlığı ifade eder.

عَذَابِ lâfzı, nekâl, ikab’a nisbeten hafif bir nevi cezadır ki, kıllete işaret eder. Azapların ifadeleri içerisinde en az ve hafif olanı azap'tır ki yine azlığı ifade eder.

رَبِّكَ lâfzı, Kahhâr, Cebbar, Müntakîm’e bedel yine şefkati ihsas etmekle kılleti işaret ediyor. Allah'ın celali ve çok aşırı cezalar veren isimleri gibi isimler dururken şefkati ifade eden "Rab" isminin kullanılması da yine azlığı ifade eder.

"İşte, bu kadar kılletteki (azlıktaki) bir parça azap böyle tesirli ise, ikab-ı İlâhî (İlahi azap ve ceza) ne kadar dehşetli olur, kıyas edebilirsiniz diye ifade eder. İşte şu cümlede küçük heyetler nasıl birbirine bakıp yardım eder. Maksad-ı küllîyi, herbiri kendi lisanıyla takviye eder. Şu misal bir derece lâfız ve maksada bakar."(2)

2. Bundan altı sene evvel, şu zelzelenin bidayetinde İşârâtü’l-İ’câz tefsirini yazarken, وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ ["Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda bağışta bulunurlar.” (Bakara, 2/3)] beyanı sadedinde, şu risaledeki fehmimi aynen yazmıştım. Zaman fehmimi teyid ettiğinden neşrediyorum. Zeyli perakende hakikatlerden bir âşuredir.

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ ["Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda bağışta bulunurlar.” (Bakara, 2/3)] Şu cümle-i âliyenin itnâbında bir îcâz-ı i’câzî var. Çünkü يَتَصَدَّقُونَ (Sadaka verirler) veya يُزَكُّونَ (Tezkiye ederler / temizlerler) gibi kısa bir cümleye bedel bunu ihtiyar etmesinden, sadakanın şerait-i makbuliyetini fehme ihsas ve nükât-ı hüsnünü ihsan ediyor. Sadaka beş şartla tam sadaka olabilir.

Birincisi: Sadakaya muhtaç olacak derecede tasaddukta israf etmemektir. Şu şarta imâen, مِمَّا’daki min-i teb’îziyeyi menar etmiştir.

İkincisi: Kendi malından vermeli; yoksa Ali’den alıp Veli’ye vermemeli. Şuna işareten, hasrı ifade eden مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ ["Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda bağışta bulunurlar.” (Bakara, 2/3)]’deki takdimi ayar etmiştir.

Üçüncüsü: Minnet etmemektir. Buna remzen, رَزَقْنَا (Rızık olarak verdik.)’deki hakiki mâlik kim olduğunu ve sadaka veren yalnız vasıta olduğunu göstermekle, şu şarta medar etmiştir.

Dördüncüsü: Tıyb-ı nefis ile, rıza-i kalb ile olmalı; havf-ı fakr ile olmamalı. Şuna telvihan, رَزَقْنَا’daki nun-u azametle اَناَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ [“Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak benim (Allah).” (Ayrıca bk. Zâriyat, 51/58)] mânâsını remzedip şu şarta emâre etmiştir.

Beşincisi: Sadakayı alan sefahatte değil, belki nafakasında ve hâcât-ı zaruriyesinde sarf etmeli. Şuna telmîhan, يُنْفِقُونَ [“Bağışta bulunurlar.” (Bakara, 2/3)]un maddesini alâmet etmiştir.

Altıncısı: Şart-ı kemâldir. Mala hasredilmemeli. Zira tasadduk malda olduğu gibi, ilimde, fikirde, fiilde de olur. Şu tâmime, lâfzındaki umum ile ima ve يُنْفِقُونَ’deki ıtlak ile işaret etmiştir. Çünkü, makam-ı hıtâbide ıtlak, ta’mimdir."(3)

3. Bu konuda "Elhamdulillah"ın harflerinin dizilişinin harikuladeliğini anlatan Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Birinci Risalesinin Beşinci Nüktesi güzel bir derstir. Müracaat edilebilir.

4. Ayrıca اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ayetinde geçen "Nun" harfinin nasıl mucizeleri içerdiğini anlatan Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Birinci Risalesinin Altıncı Nüktesi çok enfes hakikatleri havidir, bakılabilir.

5. Yirmi İkinci Mektub'un Hatimesinde اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا gıybetle ilgili ayetinin tefsirinin yapıldığı bölümde de kelimelerin ayrı ayrı delaletiyle, külli manaya nasıl destek verildiği geniş ve izahlı bir şekilde işlenmiştir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule.
(2) bk. age.
(3) bk. İşârât, İfade.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...