Sahabe yolu insanı hakikate ulaştırmada daha kısa daha selametli iken, niçin daha uzun ve tehlikeli olan tarikat yolunu tercih ediyor evliyalar. Çünkü tarikatta çile var, açlık var, nefis öldürmesi var, vs...

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Tarikat seyrü süluk vasıtası ve tasavvufi metot ve terbiyeler ile nefsin terbiye ve kalbin inkişaf ettirilmesidir. Seyru süluk ise tasavvuf büyüklerinin belirlemiş olduğu bir takım usuller ve yollarla uzun ve meşakkatli bir zaman ve müddetten sonra, kalbin olgunlaşıp Allah’a teveccüh etmesi ve marifet kazanması sürecidir.

Bütün bu disiplin ve metotların genel adına tarikat ilmi demek mümkündür. Bütün bu ilimlerin ana gayesi ise iman hakikatlerinin kalp ve ruhta inkişaf edip kökleşmesidir. Bu ilim ve metot kesbidir. Yani büyük evliyaların Kur'an ve hadise istinaden, kendi tecrübe ve görüşleri zemininde şekillenmiş, hakikate ulaşma vasıtasıdır.

Hakikat ilmi ise tarikat ve tasavvuf mesleğine girmeden, doğrudan ve vehbi bir şekilde imana dair meselelerin kalp ve ruhta inkişaf etmesidir. Kul bu cihette aczini ve fakrını şefaatçi yapıp doğrudan dergah-ı İlahi’ye ye iltica ederek hakikatlerin inkişafını talep ediyor. Allah’da bu aczin ve fakrın hürmetine o kuluna vehbi bir şekilde hakikatleri en parlak bir şekilde açıp ihtar ve ilham ediyor. Sahabelerin, müçtehitlerin ve müceddidlerin yolu bu minval üzeredir. Risale-i Nurların yolu da aynı şekildedir.

Üstad Hazretleri bu hakikate şu şekilde işaret ediyor:

"Meselâ, nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var: Birincisi, zamanın cereyanına tâbi olmayarak, bir kuvvet-i kudsiye ile, fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir. İkincisi, bir sene kat-ı mesafe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir. Fakat yine dünü elde tutamıyor; onu bırakıp gidiyor."

"Öyle de, zâhirden hakikate geçmek iki suretledir: Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp, tarikat berzahına girmeden, hakikati ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi, çok merâtipten seyr ü sülûk suretiyle geçmektir."(1)

Seyrü süluk, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, tasavvuf büyüklerinin belirlemiş olduğu bir takım usuller ve yollarla uzun ve meşakkatli bir zaman ve müddetten sonra, kalbin olgunlaşıp Allaha teveccüh etmesi ve marifet kazanmasıdır. Kalbin velayet kazanıp Allah’a yaklaşmasıdır. Bu meslek, temsildeki gibi, zamanın uzunca dolaşıp düne ulaşması ile tasvir ediliyor. Tarikat ve tasavvuf berzahı ile hakikatlere ulaşmak hem uzun hem de meşakkatli ve risklidir. Bu meslek kurbiyet mesleğidir.

Akrabiyet mesleği ise, zamanın üstüne çıkıp, düne atlamak şeklinde tasvir ediliyor ki, burada asıl vurgulanan husus vehbiliktir. Yani kul burada mutlak bir teslimiyet ve tevekkül manası ile kesbini işin içine karıştırmadığı için, Allah mükafat olarak hakikatleri zahmetsiz ve meşakkatsiz olarak bu kula ihsan ediyor. Halbuki kurbiyet mesleğinde kesp ve insanın benliği işe müdahildir. Bu da yolu uzatıp meşakkatli hale getiriyor. Bu meslek akrabiyet denilen hakikat mesleğidir.

Hakikat tabirinden kast edilen mana, iman ve İslam meselelerinin açıklığa kavuşup tahkiki bir surette kabul edilmesi anlamındadır.

Hakikat tabirinin diğer bir manası, tarikat berzahına girmeden, İslam ve iman hakikatlerin doğrudan tahkiki bir surette inkişaf ettirilmesi mesleğidir.

Üstad Hazretleri bu manaya şöyle işaret ediyor:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tevfik-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur'ân'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum."

"Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır."(2)

Yoksa hakikat tabiri hak ve doğrunun birebir mukabili olup, bunun dışındakilerin batıl ve yanlış olduğu vurgulanıyor değildir. Hakikat tabiri iki hak meslek arasındaki nüans ve farka işaret ediyor. Tasavvuf yolu bin yıl İslam’a hizmet etmiş ve milyonlarca evliya ve asfiyanın yetişmesine vesile olmuş nurani ve hakikatli bir meslektir. Bu mesleği inkar edip önemsiz görmek, kimsenin haddine olamaz. Lakin zamanın şartları bazı hak meslekleri revaçtan düşürüp bazı disiplinlerini uygulanamaz hale getirebilir. Ya da kabuk değiştirmesine zorlayabilir.

