Block title
Block content

RİSALE-İ NUR'UN KİTAB-I MUKADDES'E GETİRDİĞİ YORUMLAR ÜZERİNE

 

Lügatte mukaddes, "takdis edilmiş, mübarek, kutsal, temiz" anlamlarına gelir. Ümmü'l-kitap ve Kitabu'llah terimleri yalnız Kur'an-ı Kerim için kullanılır. Bu iki terimi ifade etmek için Fürkan, Nur, Zikr vb. deyimlerin kullanıldığı da bilinmektedir. 2

Ehl-i Kitap terimi her ne kadar "dört mukaddes kitaptan birine iman eden, inanan, bağlı kalan" manalarını ifade ediyorsa da hususiyle Musevilerle Hristiyanları belirtmek için kullanılır. Genel manada Kütüb-i Semâviyye deyimi ile de Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an-ı Kerim kastedilir.

Bu tebliğimizde esas alacağımız Kitabı Mukaddes tâbiri, ilâhiyat, özellikle de Dinler Tarihi terminolojisinde Kur'an-ı Kerim dışındaki üç ilâi kitabı (Tevrat, Zebur, İncil), Yahudi ve Hritiyanların kutsal kabul ettiği dînî metinlerin tamamını ifade etmek için kullanılan bir terimdir.

Bilindiği üzere Hristiyanlık'ta kutsal metinlerin tamamı Ahd-i Atik ve Ahd-i Cedid olmak üzere ikiye ayrılır. Buradaki "ahid" kelimesi antlaşma, muahade, ittifak anlamlarına gelir. Eski Ahid, Yahudi ve Hristiyanların inançlarına göre Tanrı Yehova'nın Yahudi kavmiyle yaptığı ittifakı meydana getiren metinlerin hepsini, Yeni Ahid ise, Hz. İsa ile Tanrı arasında sağlanan ittifakla ilgili bütün metinleri ihtiva eder.

Kitab-ı Mukaddes, farklı tarihi dönemlerde değişik yazarlar tarafından kaleme alınmış bir derlemedir. Yahudi an'anesine göre bu kitaplar 39 adettir. Hristiyanların kabul ettikleri Yeni Ahid ise 27 kitaptan teşekkül etmekte, Hristiyanlarca Tanrı sözü sayılmaktadır.3

Kitab-ı Mukaddes Türkçe'ye ilk olarak Sultan IV. Mehmed'ın baş tercümanı, mühtedi Polonyalı Ali Bey tarafından 1666 yılında tercüme edilmiştir. Yeni harflerle Türkçe ilk Kitab-ı Mukaddes tercümesi ise İstanbul'da 1951 yılında neşredilmiştir 4

Bediüzzaman Said Nrusi, Risalelerinin birçok yerinde alaka kurduğu ölçüde, Yahudilik, Hristiyanlık, Tevrat, İncil, Zebur, Hristiyanların dindarlıkları, İslamiyet ve Hristiyanlık arasındaki münasebetler vb. mevzulardaki görüşlerini açıklamış, orjinal yorumlar getirmiştir.

Bilindiği üzere Hz. Muhammed (s.a.)'in Peygamberliği'ni ve Hz. İsa'dan sonra geleceğini bizzat Kur'an-ı Kerim 5 açıkladığı gibi, Hz. İsa da bugün Hristiyanların ellerinde bulunan İncil'de bunu ifade etmiştir. 6 İşte Üstad Bediüzzaman bu mühim mevzua "Risalet-i Ahmediyeye dairdir" başlığı altında İmam-ı Rabbânî'nin "Ben sözlerimle Muhammed'i övmüş olmadım, aslında sözlerimi Muhammed'le övmüş ve güzelleştirmiş oldum" sözleriyle giriş yaparak,

"O nûrânî burhan-ı tevhid, nasıl ki iki cenahın icma ve tevatürüyle teyid ediliyor. Öyle de, Tevrat ve İncil gibi kütüb-i semâviyenin yüzlerce işarâtı ve irhâsatın binler rumuzâtı ve hatiflerin meşhur beşârâtı ve kâhinlerin mütevatir şehâdâtı ve şakk-ı kamer gibi binlerce mucizatın delâlâtı ve şeriatın hakkaniyeti ile teyid ve tasdik ettikleri gibi... davasında nihayet derecede sadık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor." 7

cümleleriyle görüşlerini belirtiyor. Yine ayni Söz'ün bir dua dipnotunda Hz. Peygamber (s.a.) Efendimizin geleceğinin Kitabı Mukaddes'te bildirildiğini,

"Risaleti, tevrat, İncil ve Zebur'da müjdelenen, nübüvveti irhâsatla, cinlerin hatifleriyle, insanlık âleminin evliyalarıyla beşerin kâhinleriyle müjdelenen, Efendimiz Muhammed'e salât ve selâm olsun." 8

sözleriyle vuzuha kavuşturuyor.

