Block title
Block content

Risale-i Nurlar Açısından Küreselleşme ve Değerler Manzumesi

 

Küreselleşmenin ana hatları ile gücü egemen kılan, Amerika ve Avrupa kapitalizminin ebediliğini çağrıştıran yeni liberalizmin ahlak ve ilkeleri üzerine oturan genel bir değerler manzumesi oluşturmaya, kendisine karşıt bütün yolları kapatmaya çalışan tarihi bir olay olduğunu söyleyebiliriz. Bir yandan küreselleşme ve kültürel kimlik, diğer yandan da küreselleşme ve değerler dizinini değiştirmeye dair yazılanları okuduğumuzda iki temel problemden bahsettiklerini görürüz. Birisi, batı kültürünün, tüketim kültürünün egemenliğini savunan, kendi değerler sistemini, aralarında İslam ülkelerinin de olduğu güney ülkelerine hakim kılmaya çabalayan görüştür. Ki bunun neticesi olarak sınırlı oranda da olsa son kısmın yeni dünya düzeni ile uyum içinde olması çağrılarına icabet ettiğini görmekteyiz. İkincisi ise, medeniyetler arası tarihsel etkileşme ve çatışma, geri kalmış sosyal yapıları uluslar arası kapitalizmin dönüşüm çarkına sokmayı hedefleyen batılı saldırılarak karşı koyma zarureti üzerinde durur. İşte bu sayılanlar, Risale-i Nurlar ışığında küreselleşme ve de değerlere etkileri probleminden bahsetmeme sebep olmuştur. Çünkü bana göre Risale-i Nurlar, çağdaş ve modern dinsizliğin, Yahudi ve Hıristiyan güç merkezlerinin dizginlerini elinde tuttuğu kokuşmuş, insanlık dışı batı medeniyetine karşı, kişilikli, özellikli ve de bağımsız kalmanın bir anahtarıdır[2]. Said Nursî bu risaleleri gayet berrak, yeknesak ve de uyumlu bir şekilde büyük kainat kitabı olan, insanın hayat gerçeğini ve de kendi gerçekliğini beraber bulduğu Kur'an-ı Kerime dayalı yerel bilgiyi gösteren pencereler olarak telif etmiştir. Said Nursî'nin kullanmış olduğu bu metot, zaman ve mekan sınırları ile kayıtlı konjektürel veya dönemsel bir metot değildir. Aksine bütünü ile İslam ümmetinin şekillenmesini yazan, çağın dilini, çağın yaşantısını kullanan, çağın cahiliyesine karşı çağın savaşını veren genel ve de gelişimci bir metottur[3]. Gerçi özel şartlarda ve belirli bir üslup ile kaleme alınmıştır. "İşte böyle de ümmetin hayatını yenilemek ve yeniden imanın temel esaslarını onlara açıklamak için yaşamıştır"[4]. Said Nursî, çağın medeniyetinin (küreselleşmenin) taşıdığı adi ve ahlaksız ve rezil hareketlerin hiçbir kıymeti yoktur. Onların bu zaferleri geçici olup değersizdir. Akıbet muttakilerindir[5].

Küreselleşme, dünya üzerindeki mal, sermaye, iş gücü sevkıyatını, düşünce ve kültür hareketini, tüketim kültürünü kontrol ve tanzim etmek için batının geliştirdiği bir plandır. Konusu küresel plandaki düşünce yönü ele almakta, düşünce tüketim kültürünü yaymak için batı planını tesis etmeye yönelik çalışmaktadır. 

Risale-i Nurları dikkatli ve bilinçli bir şekilde okuyanlar, müellifinin bu gerçeği çok erken bir vakitte gördüğünü, talebelerini buna karşı uyardığını anlar. Müslüman insanı müstakim çizgisinden saptırmayı hedefleyen liberal düşüncelerin yayılmasına karşı dostlarını ikaz etmiş, Allah Teala'nın kitabı, Peygamber (sav)'in sünnetinden ve de selef-i salihinin -Allah onlardan razı olsun- metotlarından hareketle güçlü bir imana sahip olma kuralı ile onları korumaya çalışmıştır: "Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur'ân'ı dinlersen, âlâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun"[6].

