Block title
Block content

Risale-i Nurlarda, kerametin hak olduğunu ispat eden bölümler var mıdır; konu hakkında geniş bilgi verir misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Keramet: Kur’an ve sünnet çerçevesinde nefsini ıslah edip, manevi ve kalbi aydınlanmanın neticesinde insanlarda görünen harikulade olaylardır. Keramet, Allah’ın fiilidir, bir ikram bir ihsandır. Ve o keramet sahibi de kerametin Allah'tan olduğunu bilir ve Allah'ın kendisine hâmi ve rakîb olduğunu da bilir. Tevekkül ve yakîni de fazlalaşır.

Risale-i Nur'da kerametin hak olduğunu doğrudan ispat eden bir bahis geçmiyor. Bu ispat kısmı Ehl-i sünnet alimlerine havale edilmiş. Yalnız kerametin bazı inceliklerine işaret eden şu ibareler geçiyor:

"İKİNCİ NOKTA: İmkânın envâı var. İmkân-ı aklî, imkân-ı örfî, imkân-ı âdî gibi kısımları vardır. Bir hadise, eğer imkân-ı aklî dairesinde olmazsa reddedilir; imkân-ı örfî dairesinde olmazsa dahi mucize olur, fakat kolayca keramet olamaz. Eğer örfen ve kaideten nazîri bulunmazsa, şuhud derecesinde bir burhan-ı kat'î ile ancak kabul edilir."

"İşte, bu sırra binaen, kırk gün ekmek yemeyen Seyyid Ahmed-i Bedevî'nin harikulâde halleri imkân-ı örfî dairesindedir. Hem keramet olur, hem harikulâde bir âdeti de olabilir. Evet, Seyyid Ahmed-i Bedevînin (k.s.) acip ve istiğrakkârâne hallerde bulunduğu, tevatür derecesinde naklediliyor. Kırk günde bir defa yemek yemesi vâki olmuştur. Fakat her vakit öyle değil; keramet nev'inden bazı defa olmuştur. Bir ihtimal var ki, hâlet-i istiğrakiyesi yemeye ihtiyaç görmediği için, ona nisbeten âdet hükmüne girmiştir. Seyyid Ahmed-i Bedevî (k.s.) nev'inden çok evliyalardan bu tarz harikalar mevsukan rivayet edilmiş. Madem Birinci Noktada ispat ettiğimiz gibi, müddehar rızık kırk günden fazla devam eder ve o miktar yememek âdeten mümkündür ve mevsukan harika adamlardan o hal rivayet edilmiştir; elbette inkâr edilmeyecektir."(1)

İmkân-ı aklî: Bir şeyin aklen mümkün olma halidir.Bunun zıddı ise aklın olmasını caiz görmediği durumlardır. Aklın mümkün görmediği bir şey kabul edilmez. Mesela ayın güneşten büyük olduğunu iddia etmek veya insanın karıncadan daha küçük olduğunu iddia etmek gibi. Akıl dairesinin dışında olanlar reddedilir.

 İmkân-ı âdî: Zâtında dâima mümkün olan. Her zaman olabilen. Olmasında bir mânia bulunmayan ve insanların normal kabul ettiği şeylere denir. 

İmkân-ı örfî: İnsanlığın alışa geldiği sistemin adıdır. Yani insanlık tarihinde olağan olarak kabul edilen şeylere denir. Mucize ve keramet ise, bu örfün ve geleneğin üzerine çıkan harika olaylardır. Ama insanlık mucize ve kerameti de  katiyetinden dolayı inkar edemiyor. Mucize ve keramet nadir de olsa insanlık örfünün ve geleneğinin içinde kendine yer edinmiştir. Ama bunlar bir kaide bir kanun içinde olmadığı için, insanlık nazarında mucize olarak kabul edilir.

Mesela Peygamberimizin (asv) parmaklarından suyun akması, insanlık tarihinde ve örfünde bilinen, örneği olan bir şey değildir. Ama bu hadise tekte olsa artık insanlığın örfünde ve geleneğinde bulunuyor.

Burada kolayca keramet olmaması demek, kerametin gelenek ve ve örfi olarak mucizeden daha yaygın ve daha çok olmasıdır. Mucizeler keramete nispetle daha olağanüstü ve daha az bulunur. Keramet ise daha çok ve daha yaygındır. Birisi kalkıp dese ki ben parmaklarından su akıtan bir evliya gördüm bu ancak kati ispat edilirse kabul edilir yoksa reddedilir.

Üstad Hazretleri burada kerameti imkan-ı örfiye daha yakın şeklinde değerlendirirken, mucizeyi ise daha uzak görüyor. Bu sebeple mucize örfi imkanın dışında keramet ise içindedir; öyleyse mucize keramete dönüşemez demektir.

Kerametin Hak olduğuna Dair Ayet ve Hadisler

Alimler, özellikle Meryem sûresinin 24-26. âyetlerini, Kehf sûresinin 16-17. âyetlerini ve Âli İmrân sûresinin 37. âyetini kerâmete delil olarak zikrederler [bk. Râzî, et- Tefsiru'l Kebîr, Tahran (t.y), VIII, 30; EbusSuûd, İrşâdü'l-Akli's-Selîm, Kahire (t.y), II, 31; Tabatabâî, el-Mizân fi Tefsîri'l-Kur'an, Kum (t.y), III, 174-175]

Hz. Süleyman'ın vezirlerinden birinin Belkıs'ın tahtını Yemen'den Filistin'e göz açıp kapamadan getirmesi (en-Neml, 27/40), Kehf sûresinde anlatıları ashâb-ı kehf kıssası salih insanların kerâmetine örnektir (el-Kehf, 18/9-25). Meryem sûresinde Hz. Meryem'in kuru hurma ağacını sallaması sonucu yaş hurmaların düşmesi hadisesi de Hz. Meryem'in kerametlerindendir. (Meryem, 19/19).