Kur'an-ı Kerim'in icaz vecihlerinin mufassalan açıklandığı Külliyat'ta Bediüzzaman, Kur'an'ın ümmi bir Zât'a nâzil olduğunu, O'nun lisanıyla mühim halât ve ehemmiyetli vukuatın zikredildiğini bunu Tevrat ve İncil'in tasdik ettiğini şu sözleriyle dile getiriyor:

"Evet, Kur'an-ı Hakîm, ümmî ve emin bir Zât'ın ismiyle, zaman-ı Âdem'den tâ Asr-ı Saâdet'e kadar enbiyanın mühim halatını ve ehemmiyetli vukuâtını öyle bir tarzda zikrediyor ki, Tevrat ve İncil gibi kitapların tasdiki altında gayet kuvvet ve ciddiyetle ihbar ediyor." 9

Sahabe-i Kiram'a karşı son derece tâzim gösteren bediüzzaman, peygamberlerden sonra nev-i beşerin en efdalinin sahabe olduğunu, bunu Tevrat ve İncil'in de tasdik ettiğini,

"Sure-i Feth'in âhirinde sityişkârâne tavsifat-ı Rabbaniye'ye mazhar olan sahabelere, fazilet-i külliye nokta-i nazarından yetişilemez." 10

tarzındaki ifadelerle onlara karşı olan hürmet duygularını dile getiriyor.

Ahir zamanda Hz. Muhammed (s.a.)'in zuhur edeceği hususunun Tevrat, zebur ve İncil gibi semâvî kitaplar tarafından da defaatla teyid edildiğini vurgulayan Üstad: "Nass-ı Kur'an'la, Tevrat, İncil, Zebur ve suhuf-ı enbiyanın, nübüvvet-i Ahmediye'ye dair verdikleri haberlere gelince, evet madem o kitaplar semâvidirler ve madem o kitap sahipleri enbiyadırlar, elbette ve herhalde onların dinlerini nesheden ve kâinatın şeklini değiştiren ve yerin yarısını getirdiği bir nurla ışıklandıran bir Zat'tan bahsetmeleri zaruri ve katidir. 11 vb. ifadeleriyle mantıkî ve muknî bir neticeye ulaşıyor.

Kitab-ı Mukaddes üzerinde vukufâne tahlillere giriştikten sonra onların nâzil oldukları sıradaki durumlarını muhafaza edemediklerini izahla, bu üç kitabın Kur'an'a müşabih bir izah yönünün bulunmadığına dikkat çeken Bediüzzaman:

"Tevrat, İncil ve Zebur'un Kur'an gibi icazları bulunmadığından, hem mütemadiyen tercüme tercüme üstüne olduğundan pek çok yabanî kelimeler içlerine karıştı. Hem müfessirlerin sözleri ve yanlış te'villeri onların ayetleriyle iltibas edildi. Hem bazı nâdanların ve bazı ehl,i garazın tahrifatı da ilave edildi." 12

neticesine varıyor. Burada, bu mevzuda üzerinde ehemmiytle durulan noktalardan birinin Kitab,ı Mukaddes ayetleriyle müfessirlerin sözleri ve yanlış te'villerinin birbirinden ayırdedilemeyecek şekilde iltibasıdır ki, bu husus, ilâhî kitaplar için son derece mühimdir.

Kitab-ı Mukaddes, iltibastan ayrı olarak tahrifattan da masun kalamamıştır. Bunun en kat'i delillerinden birini, bugün elde mevcut metinler teşkil etmektedir. Bununla beraber, ne kadar tahrifata uğramış olursa olsun, İncil Hz. Muhammed (s.a.)'in geleceğini müjdelemiştir: "Evet Hz. İsa Hz. Muhammed (s.a.)'den haber veriyor"13 kısa ve veciz cümleleriyle bu hakikatı Risale-i Nur da bizlere bildirmektedir.