Küreselleşmenin ana hedeflerini iki temel noktada toplamak mümkündür:

1. Batı kültürünü egemen kılmak sureti ile ulusların, özellikle de İslam aleminin mukavemet sisteminin zayıflatmaktır. Çünkü bu mukavemet sistemi sayesinde ulusların uluslar arası ticaret hareketlerine karşı tavır almaları mümkün olabilecektir.

2. Güney ülkelerinin, özellikle de İslam alemindeki iktisadi ve de iş gücü olarak üçüncü dünya ülkesi kabul edilen ülkelerinin, batı tarzı tüketim mallarının temel tüketicileri ve bu malların ikinci derece üreticileri olmalarını temin etmektir.

Bu maksada ulaşabilmek için de güney ülkelerinin öz değerlerinden, kültürlerinden ve de medeniyetlerinden koparılarak fikren çökmüş, iktisaden sömürülen ve de siyaseten uydu olan büyük bir pazar haline getirilmesi gerekmektedir. Geçmiş dönemde de küreselleşme tek bir değerler sistemi oluşturma çabası içinde olmuş, kendi medeniyetini oluşturan giriftlik, içiçelik ve de kapitalist üretim biçiminin egemenliği değerlerini sistemleştirmeye çalışmıştır. Egemenlik alanları iktisadi, siyasi, askeri, kültürel, teknik ve enformasyon alanlarını kapsamaktadır. Her halükarda küreselleşmenin en önemli yönlerinden biri bilgiye, teknolojiye egemen olması, elektronik sanayindeki icatların merkez ülkelerini bilgide, davranışta ve askeri alanda egemen kılacak boyuta gelmesi, kültürel oluşumları devirecek, fikri kalıplar oluşturacak, genel bir değerler manzumesi meydana getirecek geniş bir alanı önlerine açmasıdır. Bu sayede azgın Amerikanın yoluna devam etmesi ancak mümkün olacaktır[7]. Bu üslup sayesinde küreselleşme insan topluluklarını bir şekilde egemenliği altına alabilmiş, kendini icat eden ve koruyanların eline bütün insanların zenginliklerini bahşetmiştir. Said Nursî'nin de ifade ettiği gibi insan hem fakirleşmiş hem de ahlakını kaybetmiştir[8]. Bu nedenle Said Nursî insanları, hiçbir suçsuzun hayatını feda etmeyen, kanını boşa akıtmayan, hiçbir şekilde ne ekseriyet ne de bütün beşeriyetin namı hesabına boş yere kan dökmeyen Kur'an-ı Kerimin adaletine çağırır:

"Adalet-i Kur'ânî, tek mâsumun hayatı, kanı heder göremez, onu feda edemez, değil ekseriyete, hattâ nev'in umumu"[9]. 

Küreselleşmenin ana dayanağı ve aktif unsuru büyük kapitalist şirketlerdir. Bunların dünya üzerindeki sayısı takriben 200 kadardır. Bu şirketler kendi aralarında güçlü bir ağa sahiptir. Verimlilik esasına dayalı ve ağırlığını Yahudi lobisinin çektiği 134 üyeli bir organizasyonları vardır. Bu Yahudi lobisi Amerikan seçimlerini hükmetmekte, dolayısıyla Amerikan hükümetinin siyasetlerine, Gat anlaşmalarında, ekonomik anlaşmalarda, birleşmiş milletlerin işletilmesinde ve de diğer hususlardaki Amerika- Avrupa ilişkilerinde de söz sahibi olmaktadır. Küreselleşme lehine kullanılan araçlardan biri de uluslar arası yardımlar olarak zikredilebilir. Bu yardımlar güney ülkelerini borçlu ve de siyaseten ve iktisaden bu şartları altında 96 bağımlı hale getirmiştir. Uluslar arası konferanslar da aynı işlevi görmektedir. Bu konferanslara imza koymak uluslar arası meşruiyet sağlarken, çekimser kalmak bu meşruiyetin dışında kalmak anlamına gelmektedir. Bu da netice itibarı ile uluslar arası yaptırımlara, ambargolara ve hatta bazen de direkt olarak askeri işgale kadar götürmektedir.