Hadis-i şeriflerde bu konudaki rivayetler ise şöyledir: Abd b. Cüveyîn henüz beşikte olan bir çocukla konuşması (Buhârî, Enbiyâ, 48). Sahibiyle konuşan inek kıssası (Buhârı, Enbiya, 54). Hz. Ömer'in Medine'den Nihavend'deki İslam ordusunun kumandanı Sariye'ye "Dağa çık! Dağa çık!.." diye seslenmesi ve Sariye'nin bunu duyması... (Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, II, 380-381).

Allahu Teâlâ Âli İmrân sûresindeki âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır:

"Bunun üzerine Rabb'ı onu Meryem'i- güzel bir şekilde kabul etti. Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya'yı da ona bakmağa memur etti. Zekeriyyâ ne zaman (Meryem'in bulunduğu) mihraba girdiyse onun yanında bir yiyecek buldu: 'Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?' dedi. O da: 'Bu Allah tarafından. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.' dedi.' (Âli İmrân, 3/37).

Âyette Hz. Meryem'e verilen bir rızıktan bahsediliyor. Üzerinde duracağımız husus, bu rızkın nereden gelmiş olabileceğidir. Tabiî yollardan mıydı, yani tabiat kanunlarına uygun bir şekilde mi, yoksa harikulâde bir yoldan mı geliyordu? Âyetin ifade uslûbu ve onu takip eden âyette Hz. Zekeriyya'nın duası, rızkın harikulâde gelmiş olduğunu destekler mahiyettedir. Şöyle ki: Eğer harikulâde bir yoldan gelmemiş olsaydı, bunun Hz. Meryem'i övme makamında zikredilmesinin bir anlamı olmazdı [Râzî, a.g.e, VIII, 30; Âlûsî, Rûhu'l-Meânî, Beyrut (t.y.), III. 144].

Hz. Zekeriyyâ'nın duası meselesine gelince, Hz. Zekeriyyâ yaşlanmış ve hanımı da çocuk getirmekten kesilmişti (Âli İmrân, 3/40). Ancak Hz. Meryem'e gönderilen bu rızka şahit olunca:

"Rabbim bana katından temiz bir nesil ver. Sen duayı işitensin." (Âli İmrân, 3/38).

Şeklinde dua etmiştir. Onun oracıkta bu dua ile Allah'tan kendisine temiz bir nesil vermeyi istendiğinde bulunması anlamlıdır. Birçok müfessirin de belirttiği gibi, Hz. Meryem için vukubulan bu olağanüstü hadiseyi görünce, hanımı çok yaslanmış ve çocuktan kesilmiş olmasına rağmen, bir çocuklarının olması arzusu içine düşmüş ve Allah'a bu niyazda bulunmuştur. (Fahrüddin er-Razî, a.g.e, VIII/30; Ebu's-Suûd, II/31).

Ayrıca rızık kelimesi âyette nekre (belirsiz) olarak zikredilmektedir ki bu, o rızkı tazime delalet eder. Yani alışılmışın ve beklenenin dışında bir rızık olduğuna işaret vardır. (Râzı; a.g.e., VIII / 30; Ebu's-Suûd, a.g.e., II / 30).

Netice olarak
bir harikulâdelikten bahsedilmektedir. Salih bir kimsenin eli üzere bir harikulâdeliğin yani kerâmetin vuku bulması mümkündür. Ancak kerâmetin hak olması, her velinin bu türden kerâmetlerinin mevcut olmasını gerektirmez. Velâyet, bu tür bir olağanüstülüğe muhtaç değildir. (İbn Ebi'l-İzz el-Hanefî, Şerhu Akide fi't-Tahâviyye, Beyrut 1392 s. 561). Nitekim sahabeden birçoğunun bu tür bir kerâmeti yoktur (Muhammed Fahr Şakfe, et-Tasavvuf Beyne'l Hakk ve'l-Halk, Suriye 1971, s. 103).

Kerâmet hak olmakla birlikte,
halkın bu tür olaylara aşırı merak duymaları ve kimi çevrelerin şeyhlerinin propagandası için kerâmet konusunu basamak olarak kullanmaları, kerâmeti olduğundan farklı sınırlara taşımıştır. Gerek Kur'an'dan ve gerek sünnetten keramete delil olarak zikredilen nasslar incelendiğinde, bu tür olağanüstülüklerin, ancak salih kişinin bir sıkıntıyla karşı karşıya kalması durumunda söz konusu olabildiği, her zaman böyle bir şeyin vuku bulmadığı görülecektir. Ayrıca böyle bir kerâmetin vuku bulması, salih kişinin ne iradesi ve ne de bilgisi dahilinde olan bir husustur. Vuku bulduğunda da, salih kişinin o sıkıntısını hafifletmek veya yok etmek; o sıkıntıyı atlatmak için bir çıkış yolu şeklindedir.(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Lem'alar, On İkinci Lem'a.

(2) bk. KERÂMET...

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...