Yaptığı bu tesbitlerle iktifa etmeyerek meseleyi arîz-u amîk bir tarzda tetkik etmek maksadıyla Üstad Bediüzzaman, Hz. Muhammed (s.a.)'in zuhuruna dair Kitab-ı Mukaddes'teki metinlerin orjinallerini manalarıyla birlikte vermek suretiyle mevzuu daha vazıh bir şekilde üçüncü hüccet olarak şöyle takdim ediyor:

1. Zebur'da şöyle geçmektedir:

"Ya Rab! Bize Mukime's-sünne'yi gönder. Burada geçen Mukime's-sünne tâbiri "Ahmed"in karşılığıdır. Bilindiği üzere Hz. muhammed (s.a.)'in bir adı da Ahmed'tir."

2. İncil'de şöyle bir ibare vardır:

"Ben Baba'ya gidiyorum, tâ ki size Faraklit'i göndersin."

Bu cümlede geçen Faraklit kelimesinin tam karşılığı Ahmed'tir.14 yine İncilde yer alan

"Ben Rabbımdan, hakkı bâtıldan ayıran bir peygamberi istiyorum ki, sonsuza kadar beraberinizde bulunsun."15

Yine bu ayette geçen Baba terimi bilindiği üzere Hristiyan ilâhiyat terminolojisinde Alah (hâşâ) karşılığında kullanılmaktadır.

3. Tevrat'ta ise durum şöyle açıklanmıştır:

Yahudilerin mukaddes kitabı Tevrat’ta Hz. Peygamber (s.a.) Efendimiz’in âhir zamanda geleceği ile alakalı olarak şöyle denilmektedir:

“Hz. İsmail’in annesi Hâcer evlad sahibi olacak ve O’nun evladından öyle birisi çıkacak ki, o çocuğun eli umumun üstünde olacak, umumun eli huşu ve itaatle O’na açılacak.” 

Bilindiği üzere Hz. Muhammed (s.a.) soy itibariyle Hz. İbrahim’den gelmektedir.16

Bediüzzaman Said Nursî, Hz. Muhammed (s.a.) isminin, o kitaplarda "Müşeffah", "el-Münhamennâ" ve "Himyâta" gibi Süryânî isimler şeklinde "Muhammed" manasındaki İbranî isimle geldiğini yazmış, bu açık ismi hasûd Yahudilerin tahrif ettiklerini açıklamıştır.17 böylece Hz. peygamberin Süryanca ve İbranca dillerindeki karşılığını öğrenmek imkânı bizler için de hasıl olmuştur.

Yine Tevrat'ta, "Muhammed Allah'ın Resulü'dır. Mekke Onun doğum yeri, Medine hicret yurdu, Şam Onun mülküdür. Ümmeti ise hamdedici kimselerdir."18 cümleleri geçmektedir. Üstad Bediüzzaman bu cümleyi, "Beni İshak'ın kardeşleri olan Benî İsmail'den ve Hz. Musa'dan sonra gelen peygambere hitap ediyor." şeklinde yorumlamıştır ki, mantıkî olan da budur. Bu ve benzeri yorumlar Üstadın Kitab-ı Mukaddes tetkikatı ile yakînen alakadar olduğunu bariz bir şekilde ortaya koymaktadır.

Tevrat'ın bir başka yerinde geçen, "Muhtar kulum, katı kalbli, huysuz değildir" ayetini Said Nursî, "İşte bu Muhtar"ın manası Mustafa'dır, hem İsm-i Nebevî'dir" tarzında yorumlayarak Muhtar kelimesinden Hz. Muhammed (s.a.)'in kastedildiğini açıklamaktadır.

Üstad Tevrat'ın, "Hak Taâlâ Tur-i Sina'dan ikbal edip bize Sair'den doğdu ve Faran dağlarından zâhir oldu"19 ayetine de şu hayretengîz yorumu getirmektedir:

"Şu ayet nasıl ki, Tur-i Sina'da ikbal-i hak fıkrasıyla Nübüvvet-i Museviye'yi ve Şam dağlarından ibaret olan Sair'den tulu-ı Hak fıkrasıyla Nübüvvet-i İseviye'yi ihbar eder. Öylede Faran dağlarında zuhur-ı Hak fıkrasıyla bizzarure Risalet-i Ahmediye'yi haber veriyor."