Bunların yanı sıra çağdaş araçlar, özellikle de her eve giren televizyon, her olayı anında yayan çanak antenler de kullanılmaktadır. Bütün bunlar sayesinde ekonomi ile iletişim arasında bir bağ kurulmaya çalışılmaktadır. Bu sayede iletişim araçları küreselleşme lehine iktisadı destekleyebilecektir. Söylemeden geçemeyeceğimiz bir husus da küreselleşmenin özellikle de Arap dünyasını hedef aldığı, borçlanma oranlarının artması ve de batılı devletlerin himaye edilmesi siyasetleri neticesinde yıllık 200 milyar dolarlık servet kaybının söz konusu olduğudur. Bundan daha fazla bir meblağ da silah ve de gıda maddeleri satın alımı için kullanılmaktadır. Siyasi istikrarsızlıklar neticesi meydana gelen beyin ve sermaye göçünün yıllık 50 milyar dolar olduğu tahmin edilmektedir. Bu güne kadar ki sermaye kaçışının takriben 500- 600 milyar dolar (Bunun 500 milyarlık kısmını tek başına Suudi Arabistan, BAE ve Haliç Ülkeleri teşkil etmektedir) civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu veriler küreselleşmenin ticari hareketleri kontrol amaçlı ortaya çıktığını göstermektedir. Gat teşkilatı devletlere özel ticareti serbestleştirmek maksadı ile kurulmuş bir teşkilattı. Aynı zamanda gümrükler indirilecekti. Bu da dolayısıyla iç pazarlardaki korumanın azaltılması, uluslar arası ekonominin rekabet gerekçesi ile açık bir pazara kavuşmasını sağlamak demekti. Ancak Kongo ile Japonya veya Somali ile Almanya arasında hangi rekabetten söz edilebilir. Sistemleri eşit olmayan bu devletler rekabet yapabilirler mi? Yaklaşık 200 yıldır bozuk olan bir denklemden, zorbalığa, bir grubun veya menfaatin çekişmelerine sahne olan bir devletten rekabet beklenebilir mi? Oysa nihai hedef uluslar arası ticaretle ticaretin serbestleşmesi ve pazarların açılmasıdır. Bu serbestlikten Avrupa devletlerinin kazancı 217 milyar dolar, batılı ve Asyalı devletlerin kazancı 50-60 milyardır. Tabiatıyla bu alışverişte kaybeden güney ülkeleridir. 

Bu işlemlerde Amerikan istihbaratının da aktif olarak katıldığı görülmektedir. Dünyadaki sorunlu bir çok bölgede bu sorunların devamı ve istikrarsızlığın hakimiyeti için yoğun çaba sarf etmektedir. Zira endişelerin, krizlerin ve istikrarsızlığın varlığı demek sermayenin batıya kaçması demektir. Ana sermaye silah alımına harcanacaktır. Öyle ki, Suudi Arabistan bu gün özel bankalara 50 milyar dolar borçlu olduğundan bahsedilmektedir. Bu uzun zamandır üzerinde çalışılan bir planın sadece bir bölümüdür. Irak- İran savaşının ardındaki, körfez savaşının ardındaki plan da buydu. Bunun önemli sebeplerinden biri sermayenin batıya kaçmasını temin etmekti.

Egemenlik ve hegemonya kurmaya yönelik bir diğer nokta da nüfus hareketleri olmuştur. Kahire'de yapılan nüfus konferansı tavsiyeler bölümünde hedefini, güney ülkelerinde demografik gelişiminin olabildiğince aza indirgenmesi olarak vermekteydi. Bu uluslar arası arenada nüfus hareketlerinin açık bir şekilde kontrol anlamı taşımaktadır. Ancak kapı özel bir göçe müsaade edecek kadar açık tutulmuştu. Bu da beyin göçüne izin veriyordu.

