Block title
Block content

Ruhları yaratan Allah. Onlara mahiyetleri veren de O. Bize verilen özellikleri hep Allah verdi. Ve kömür gibi ruhlar cehennemde yanacaklar. Ama onlara o mahiyeti veren Allah. İnsan neden mesul oluyor?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanları ve cinleri diğer varlıklardan ayıran ve onları imtihana maruz bırakan en önemli fark bildiğiniz gibi, cüz-i ihtiyari dediğimiz iradesidir. Elmas veya kömür gibi tercih hakkı ve kabiliyeti olmayan bir varlık değildir. İnsan, bu iradesi sayesinde elmas gibi değer kazanmak için cennetlik işleri tercih edebildiği gibi cehennemlik fiilleri de tercih edebilir.

Malumunuz kader; ızdırari ve ihtiyari kader olmak üzere ikiye ayrılır. Elmas, kömür ve diğer bütün varlıkların mahiyetleri, ne zaman, nerede ve nasıl yaratılacakları tamamen Allah’ın iradesine ve tercihine bağlı olarak meydana gelir. Buna insan da dahildir. Ancak Allah’ın iradesiyle yaratılan bu insan, yine Allah’ın kendisine verdiği cüz’i irade sayesinde fiillerini kendisi tercih eder. İşte bu tercihten dolayı mesuliyeti deruhte eder.

Özetle; varlıkları ve mahiyetleri Allah külli iradesiyle yaratır, ancak insanlar ve cinler ayrıca kendilerine verilen bu irade sayesinde istediği fiili tercih eder. Aşağıdaki soru ve cevap, bu konu hakkında size bir ışık mahiyetinde olabilir. 

Suçlarımızı ve günahlarımızı kadere yükleyebilir miyiz?

Kaderi ikiye ayırabiliriz: Izdırari kader, ihtiyari kader.

"Izdırari kader"de bizim hiçbir tesirimiz yok. O, tamamen irademiz dışında yazılmış. Dünyaya geleceğimiz yer, annemiz, babamız, şeklimiz, kabiliyetlerimiz ızdırari kaderimizin konusu. Bunlara kendimiz karar veremeyiz. Bu nevi kaderimizden dolayı mesuliyetimiz de yok.

İkinci kısım ihtiyari kader ise irademize bağlıdır. Biz neye karar vereceksek ve ne yapacaksak, Allah ezeli ilmiyle bilmiş, öyle takdir etmiştir.

Kalbimiz çarpıyor, kanımız temizleniyor, hücrelerimiz büyüyor, çoğalıyor, ölüyor. Vücudumuzda, bizim bilmediğimiz birçok işler yapılıyor. Bunların hiçbirini yapan biz değiliz. Uyuduğumuz zaman bile bu tür faaliyetler devam ediyor.

Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki, kendi isteğimizle yaptığımız işler de var. Yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerde karar veren biziz. Zayıf da olsa bir irademiz, az da olsa bir ilmimiz, cılız da olsa bir gücümüz var.

Yol kavşağında hangi yoldan gideceğimize kendimiz karar veriyoruz. Hayat ise, yol kavşaklarıyla dolu.

Şu halde, bilerek tercih ettiğimiz, hiçbir zorlamaya maruz kalmaksızın karar verip işlediğimiz bir suçu, kendimizden başka kime yükleyebiliriz?

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

hakan

Süper. Sizler bu cevaplandırma kabiliyeti Nurları okudugunuz için mi, yoksa ilahiyat, edebiyat veya medrese ilmini okudugunuz için mi? Yani Nurları okursak bu mantiki seviyeye gelebilir miyiz? Kendimizi yetiştirem açısında cevap verseniz, bir kardeşinizi sevindirirsiniz. Saygılarımla.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (burhan)