Günümüzde de bu ayeti çeşitli yönleriyle malalandıranlar, Üstad'ın yıllar önce getirdiği yoruma müşabih açıklamalar yapmakta oldukları görülmektedir.

4. Zebur'daki açıklama da şöyledir:

Bilindiği üzere Zebur Hz. Dâvud'a nâzil olmuş dört ilâhî kitaptan biridir. Bugün Hz. Dâvud'un bir ümmeti olmadığı gibi, yalnız Zebur'u okuyan bir cemaat da yoktur. Kitab-ı Mukaddes içinde Mezmurlar adı ile yer alan ve 150 Mezmur'dan müteşekkil kitabı Yahudi ve Hıristiyanlar ibadetlerinde dua niyetiyle okumaktadırlar. İşte bu kitapta da Hz. Muhammed (s.a.)'in, Hz. Dâvud'tan sonraki bir zamanda geleceğine dair şöyle buyurulmaktadır:

"Ya Dâvud! Senden sonra Ahmed, Muhammed, Sadık ve Seyyid olarak anılacak bir peygamber gelecek. Onun ümmeti Allah'ın rahmetine mahzar olacak."20

Bediüzzaman Said Nursi, gayet net olan ve herhangi bir yoruma ihtiyacı bulunmayan bu ayeti sadece nakille iktifa etmiş, eserlerinin bazı yerlerinde yaptığı gibi okuyucuyu zaman zaman düşünmeye sevketmek istemiştir.

Bediüzzaman, Kur'an-ı Kerim'ın

"Muhammed Allah'ın elçisidir... Bu onların Tevrat'taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki..."21

ayetine paralel olarak İncil'de geçen "Sahibu's-seyf ve cihada memur bir Peygamber gelecektir" cümlesini yorumlarken "Muhammed (s.a.)'in kılıç ve cihada memur oludğunu" açıklar, Gayet tabii olarak burada önce Allah'ın dini tebliğ edilecek, İslâm'ı seçenler dışındakiler kendi dinleri üzere yaşamaya devam edeceklerse cizye ödeyecek, kılıç ancak karşı koyanlara uygulanacaktır.

Üstad Bediüzzaman Said Nursî, "Artık sizinle çok söyleşmem. Zira bu âlemin Reis'i geliyor ve bende Onun nesnesi asla yoktur." 22 şeklindeki İncil cümlelerini şu veciz ve mânidar sözlerle tefsir etmektedir:

"Evet, o Zât öyle bir reis ve sultandır ki, 1350 seneden ve ekser asırlardan her bir asırda lâakal 350 milyon tebaası ve raiyeti var (şimdi bir milyardan fazla). Kemal-i teslim ve inkıyatla ev âmirine itaat ederler. Her gün Ona selam etmekle tecdid-i biat ederler." 23

Burada Said Nursî, her geçen gün İslam'ın bir çığ gibi büyüyeceğine, dünyanın hemen her köşesinde müntesiplerinin çoğalacağına ve istikbalin İslam asrı olacağına dair görüşlerini bir kere daha vurgulamaktadır. 24

Tevrat ve İncil'den ayrı olarak Zebur'da Onun hükümranlığına dair ayetler bulunmaktadır. Nitekim Zebur'un bir yerinde şöyle buyurular:

"Denizden denize kadar, ırmaktan yerin uçlarına kadar saltanat sürsün. Çöl halkı önünde eğilsin ve düşmanları toprağı yalasın."25

herhangi bir izahata ihtiyaç duyulmayacak kadar açık olan bu cümleye bakınız Bediüzzaman nasıl bir yorum getiriyor:

"İşte şu ayet pek âşikar bir tarzda Fahr-i Alem (s.a.)'i tavsif eder. Acaba Hz. Davud'tan sonra Muhammed-i Arabi'den başka hangi nebi gelmiş ki, şarktan garba kadar dinini neşretmiş ve mülükü cizyeye bağlamış ve padişahları kendine secde eder gibi bir inkıyad altına almış ve her gün nev-i beşerin humsunun salavat ve dualarını kendine kazanmış envar-ı Medine'den parlamış kim var? Kim gösterilebilir?" İşte bakınız Reis-i Alem ve insanlara hakiki teselli veren, Muhammed-i Arabi'den başka kimdir? 26