Düşüncenin kontrolü ise iki yönlüdür. Birisi bilimsel hareket diğeri kültürel harekettir. İkisi de birbirine bağlıdır. Her ikisi de fikri hareketten doğmuştur.

Bilgiyi kontrol etmek için Amerika bilimsel çalışmaların kontrolünü üzerine almıştır. Devletlerin kendi bünyelerindeki silahları kontrol etmek istemektedir. Irar savaşı da zaten bunun en önemli göstergesidir. Zira dört yüz bin mühendisi direkt olarak askeri ve sivil bilimsel araştırmalar için istihdam etmekteydi. Amerika silahları teftiş bahanesi ile baskı yaptı. Bunlar için de askeri vasıtaları da kullanmakla tehdit etti, ambargo uyguladı ve BM'i kendi siyaseti için kullandı. Maksat bu ulusların bilimsel olarak gelişmelerine engel olmaktı. Avrupa ile güney ülkeleri arasındaki bilimsel gelişmeleri kontrol o kadar ileri gitti ki, bu ülkelere ihraç edilecek bilgisayarların türü bile tartışma konusu edildi. Hatta ABD körfez savaşından sonra bilimsel çalışmalarını kontrol etmesine müsaade etmek kaydı ile bir takım devletlere yardımlar da verdi.

Kültür denince ise bundan batı kültürünün önünü açmak anlaşılmalıdır. Said Nursî'nin ifadesi ile bu kültür fazileti öldürmek ve de ahlaka rezillikleri koymak isteyen bir kültürdür[10]. Bunu da çanak antenler, magazinler ve paneller sayesinde yapmaktadır. Bütün bunlar yer yüzü uluslarına bayağı örneklerin sunulmaya çalışıldığı bir kanal görevi görmektedir. Bir işaret olsun diye söyleyecek olursak Amerikan hegemonyasının ve de tek kutuplu dünya hakimiyetinin üç göstergesi vardır:

Amerikan ulusal kültürünün hegemonyası. Bunun bir ürünü olan pop müzik dünyada zevkle dinlenir olmuştur. Bunun yanı sıra Coca Cola tüketilir, Madonna'nın ve Rambo'nun rezil filmleri seyredilir hale gelmiştir.

ABD'de sadece bu ucuz kültürün bulunduğu düşünülmemelidir. Aksine deha düzeyinde edebiyatçıların, felsefecilerin, düşünürlerin, sanatkarların bulunduğu, kaliteli kültürel ürünler ortaya koydukları bir gerçektir. Ancak görünen o dur ki, bu tür kültür ürünlerinin uluslar arası arenada pazar payı düşüktür. Zira uluslar arası medya pazarına hakim çok uluslu şirketlerin menfaatleri ile de örtüşmüyordur. Bir de medya ve teşhir yolu ile bu şirketler üzerinde bir baskı kurulduğu da muhakkaktır. Bu medya araçları ile bütün dünyada modayı ve zevkleri tek bir kalıba sokmayı ve netice olarak da bu kültürün sembollerini kural haline getirmeyi planlamaktadırlar.