Risale-i Nur'ları ciddi bir şekilde okuduğunuz ve Risale-i Nur'ları iyice bilen ağabeylerimizin sohbetlerini dinlediğiniz zaman, elbette bu zamanda sorulan sorulara sizde güzel cevaplar verebileceksiniz.
Ondan da önemlisi, imanınızı kuvvetlendirmenin ve başkalarının imanına kuvvet vermenin güzel bir vesilesini elde etmiş olursunuz.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
hakan
bu konuyla ilgili son sorum."ciddi bir sekilde okumak"nasil anlamak lazim.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (burhan)

"Ciddi bir şekilde okumak" tabirinden maksat şudur:
Risale-i Nur'lar, sırlarını kendisine dost olanlara ve kendisinden ilim ve feyiz dilenenlere verir.
Bu nedenle, Ona dost olacak şekilde okumak ve risaleleri anlamak üzere bir araya gelmiş kişilerle beraber mütalaa ve müzakere etmek, lügat eşliğinde ve kelime, tabir ve cümleleri, sorabileceğimiz kişilerle teşrik-i mesai kurmaktır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nurani

İman sahipleri elmas olmayı o tercih etti. Küfür de olanlar da kömür olmayı tercih etti. Biz de elmas olma yolunda tercih ettik. Bakalım layık olabilecek miyiz diye de sınanıyoruz. Aslında her şeyde, her imtihanda olan şeyler (mesela bir günahını sen tercih ettin.) Kömüre yaklaştın.ama diğer bütün iyi tercihlerini sırf bu kötü tercih yönünden yabana atamayız. Elbette Allah onlara karşılığını diğerini de cezasını verecektir. O hâlde ne kadar yapabilirsen iyi tercihlerde bulun, kötü tercihleri azalt ve yaptığın içinde tevbe et.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
şefkat
MATURİDİNİN İRADE ANLAYIŞI İLE EŞARİ'NİN İRADE ANLAYIŞINI KIYASLAYACAK OLURSAK RİSALEİ NUR BU KIYASLAMAYA NASIL BİR BOYUT SUNMAKTADIR*
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
şefkat