Hz. İsa üç yıl gibi çok kısa süren peygamberlik döneminde zaman zaman kendisinden sonra Hz. Muhammed'in geleceğini müjdelemiştir. Onun vahye dayanarak "... Muhammed arzusuna göre de konuşmaz" 27ayetine telmihen tebligatta bulunacağına Kur'an-ı kerim'e uygun şekilde İncil'de açıklayarak şöyle demiştir:

"Amma O hakikat ruhu geldiği zaman sizi Bilcümle hakikate irşad edecektir. Zira kendiliğinden söylemiyor. bilcümle işittiğini söyleyerek gelecek nesnelerden size haber verecek" 28

Gayet veciz bir şekilde anlaşılabilen Hz. İsa'nın bu mesajını Üstad Bediüzzaman sual ve vurgulu hale getirerek şöyle tavzih ediyor:

"İşte bu ayet sarihtir. Acaba umum insanları birden hakikate davet eden ve her birini vahiyden veren ve Cebrâil'den işittiğini söyleyen ve kıyamet ve âhretten tafsilen haber veren, Muhammed-i Arabi'den başka kimdir? Ve kim olabilir? 29

Der meyan olunan bu izahatla iktifa etmeyen Said Nursî, Hz. Peygamber'in Kitabı Mukaddes'te değişik kelimelerle geçen adı ile alakalı olarak da şunları yazıyor:

"Hem kütüb-i enbiyada, resul-i Ekrem'in Muhammed, Ahmed, Muhtar manasında Süryânî ve İbrânî isimleri var. İşte Hz. Şuayb'ın suhufunda ismi Muhammed manasında Müşeffahtır. 30 Hem Tevrat'ta yine Muhammed manasında Ahyed, el-Hâtemü'l-hâtem, Mühamenna ve Himyâta, Zebur'da el-Muhtar ismiyle müsemmadır. Hem Tevrat ve Zebur'da Mukîmu's-sünne olarak geçmektedir. Hz. İbrahim'in suhufunda ise Mazmaz diye geçer."

Bediüzzaman'ın verdiği bu izahattan Hz. Muhammed (s.a.)'in Süryanice ve İbrânice'deki diğer isimlerini bir arada öğrenmek imkânına kavuşmuş oluyoruz.

Risale-i Nurda okuyucuyu daha tatminkâr bilgilerle teçhiz etmek gayesiyle zaman zaman diyalog usulüne de başvurulduğu, bazı problemlerin sual-cevap şeklinde va'zedildiği bilinmektedir. İşte şimdi arz edeceğimiz ve hususan Hz. İsa'nın, Hz. Peygamber Efnedimiz'i müjdelediği mevzuunda Üstad şöyle diyor:

"Sual: Eğer desen, "Neden Hz. İsa her nebiden ziyade müjde veriyor, başkaları yalnız haber veriyorlar, müjde sureti azdır?"

"Elcevap: Çünkü Ahmed(s.a.) İsa'yı Yahudilerin müthiş iftiralarından ve dinini müthiş tahrifattan kurtarmakla beraber, İsa'yı tanımayan Beni İsrail'in suûbetli şeriatine mukabil, suhuletli ve câmi ve ahkâmca şeriat-i âliye'ye sahiptir. İşte onun için, çok defa, "Alemlerin Reisi" geliyor diye müjde veriyor."

Gayet açıktır ki, Hz. İsa'nın, Hz. Peygamber (s.a.) Efendimiz hakkındaki bu müjdeleri hakikaten aynen cereyan etmiş. O Nebi-i Muhterem "Alemlerin reisi" olma bahtiyarlığına mazhar olmuştur. Günümüz dünyasının her köşesinde, her geçen gün ihtidalarla sayıları hızla artan Müslümanların varlığı bu gerçeği en güzel şekilde ispat etmektedir.

Yıllar öncesinde Üstad Bediüzzaman "İstikbal İslam'ın olacaktır" dememişmi idi? O zamanlar hayal gibitelâkkiedilen busözlerin günümüzde gerçekleşmeğe doğruemin birşekildeyol aldığını görmek,herkestençok Bediüzzaman'ı kûşe-ikabrinde mes'ud edecektir.