ABD'nin bu alanda rakiplerine açık fark ettiği görülür. Bunun sebebinin uluslar arası film ve müzik üretim piyasasına hakimiyeti olduğunu söyleyebiliriz Birde ABD'de azınlık ve de itilmiş olan göçmen sınıfının bu sinema kültürünü ilerlettiklerini de söyleyebiliriz. Bu kesim ABD'deki zenciler, güney Amerikalılar ve de Yahudilerdir. Bunlar ulusların sosyal yapısını ve kültürel yapılarını dağıtmak için bu tür kültürü kullanmışlardır. Ancak kendilerini insan hakları müdafileri olarak takdim etmekten de geri almamışlar, azınlıkları cesaretlendirmek sureti ile ulusların sosyal alt yapılarını yıkmayı, dünya çapında ulusların kendilerine özgü vasıflarını bitirmeyi, netice olarak da aidiyeti ve de kaynağı olmayan insan tipini oluşturmayı hedeflemişlerdir. Bu tür bir insan tüketici olmaya uygundur. Bu da doğal olarak devlet gibi bir takım kavramların kaybolmasına götürmüş ve bir müessese olarak devlet kavramı zayıflatılarak devletler güçsüz hale getirilmiş, borçlu olmaları sebebiyle pazarlarını açmış, yerel sanayi koruma ilkelerini bırakmışlardır. Bu bir takvim siyaseti ile olmuştur. Şimdi hangi devlet atılım yapmak, ilerlemek istese önünde uluslararası ticaret anlaşmalarını bulmaktadır. Bu zaviyeden bakıldığında sosyal alanda zayıf katmanların menfaatlerini himaye edecek olan toplumsallık kavramı çökmüş ve liberalizmin karşısında yenilmiştir. Bir ahlaki kavram olarak ulus kavramı da gömülmüştür. Maksat, bütün bu kavramları, ulusların veya milletlerin 97 değil, kişilerin oluşturduğu pazar mefhumu ile değiştirmektir Ils comsomes et ils se consumes. Bununla hedeflenen ise, özellikle İslam olmak üzere ulusların öz benliklerini oluşturan kültürel değerleri yıkmaktır. Zira İslam dini, demografik, beşeri, kültürel ve de tarihi olarak yayılması, genişliği, ağırlığı, yerleşikliği ve de bir güç oluşturması hasebiyle meydandaki tek alemşümul dindir. Batı kültürünün alçakça kışkırtmalarına rağmen, Said Nursî risalelerinde Müslümanların bunları asla kabul etmeyeceğini, o kültürün tuzağına düşmeyeceğini söyler. Zira Müslümanların kültürü hem kökleri hem de sonuçları itibarı ile bu ucuz kültürden çok farklıdır:

"Nokta-i istinadı, kuvvete bedel haktır. Hakkın daim şe'nidir adalet ve tevazün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekavet.
Hedefinde menfaat yerine fazilettir. Faziletin şe'nidir muhabbet ve tecazüb. Bundan çıkar saadet; zâil olur adâvet.
Hayattaki düsturu, cidal kıtal yerine düstur-u teavündür. O düsturun şe'nidir ittihad ve tesanüd; hayatlanır cemaat.
Suret-i hizmetinde, hevâ heves yerine hüdâ-yı hidayettir. O hüdânın şe'nidir insana lâyık tarzda terakki ve refahet,
Ruha lâzım surette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde cihetülvahdeti de: Tard eder unsuriyet, hem de menfi milliyet"
[11].

Said Nursî'ye göre beşeriyet-i selime, içine düştüğü ahlaki ve de inançsal sapmalara ve de yıkıcı savaşlara rağmen şu medeniyet içinde Kur'an-ı Kerimin hakikatlerini araştıracak, amansız hastalıklarından, yıkıcı medeniyet belalarından kurtulacaktır[12]. 