CÜZ-İ İRADE:İki ayrı fiile birlikte taallûk edemeyen irade İnsanın arza halife olmasında en büyük esas: Cüz-i irade. Meyvelerini vermekte hiçbir tercihe sahip olmayan ağaç, yörüngesinde dönmeye mahkûm dünya, yerinden kıpırdayamayan bir dağ, istediği renge bürünemeyen çiçek, uysal olamayan aslan, bal veremeyen ipek böceği... İşte küllî bir iradenin emri altında vazifelerini yerine getiren bunca mahlûkun başına İlâhî takdir bir halife tensip buyurdu: İnsan. Ona bir cüz-i irade verdi. İradesiz kâinatın bu iradeli meyvesine dilediği mesleği seçme, arzu ettiğini yiyip içme, istediği menzillerde dolaşma ve hepsinden önemlisi kendisine inanıp inanmama, ibadet edip etmeme hürriyeti tanıdı. Böylece her biri ayrı bir yöne giden, farklı tercihlerde bulunan, değişik şeylerden zevk alan insanlar çıktı ortaya. Ve Üstad Bediüzzamanın ifadesiyle insanın bir ferdi, sair hayvanatın bir nevi hükmünde oldu. Bülbül ve pars, birbirinden ne kadar uzak iki hayvan nevî. Ama insanın bülbülü daha tatlı ötüyor ve insanın parsı daha yırtıcı. Koyun ve yılan... Birinin sütüne doyulmaz diğerinin zehrinden kaçılır. Ama insanın ilmi sütten daha tatlı ve sapık fikirler zehirden daha zararlı. Bütün bu farklılıklar Dünya âhiretin tarlasıdır hadis-i şerifinin hükmüne göre cennet ve cehennemde muhtelif meyveler verecekler. Bütün bu acı ve tatlı meyvelerin köküne indiğimizde karşımıza cüz-i irade çıkar. Cüzi, bir anda ancak bir şeye taallûk etme, işleri sırayla, birbirini takiben yapma mânâsına geliyor. Buna teakub deniliyor. İnsanın iradesi cüzidir, yani insan bir anda ancak bir şey irade edebilir. Birden fazla şeyi ise sırayla. İnsanın zihni ve lisanı ve sem'i; cüz'î ve teakubî oldukları gibi, fikri ve himmeti dahi cüz'îdir. Ve teakub tarîkıyla yalnız bir şeye taallûk eder ve meşgul kalır Muhakemat Demek ki, insan bir anda iki ayrı şeyi düşünemiyor, iki harfi birlikte söyleyemiyor, iki sözü beraber anlayamıyor. ... Nur Külliyatında insanın İlâhî isimlere üç cihetle ayna olduğu izah edilir. Bunlardan biri de İnsana verilen nümûneler nev'inden cüz'î ilim, kudret, basar, sem, mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz'iyat ile kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem'ine, hâkimiyet-i rububiyetine âyinedarlık etmektir. İşte insan nasıl o azıcık kuvvetini ölçü alarak kâinattaki bütün faaliyetlerin İlâhî bir kudretle icra edildiğini anlıyorsa, cüz-i iradesini de aynı şekilde de ölçü yapıyor ve bu âlemdeki hadsiz faaliyetlerin birlikte irade edilmesiyle kendini hissettiren mutlak ve sonsuz bir iradeyi uzaktan uzağa tefekkür edip hayran kalıyor. İnsanoğlu harika bir sanat eseri. Bu harikalıkta bir pay da cüz-i iradeye ait. İnsan bir anda iki şeyi irade edemezken, bedeninde sayısız denecek kadar çok faaliyetler birlikte yürütülüyor. Yaklaşık yüz trilyon hücre, her hücrede en az yüz trilyon atom ve bunların her birinde icra edilen nice faaliyetler... İşte bu tablodan küllî bir irade açıkça okunur, elbette ki oku emrini doğru değerlendirenler için. İnsan şöyle düşünür: Ben iki işi birlikte göremezken bende bu kadar çok icraat birlikte nasıl sürdürülüyor? Ve cevabını hemen verir: O halde, ben kendime gerçek mânâda mâlik değilim. Ruhum İlâhî bir kanun, bedenim onun tasarrufunda bir memur gibi. İkisi de Allahın mülkü, ikisi de Hakkın mahlûku ve her ikisi de emanet. Bedenin ruhumuza emanet verildiğini çok iyi biliyoruz. Ya ruhumuz kime emanet verilmiş?  Bu sorunun cevabında da karşımızda yine cüz-i iradeyi buluyoruz. Cenâb-ı Hakk ruha cüz-i irade takmış ve bu iradeyle o en güzel mahlûkunu bir başka varlığa değil bizzat o ruhun kendisine emanet etmiş. O halde biz, ruhumuzu haram sahalarda kendi keyfimizce dolaştıramayız. Aklımızı yanlış işlere yoramaz, hafızamıza yanlış bilgiler dolduramayız. Hayalimizi haram işlere gönderemez, sevgimizi gayr-ı meşru sahalarda çalıştıramayız. Cüz-i irade ile cüz-i ihtiyarî çoğu zaman birbiri yerine kullanılırlar. Ama aralarında az da olsa bir fark var. İhtiyar, seçme, tercih etme demektir. Bu seçme ise irade ile yapılır. Yani, insan kendisine ihsan edilen irade sıfatı ile ihtiyar eder. Ama bu ihtiyarı cüzidir, bir anda birden fazla şeyi seçmeğe güç yetiremez. Demek ki, ihtiyar iradeye dayanıyor, irade ihtiyara değil. Cüz-i irade meleklerde de var, ama insandakinden çok farklı. Cebrail (a.s.) kendisine verilen bir İlâhî emrin gereğini cüz-i iradesiyle yerine getirir. İlâhî bir emri başka meleklere yine iradesiyle tebliğ eder. Şu farkla ki, onda emrin zıddına hareket etme iradesi yoktur ve insan iradesinden bu yönüyle ayrılır. Şu