Üstad Bediüzzaman birçok Müslüman'ınzihninimeşguleden, Yahudi veHıristiyanlarıdost edinip edinmeme problemineçok güzel mantıkîve tatmin edici cevaplar vermiş, böylece hem Müslümanları rahatlatmış, hem de onların gelişen dünya şartları muvacehesinde, Kur'an-ı kerim'de geçen [Mâide, 51) bu mühim meseleyi halletmiştir. Burada da Said Nursî, Kur'an ayetini mealen vermiş, problemi sual şeklinde va'zederek:

"Yahudi ve Nasâra ile muhabbetten Kur'an'da nehiy var. Cenab-ı Hak,

"Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafim tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna yol göstermez" 31 buyurmuştur. Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?" 

sözleriyle okuyucuyu hem düşündürmüş, hem de bilgilendirmiştir. Bu zihnî ve fikrî hazırlıktan geçen meraklı okuyucu beklediği tatminkâr cevaba artık kavuşmuştur:

"Evvel delil kat'iyyül-metin olduğu gibi, kat'iyyü'd-delâlet olmak gerektir. Halbuki te'vil ve ihtimalin mecali vardır. Zira nehy-i Kur'an âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir. Kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de hüküm müştak üzerine olsa, me'haz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir. Demek bu vahiy, Yahudi ve Nasârâ ile Yahudi yet ve Nasrâni yet olan aynaları hasebiyledir."

Hadd-i zâtında bu cevap kâfi olmakla beraber Bediüzzaman, problemi, yaşadığımız asırla da irtibatlandırarak şöyle bir izahla noktalıyor:

"Zaman-ı Saadette bir inkilab-ı azim-i dini vücuda geldi. Bütün zihinleri nokta-i dine çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun içi n gayr,i Müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin şimdi... bütün zihinleri... meşgul eden... terakki ve dünyadır. Zaten onların ekserisi dinlerine o kadar mukayyet değildirler. Binaenaleyh onlara dost olmamız medeniyet ve terakkilerini istihzan ile iktibas etmektir. İşte bu dostluk, kat'iyen nehy-i Kur'an'ide dahil değildir." 32

Görülmektedir ki Said Nursî, bu meseleye getirdiği çözümde Kur'an-ı Kerim'in cihanşumüllüğünü ve verdiği mesajların kıyamete kadar bâki kalacağını bu vesileyle bir kere daha teyit etmekte, gelişen dünya şartlarının alacağı pozisyonlara dikkatimizi çekerek, O'nun her zaman yeni yorumlarının yapılabileceğini göstermektedir.

Bediüzzaman'ın, takriben 70 küsür yıl önce kehanet derecesindeki bir görüşüne, Ehl-i Kitap'la ilgisi açısından temas etmekte sayısız faydalar mülahaza olunmaktadır. Üstad bu mevzuda:

"Misyonerler ve Hıristiyan rûhanilerinin çok dikkat etmelerinin elzem olduğunu, çünkü her halde şimal (Rusya) cereyanı, İslam ve Hıristiyan dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak... "33

tarzındaki isabetli tespitini yaptıktan sonra sözü asıl can alıcı noktaya getirerek şöyle demektedir:

"Ey birader! Alem-i Hristiyanın rüçhanına sebebiyet veren, ihtiyarlamış olan esbaba tekabül edecek genç, dinç esbap bizde inkişafa başlamıştır."

Bir bakıma XXI. yüzyılın dine dönüş müjdesini veren bu ifadeler, hususiyle ülkemizin son 40-50 yıllık döneminde genç neslin İslam'a yönelişinin de bir tespitini aksettirmektedir. Bu satırların ardından bir Rus vatandaşı ile Tiflis'te aralarında geçen ve Sovyetler Birliğinde Gorbaçov'un gerçekleştirdiği Glasnost ve Prestioka'sına tâ o zamanlarda dikkat çekmesi Onun, dünya din ve tarih coğrafyasını ne kadar yakından takip ettiğini, istikbalde cereyan edecek hadisata ne kadar isabetli teşhisler koyduğunu göstermesi açısından mânidardır:

"Asya'da âlem-i İslam'da üç nur birbiri arkası sıra inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişafa başlayacaktır. Şu perde-i müstebidâne yırtılacak, takallüs edecek (çekilip büzülecek). Bu kışın devamına ihtimal verilebilir mi? Her kışın bir baharı, her gecenin bir gündüzü vardır." 34

Bu izahattan sonra fazla söze hacet var mıdır? Hakikaten Bediüzzaman'ın teşhis ve tespiti kuvveden fiile çıkmış, hususiyle Sovyetler Birliği'nde 70 küsür yıl süren Komünizm rejiminin zulmü son bulmuş, Onun edibâne tabiriyle kış bahara, gece gündüze inkılap etmiştir.