Küreselleşme ideolojisi, liberalizm projesine dayanan modernlik la modernite üzerine oturur. Liberalizm ulusların öz benliklerini ortadan kaldırmaya çalışır. Bu Hegel'in ifadesi ile, geleneklerin bireyselleşmesi, yani kişi nezdinde hiçbir sabit kuralın olmaması, bir şeyi kabul veya ret veya da değerlendirme etme imkanının kaybolmasıdır. Bu düşünce insanın hürleştirilmesi kavramı ile beslenir, bu hürriyetin alt basamakları medya, düşünce, kültür ve demokratik özgürlüklerle desteklenir. Yani bir kimse bir dine veya bir sisteme sövmeye kalksa bunu yapmak hakkıdır. Burada problem güney insanın bu kavramlarla kandırılması ve bunları demokrasinin, teknolojinin ve başka şeylerin habercisi olarak görmesidir. Oysa maksat insanın sahip olabileceği sabit değer sınırlarını yıkmaktır. Ulusların kendi aralarındaki toplumsal ve ahlaki çizgiler kalkmıştır. Bu alçak rezil hürriyet, hayvani, vahşi ve yenik bir hürriyettir, uzun sürmesi ve devam etmesi mümkün değildir. Bu hürriyetle savaşılması ve bunun gömülmesi gerekir. Said Nursî bu bağlamda aklı başında insanları risalelerinde meşru hürriyeti kabul etmeye çağırır. Bu İslamî hürriyet yüce değerler ve maksatlar için hak bir yarışa ve de uğraşa bütün insanlığı çağırır. Bu hürriyet insanlık adına en güzel olanları yapmaya, kemal derecelerine yükselmeye, arzu duymaya çağırır[13]. Bazı sefih ve lâübaliler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmarenin esaret-i rezilesi altına girmek istiyorlar[14]. Şeriat dairesinden hariç olan hürriyet, ya istibdat veya esaret-i nefis veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir. Böyle lâübaliler ve zındıklar iyi bilsinler ki, dinsizlikle ve sefahetle sahib-i vicdan hiçbir ecnebîye kendilerini sevdiremezler ve benzetemezler. Zira mesleksiz ve sefih sevilmez. Ve bir kadına yakışır, istihsan ettiği libası, erkek giyse maskara olur.[15].

Küreselleşme projesinin bir sonucu olarak batıdaki aile parçalanmalarına baktığımızda görüyoruz ki, 1973 yılında Fransa'da 400 bin evlilik kaydedilmişken bu rakam 1993 yılında 250 bine düşmüştür. İngiltere'de yarım milyon aile ter bir kişiden oluşmaktadır. Amerikan hapishanelerinde bir milyon yediyüz elli bin mahpus bulunmaktadır. Şunu da belirtmeliyiz ki, bu medeniyet-i sefihe kadınları yuvalarında çıkarmış, itibarlarını üç paralık etmiştir. Üstlerini başlarını açtırmak sureti ile kadınları bir orta malı haline getirmiştir. Bu zamanda, zındıka dalâleti İslâmiyete karşı muharebesinde nefs-i emmarenin plânıyla şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla, dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya, fuhuş yolunu genişlettirmeye çalışarak, çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar; belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar[16]. Oysa Şer'-i İslâm onları Rahmeten davet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayatı âilede[17]. Örtüyü kaldırmak, erkeklerin önünde açılıp saçılmak evlilik oranını düşürür. Hatta nesli bile azaltır. Malûmdur ki, kesret-i nesil, herkesçe matluptur. Hiçbir millet ve hükûmet yoktur ki, kesret-i tenasüle taraftar olmasın. Hattâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

" İzdivaç ediniz, çoğalınız. Ben kıyamette sizin kesretinizle iftihar edeceğim"[18].

Şimdi cevabını aramamız gereken soru, küreselleşmeye nasıl karşı koyacağımızdır?

İslam dinine sıkı sıkıya sarılmakla. Zira İslam hem ahlak hem de değerler manzumesinin ışık kaynağıdır. Said Nursî der ki:

"Bu mütemerrid inatçılar, firavunluk derecesinde bir gurur ile ve dehşetli dalâletleriyle hakaik-ı imaniyeye karşı muaraza ettiklerinden, elbette bunlara karşı, atom bombası gibi, bu dünyada onların temellerini parça parça edecek bir hakikat-i kudsiye lâzımdır ki, onların tecavüzatını durdursun ve bir kısmını imana getirsin"[19].

İslam tek başına yakın bir gelecekte bütün kıtalara hem hakikaten hem de manen hükmedecektir. Beşerin dünya ve ahiret saadetini temin edebilecek olan yalnız İslam'dır[20]. Yakın bir gelecekte egemenlik kuvvete değil hakka geçecektir. Taassub ve safsata yerini burhana bırakacak, maddeci duygular gidecek yerine merhamet gelecektir. Tabitat yerini akla, heva-ü heves yerini hidayete bırakacaktır. Durum İslamiyet'in ilk iki asrındaki gibi olacaktır[21]. İslam galip gelecektir. Modern Avrupa tarihinin en önemli simalarından biri ve de 19. yüzyılda Alman birliğini sağlayan kişi olan Bismarck da ön görüsü ile bunu sezmiştir. Said Nursî'nin ifadesi ile, dünya için din feda olunmaz[22].