da var ki, melekler derecelerine göre bir anda çok yerlerde bulunabilir ve farklı nice işleri birlikte irade edebilirler. Yine de bu iradeleri mutlak değil sınırlıdır; ancak belli hudutlar arasında cevelan edebilirler. Melâike gibi zîşuur olanların, yalnız cüz-i ihtiyarıyla cüz'î, icadsız, kesb denilen bir nevi hizmet-i fıtriye ve amelî bir nevi ubudiyetten başka ellerinde yoktur. Şualar İnsanda iki türlü fiil cereyan eder, birisi ihtiyarî diğeri ise ızdırarî. Birincisinin ortaya çıkmasına insan iradesi şart kılınmış, ikincisi ise tamamen onun iradesi dışında. İhtiyarî fiillerde insanın elinde sadece talep etme, meyletme, kesb etme var; yaratma ise Allaha mahsus... Âdetullah üzerine, irade-i külliye-i İlâhîye abdin irade-i cüz'iyesine bakar. İşaratül-İcaz Kul bir işi yapmak için cüz-i iradesini sarf ettikten sonra, o işe küllî irade taallûk eder ve o fiil yaratılır. Bilim adamlarımız, bir tek kolumuzu kaldırıp indirmemizde yetmiş çeşitten fazla kimyevî reaksiyon vuku bulduğunu ve her bir çeşit reaksiyonun da binlerce kez cereyan ettiğini söylüyorlar. Bunların hiçbiri bizim işimiz değil. Ama biz kolumuzu kaldırmayı irade etmesek bu reaksiyonlardan hiçbiri ortaya çıkmıyor. Bir konuşma hadisesi dudaktan, dilden, tükürük bezlerinden, beyinden, akla, hafızaya kadar uzanan maddî ve manevî nice cihazın birlikte çalışmasının neticesi. Bütün bu işleri Allah yaratıyor; ama biz konuşmak istemesek bunların hiçbiri icra edilmiyor. Bedenimizi hayalen büyüttükçe büyütelim ve irademiz dışındaki faaliyetleri artırdıkça artıralım, karşımızda bütün bir kâinatı buluruz. Suyun akması da kanımızın deveranı gibi kendi iradesiyle değil. Çiçeklerin boy göstermesi de saçımızın uzaması gibi kendi isteğiyle değil. Güneşin doğup batması da dünyaya gelişimiz ve gidişimiz gibi kendi keyfince değil. İşte bütün bu sonsuz faaliyetler birlikte ortaya çıkıyor. Ayrı varlıklarda birbirine zıt fiiller beraber yürütülüyor. Bir grup dünyaya gelirken bir başka grup kabre ayak basıyor. Nice hastalar şifâ bulurken, nice sağlar da hastalığa tutuluyorlar. Birileri gülüp oynarken, berikiler ağlıyor, sızlanıyorlar. Bütün bunlar birbirinden farklı fiiller; ama hepsi birlikte meydana geliyorlar. Bu sonsuz fiiller birlikte düşünüldüğünde kalbi bozulmamış her insanın vicdanında şu mânâ inkişaf eder: Ben de cüz-i irademden yine irademle vazgeçmeli ve şu mûtiler ordusuna katılmalıyım. İrademi, kendi keyfimce değil, Hakkın rızasına uygun biçimde kullanmalıyım. Böyle diyerek dünya hayatını helâl dairesi içinde geçirenlerirade imtihanını başarır, melekler gibi sadece hayrı irade eder hale gelirler. Bu noktaya, nefis ve şeytana rağmen ulaştıkları için de meleklerden ileri geçerler. İradeyi yanlış anlayanlar kimlerdir? Cevap: İrade konusu asırlar önce tartışılmış ve sonuca bağlanmış. Ama gel gör ki, kader hakkında ileri geri konuşanlar, bunlardan çok uzakta bulunuyorlar. Cebriyecilerden söz etseniz tanımadıklarını söylerler. Ama konuştuklarını özetlerseniz, karşınızda Cebriye mezhebini bulursunuz. Bunun tam tersini savununlar da Mutezile nedir bilmezler, ama fikirleri onlarla tam bir uyum gösterir, paralellik arz eder. Peygamber Efendimiz(a.s.m.) bir hadis-i şeriflerinde ümmetinin ileride yetmiş üç fırkaya ayrılacağını haber verir ve bunların sadece birisinin kurtuluşa erdiğini, diğerlerinin nar ehli olacaklarını bildirir. O tek zümreyi de benim ve ashabının yolunda gidenler şeklinde tarif eder; yani ehl-i sünnet cemaatı. İşte o yetmiş iki fırkadan birisi Cebriyeciler, bir diğeri de Muteziledir. Cebriyeciler, cüzi iradeyi hiçe sayarlar ve insanın, yaptığı bütün işlerde, rüzgârın önündeki yaprak gibi iradesiz olduğuna inanırlar. İnsanda iki çeşit faaliyet olduğunu görmezlikten gelirler. Kalbin çalışmasıyla elin yazı yazması arasında bir fark görmezler. Saçların büyümesiyle, bir inşaatın yükselmesini aynı kabûl ederler. Sürüklenerek götürülmeyi, yürümekle bir sayarlar. Onlara göre, uykuya geçmekle yoldan geçmek eşittir. Her fiil bir cebir altında işlenir ve insan iradesi diye bir şey yoktur. Mutezileye gelince onlar, birincilerin aksine, insanın kendi fiillerini kendisinin yarattığına inanacak kadar ileri giderler. Bunlar şöyle yanlış bir değerlendirmeden yola çıkarlar: Şerleri ve kötülükleri, Cenâb-ı Hakkın yaratmasını Onun izzetiyle güya bağdaştıramazlar. Ve bunları insanın bizzat kendisinin yarattığını iddia ederler. İşte İslâmın çizdiği istikamet çizgisi, bu iki sapık görüşün her türlü aşırılığından uzaktır: İnsan ister Allah yaratır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)