Ehl-i kitapla, hususiyle Müslüman-Hıristiyan diyaloğu'nda II. Vatikan Konsili (1962-65)'den sonra bir hayli mesafe katledildiği günümüzde, O takriben 60 küsür yıl kadar önce bu mühim probleme de Risale-i Nur'da temas etmiş, sadece diyalogun ehemmiyetini vurgulamakla iktifa etmeyerek, bunun tarzını da açıklamıştır:

"Biz değil onlar gibi ehli diyanet ve tarikata mensup Müslümanlarla, şimdi bu acayip zamanda, imanı bulan ve hatta fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak ve Allah'ı tanıyan ve âhreti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medar-ı niza noktaları, medar-ı münakaşa etmemeyi, hem bu acaip zaman, hem mesleğimiz, hem kutsi hizmetimiz iktiza ediyor." 35

Said Nusrî hususiyle ve evveliyetle mücadele edilmesi gereken kitlenin zındıka (dinsizler) olduğuna dikkat çekerek, bu büyük âfetin insanlığın gündeminden çıkarılması için Müslümanların, samimi Hıristiyanlarla ittifaka girişmeleri gerektiğine şu şekilde ışık tutmaktadır:

"Hatta hadis-i sahihle, âhir zamanda İsevilerin (Hıristiyanların) hakiki dindarları ehli Kur'an ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi, şu zamanda dahi ehli diyanet ve ehli hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakiki dindar ruhanileri ile dahi medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar." 36

Memnuniyetle kaydedilmelidir ki, Üstad'ın büyük bir vukufla temenni ettiği bu diyalog gerçekleşmiş, taraflar çeşitli vesilelerle bir araya gelerek 37 hem globalleşen dünyanın mühim problemlerini masaya yatırmak, hem de ateizm belâsına karşı müşterek bir tavır almak için işbirliğinin zaruretine inanmışlardır. Herhangi bir problemin çözümünde en büyük âmilin iman olduğu da artık aklı başında herkesin kabul ettiği bir gerçektir.

DİPNOTLAR:

** 1940 yılında Antalya'da doğdu. İlk - orta öğrenimini Antalya'da tamamladı. 1964 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu. Ortaöğretim kurumlarında öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Vatanî görevinin ardından Konya Yüksek İslâm Enstitüsü'ne Dinler Tarihi öğretim görevlisi olarak tayin edildi. 1975-1977-1980 yılları aralarında branşıyla ilgili araştırmalarda bulunmak üzere Ortadoğu ülkelerine ve Almanya'ya gitti. 1976 yılında Dinler Tarihi Anabilim Dalı'ndaki doktorasını Erzurum İlahiyat Fa-kültesi'nde tamamladı. 1970-1976 yıllarında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü'nde Dinler Tarihi öğretim üyeliğinde bulundu. 1985 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yardımcı Doçentliğine tayin edildi. Millî ve Milletlerarası kongre ve sempozyumlara tebliğle katıldı. Halen Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Dinler Tarihi Anabilim Dalında görev yapmaktadır. Telif ve tercüme 20 eseri bulunmaktadır.

Bazı eserleri:

Kur'ân Işığında Üç Peygamber Üç Kitap, 1976

İlahi Dinlerde Oruç, Hac ve Kurban, 1980

Psiko-Sosyal Açıdan İlahi Dinlerde Dualar, 1980

Hıristiyanlık Propagandası ve Misyonerlik Faaliyetleri, 1982

Muhammed Kutub, Barnaba İncili, (Arap. çev.) 1988

AbdurrahmanAygün,Barnabaİncili,(Osm. sad.) 1989.

Dinler veİnsanlar,1990

Genel Hatlarıyla Dinler Tarihi, 1994

Günümüz Dünya Dinleri, 1995

2 Büyük Larousse, İstanmul, 1985, XX, 7220; İmam el-kurtubi, el-İ'lam, Kahire, 1978, I-IV; samuel b. Yahya el-Ma'ribi, Bezlu'l-mechûd fî ifhâmi'l-Yehud, beyrut, 1989; eş-Şehristani, el-Milel ve ''n-Nihal, kahire, 1961, I-II.