"Zamana ve beşer tabiatına kıyamete kadar hükmedecek olanın İslam olduğunda hiçbir şüphe yoktur. İşlerimizde ve hareketlerimizde Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler."[23].

Özetle ifade etmemiz gerekirse Risale-i Nurlar, insanlığa yakışan en üstün kemal ve şevk dereceleri ile bezenmek demek olan meşru hürriyet dairesinde hür olan her insan için temel düstur ve de muhkem bir kaynak sayılır. Yabancıların önemli bir bölümü küreselleşme ve de modernleşme adına basit ve ucuz fiyatlarla mallarımızı ve vatanlarımızı ellerimizden aldılar. Bunun yerine ise bizlere rezil tabiatlarını, sefih ahlaklarını verdiler. Gerçekten de Said Nursî'nin modernizmin ve de batı medeniyetinin karşısındaki tutumu gerçekçi bir tutum olup bu medeniyetin adi ve de sefih yönlerine karşı bir itiraz taşımaktaydı:

"Hem, ümmî bir zâtın (a.s.m.) ef'âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan islâmiyet, her asırda, üç yüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffîsi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve ruhlarının medâr-ı inkişafı ve maden-i terakkiyatı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış"[24].

Ehl-i hak için güçlü ve korunaklı kale İslam şeriatı ve Peygamber (sav)'in sünnetidir. Bu nedenle Said Nursî Müslümanları bunları tatbike çağırır ve der ki:

"Hem ben şahsımda bilmüşahede ve zevken, belki bin tecrübâtım var ki, mesâil-i şeriatla Sünnet-i Seniyye düsturları, emrâz-ı ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz-ı içtimaiyede gayet nâfi birer devâdır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli meseleler tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum"[25].

Said Nursî bu çerçevede, aralarında müslüman gençler de olmak üzere bir gurup genci, 98 imanla hayatlarına canlılık katmaya, farzları eda etmek sureti ile onu süslemeye ve de günahlardan kaçınmak sureti ile muhafazaya çağırır. Menfaat üzerine kurulu olan siyaset korkunç vahşi bir yaratıktır. Aç ve vahşi bir yaratığa sevimli gözükmeye çalışmak onun merhametini çekmez, aksine iştahını kabartır. Döner gelir de pençesinin ve de dişinin kirasını senden ister[26]. 

DİPNOTLAR:

[1] Prof. Dr. Ahmed el-Mahmûdî, Edebiyat Fakültesi, Miknas, Fas
[2] Hamid Haruf, el-Avleme ve'n-Nasaku'l-Kıyemî, Edebiyat Fakültesi Yayınları, Kosantine Üniversitesi, 2000
[3] Muhsin Abdülhamit, en-Nursî Mütekellimü'l-Asri'l-Hadîs, Kahire, Sözler Neşriyat, s. 63.
[4] Rnk, s. 137
[5] Rnk, s. 626
[6] Rnk, s. 141
[7] Haruf, age, s. 409
[8] Rnk, s. 327
[9] Rnk, s. 329
[10] Rnk, s. 327
[11] Rnk, s. 326
[12] Rnk, s. 60
[13] Rnk, s. 1965
[14] Rnk, s. 1976
[15] Rnk, s. 1977
[16] Rnk, s. 2218
[17] Rnk, s. 333
[18] Rnk, s. 688
[19] Rnk, s. 1150
[20] Rnk, s. 1962
[21] Rnk, s. 1929
[22] Rnk, s. 1930
[23] Rnk, s. 1962
[24] Rnk, s. 908
[25] Rnk, s. 610
[26] RNK, s, 324 
Paylaş
Yükleniyor...