Bu sorunun cevabı kader risalesinin İkinci mebhasının altıncı maddesinde izah edilmektedir. İk mezhebin bakışı birleştirmiştir. Şöyle ki:
ALTINCISI: Cüz-ü ihtiyarînin üssü’l-esası olan meyelân, Mâtüridîce bir emr-i itibarîdir, abde verilebilir. Fakat Eş’arî ona mevcut nazarıyla baktığı için, abde vermemiş. Fakat o meyelândaki tasarruf, Eş’ariyece bir emr-i itibarîdir. Öyle ise o meyelân, o tasarruf, bir emr-i nisbîdir. Muhakkak bir vücud-u haricîsi yoktur. Emr-i itibarî ise, illet-i tâmme istemez ki, illet-i tâmme vücudu için lüzum ve zaruret ve vücub ortaya girip ihtiyarı ref’ etsin. Belki o emr-i itibarînin illeti, bir rüçhâniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr-i itibarî sübut bulabilir. Öyle ise, o anda onu terk edebilir. Kur’ân ona o anda diyebilir ki, “Şu şerdir, yapma.”
Evet, eğer abd, hâlık-ı ef’âli bulunsaydı ve icada iktidarı olsaydı, o vakit ihtiyarı ref olurdu. Çünkü ilm-i usul ve hikmette, مَالَمْ يَجِبْ لَمْ يُوجَدْ kaidesince mukarrerdir ki, “Birşey vâcip olmazsa, vücuda gelmez.” Yani, illet-i tâmme bulunacak; sonra vücuda gelebilir. İllet-i tâmme ise, malûlu, bizzarure ve bilvücub iktiza ediyor. O vakit ihtiyar kalmaz.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
şefkat
ALLAH RAZI OLSUN.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Vbdestabe
Şeytan Bu Suali İmam Şafiiyede sormuş imam şafiyi kandıramayınca imam şafiye demişki ben bu sualle 70 bin arif yani marifet sahibinin imanını aldım... elhm risaleler sayesinde en mübhem olan sualler en muayyen cevaplar sayesinde nekirelikten çıkıp maarife oluyor.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...