3 Ana Britannica, İstanbul, 1986, XIII, 370.

4 Kitab-ı Mukaddes Şirketi, kitab,ı Mukaddes, İstanbul, 1958.

5 Saff, 6.

6 Bkz. İncil, Yuhanna, XVI, 7, 12, 13, 14. Hz. İsa'nın Hz. Peygamber Efendimiz'in geleceğini müjdeleyen cümlelerinden sadece "O beni tebcil edecektir" (Yuhanna, XVI, 14) sözü bile bu konuda yeterlidir. Bu cümle halen ellerindeki İncil'de mevcuttur. (Geniş bilgi için bkz. Hüseyin el-Cisri, risale-i Hamidiye, çev. Manastırlı İsmail Hakkı, İstanbul, trz; A.H. Deedat, Eski ve Yeni Ahid'te Hz. Muhammed, çev.Şinasi Siber, Ankara, 1972; Şaban Kuzgun, dört İncil, İstanbul, 1991.

7 Bediüzzaman Said Nursî, risale-i Nur Külliyatı, İstanbul, 1995, I-II, 19. söz, s. 91. Tebliğimizde bundan sonraki risale,i Nur'dan yapılan atıflar sadece Külliyat şeklinde gösterilecektir.

8 19. Söz, s. 95.
9 Külliyat, 25. Söz, I. Şavk, s. 181.
10  Külliyat, 27. Söz'ün Zeyli, s. 216.
11 Külliyat, 19. Mektup, 16. İşaret, s. 430.
12 A.g.e., s. 430.
13 Külliyat, 19. Mektup, 16. İşaret, s. 431. Ayrıca bkz. İbn Seyyid en Nasr, Uyûnu'l-eser, II, 26; Kâdı İyaz, eş-Şifa, I, 364; Aliyyü'l-kâri, Şerhu'ş şifa, s. 745.
14 Ayrıca bkz. Halebî, es-Siretu'l-halebiye, I, 352; Risale-i Hamidiye, s. 250; Kastalânî, el-mevahibu'l-leduniyye, VI, 201.
15 şerh'ş-şifa, I, 748; Yusuf en-Nebhânî, Huccetullah ale'l-Alemin, s. 99; İncil, Yuhanna, XIV, 16.
16 Ayni mana için bkz. Tevrat, Tesniye, Şerhu'ş-şifa, I, 743; Huccetu'llah ale'l-âlemin, s. 86.
17 Külliyat, 19. mektup, s. 433; 7. Lem'a, s. 593; Şualar, s. 1130.
18. külliyat, 19. Mektup, s. 433. Ayni şekilde İncil birkaç yerinde Hz. İsa'dan sonra "Alemin reisi" ünvanıyla bir Nebi'nin yani Hz. Muhammed'in geleceğini müjdelemiştir.
19 Tesniye, XXXIII, 1.
20 külliyat 19. Mektup, s. 433. Ayrıca bkz. es-Siretü'l-halebiye, I, 353; kandehlevî, hayatü's-sahabe, I, 18; İbn Kesir, el-Bidâye, ve'n-nihaye, II, 236.
21 Fetih, 29.
22 İncil, Yuhanna, XIV, 30.
23 Külliyat, 19. Mektup, s. 434. Ayrıca bkz. Külliyat, 7. Lem'a. O'nun bu tesbitlerinin takriben 70 yıl öncesine ait olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.
24 Bkz. Muhsin Abdülhamid, Bediüzzaman Said Nursî ve risale,i Nur, çev. A. Hatip, İstanbul, 1995.
25 Zebur, 72, 8-9.
26 Külliyat, 19. Mektup, s. 434.
27 Necm, 3.
28 İncil, yuhanna, XII, 13.
29 Külliyat, 19. Mektup, s. 434.
30 Bkz. es-Siretü'l-halebiye, I, 358; Huccetullah ale'l-âlemin, s. 112; el-Mevahibu'l-ledünniye, VI, 189.
31 Mâide, 51.
32 Külliyat, Münazarât, s. 1944.
33 Külliyat, 27. Mektup, s. 1744.
34 Külliyat, Sü nühât, s. 2054. Ayrıca bkz. 29. Mektup, s. 557-558.
35 Külliyat, Kastamonu Lâyihası, s. 1667; 27. Mektup, s. 1700; İslâmî İlimler Araştırma Vakfı, Asrımızda Hristiyan-Müslüman Münasebetleri (Bildiriler), İstanbul, 1993.
36 Lem'alar, s. 354.
37 Lem'alar, s. 354.
 
Paylaş
Yükleniyor...