Block title
Block content

Ruh, kalp ve aklın irtibatını, birbirini nasıl etkilediğini, bunların nefis ve şeytanla alakalarını hangi risalelerde bulabilirim?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanın maddi cesedindeki aza ve organlar, nasıl bir uyum ve ahenk içinde çalışıyor ise manevi cesedi hükmünde olan manevi duygu ve latifeler de aynı uyum ve ahenk içinde çalışıyor.

Mesela; maddi cesette nasıl yemeği hazmetme fiilinde, insanın bütün azaları bir iş yapıyor; ağız öğütüyor, yemek borusu nakliyecilik ediyor, mide hazmediyor, bağırsaklar kazuratı dışarı atıyor, beyin bunları komuta ediyor, kalp kanı pompalıyor vs.

Aynı şekilde manevi cesedimiz de, objeleri anlamak ve yorumlamak işinde akıl, duyular ve sair manevi duygular beraber uyum ve ahenk içinde çalışıyorlar. Göz objeyi görüp akla gönderiyor, dokunma duyusu objenin sertlik ve yumuşaklığını ölçüp akla havale ediyor, burun objenin kokusunu, dil tadarak tadını, kulak işiterek sesini, manevi duygular olan akıl, kalp, ruh gibi latifelere iletiyorlar. Akıl ve kalpte depolanan bu veriler şekillenip, insanın duygu dünyasında rengini alıyor.

Nasıl bir elma hazmetme süzgecinden geçmeden göze vitamin olamıyor ise dış alemdeki objeler de bu manevi cesedin hazmetme süzgecinden geçmeden insan alemine yerleşemiyor.

Nasıl dış alemde hayır ve güzelliklerin yanında, şer ve çirkinlikler beraber, iç içe bulunuyor ise; aynı şekilde insanın iç aleminde ve manevi cesedinde de, şerri ve çirkinliği temsil ve teşvik eden şeytan ve nefis beraber bulunur. Dış alemdeki mücadele, iç alemde de aynen bulunur. İnsanın aklı, ruhu, kalbi ve vicdanı yine insanın nefis ve şeytanı ile sürekli çarpışma ve mücadele içindedir. Dolayısı ile insanın mahiyeti geniş ve mücadeleye uygun bir şekilde tasarlanmıştır.

Üstad Hazretleri bu manaya şu şekilde işaret ediyor:

"Bir zaman, Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) Şeyh Geylânî'nin terbiyesinde, nazdar ve ihtiyare bir hanımın birtek evlâdı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyaregitmiş oğlunun hücresine, bakıyor ki, oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor. O riyazattan zaafiyetiyle, validesinin şefkatini celb etmiş. Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs'ın yanına şekvâ için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-i Gavs, kızartılmış bir tavuk yiyor. Nazdarlığından demiş:"

'Yâ Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor; sen tavuk yersin!'

"Hazret-i Gavs tavuğa demiş: 'Kum biiznillâh!' O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını, mutemet ve mevsuk çok zatlardan, Hazret-i Gavs gibi kerâmât-ı harikaya mazhariyeti dünyaca meşhur bir zâtın bir kerameti olarak, mânevî tevatürle nakledilmiş. Hazret-i Gavs demiş:"

'Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin.'

"İşte, Hazret-i Gavs'ın bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir."(1)

(1) bk. Lem'alar, On Dokuzuncu Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 5.096
Word indir Pdf indir
Paylaş

BENZER SORULAR

Yükleniyor...