İslam dairesinde farklı meslek ve meşreplerin olmasının iki temel faktörü vardır. Birisi Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisine bakıyor. Diğeri ise insanların kapasite ve kabiliyet durumuna bakıyor.

Allah’ın her bir isim ve sıfatı diğer isim ve sıfatından hem mana olarak hem de hüküm olarak farklılık arz ediyor. Mesela, Allah’ın ilim sıfatı ile kudret sıfatı mana ve hüküm bakımından birbirinden farklıdır, hatta muhaliftir. İlim sıfatı varlığın her boyutuna nüfuz edebilirken, kudret sıfatı varlığın sadece mümkün olan boyutuna nüfuz edip taalluk ediyor. Diğer isim ve sıfatları da buna kıyas edebiliriz. İlm-i kelamda bu isim ve sıfatların mana ve hükümleri ve tecelli ve taalluk alanları etraflıca izah edildiği için, biz bu meseleyi kısa kesiyoruz.

Her bir isim ve sıfat tecelli ederken mana ve hükmünü, tecelli ettiği yerde ve mahalde icra edip tezahür ettirmek istiyor. Diğer isim ve sıfatlar da aynı şekilde tecelli edince eşyada ve mevcudatta bir ihtilaf bir farklılık bir başkalık hasıl oluyor. Nasıl Allah’ın isim ve sıfatları mana ve hüküm noktasından birbirinin aynı olması mümkün değil ise, o mana ve hükümlere mahal ve mazhar olan eşyanın ve mevcudatın da birbirisinin aynısı ve kopyası olması mümkün değildir. Demek eşyadaki ve mevcudattaki ihtilaf ve farklılıklar, Allah’ın isim ve sıfatlarından gelen fıtri bir durumdur. Bu yüzden eşyayı ve mevcudatı bir kalıp içine sokup aynileştirmek ve her şeyi bir tek tip haline getirmek fıtrata aykırı bir ütopyadır.

İnsan eşya ve mevcudat içinde daha özel ve daha seçkin bir konuma sahip olduğu için, insanların durumu biraz daha farklıdır. İnsan varlıklar içinde şahsiyet ve kabiliyet noktasından evrenin küçük bir nümunesi, küçük bir modeli gibidir. Her bir insan adeta değişik bir alem, farklı bir kainat gibidir. Duyguları, kabiliyetleri, düşüncesi ve mizacı noktasından insan tek başına bir alemdir. Yukarıda bahsedildiği gibi, Allah’ın isim ve sıfatlarının farklı mana ve hükümleri insanda daha belirgin ve keskin bir şekilde tecelli ediyor. Böyle olunca, her bir insan özellik ve şahsiyet açısından diğer insanlardan tamamen farklı bir mahiyete sahip oluyor. Onun için bir insanın mizaç ve karakteri diğer insanınki ile aynı olmuyor, tamamen farklı hatta zıt ve muhalif oluyor. İnsanları farklı kılan ve her birisini diğerinden başka bir alem yapan şey, Allah’ın isim ve sıfatlarının farklı mana ve hükümlerinin bir iz düşümüdür.

Bu farklılıkların yanında elbette ortak olan ve genel kabul görmüş değerler de vardır. İnsanların sosyal ve toplumsal varlıklar olmaları bu ortak ve genel kabul görmüş değerleridir. Yani alemleri ve anlayışları birbirine yakın olan insanlar bir araya gelip, yakınlaşmak ve toplumsallaşmak ihtiyacı hissederler. Bu toplumsallaşma ve yakınlaşmanın temel dinamiği kabiliyet ve anlayışların bir birlerine yakın olmasıdır. Toplumları ve milletleri oluşturan temel nokta burasıdır. Yani ortak değerler ve genel kabullerdir. Ama bu ortak değerler ve genel kabuller hiçbir zaman insanları aynileştirmez, birbirisinin aynı yapmaz. Bu yüzden aynı toplum ve milletler içinde farklı yapılanmalar ve farklı meslek ve meşrepler olabilir. Bu hem fıtri hem de gerçekçi bir ihtiyaçtır. Önemli olan bu farklılıkların kavga ve çatışmaya gidecek kadar taassup ve bağnazlığa varmamasıdır. Hak ve doğru bir çerçevede, ortak değerleri ve genel kabulleri incitmeyecek bir seviyede, insanların farklı meslek ve meşrepler oluşturması gayet doğal ve güzel bir durumdur. Hem de yukarIda izah edildiği üzere bu farklılaşmanın kökeni Allah’ın isim ve sıfatlarına dayanıyor.

Bu farklılık ve başkalık fıtri bir durum olduğu için, aynı mana peygamberlerde de mevcuttur. Bu sebeple her peygamberin fıtri ahvali ve mazhar olduğu şeriat birbirinden farklılık arz eder. Bu farklılıklarda hem Allah’ın isim ve sıfatları hem de kabiliyet ve istidatların rolü büyüktür.

Mesela, Allah’ın bir ismi bir peygamberde galipse, diğer isimler o ismin gölgesinde ve tesirinde kalıyor. Bu yüzden bütün isimleri eşit ve azami bir noktada aksettiremiyor. Bu yüzden peygamberlerin şeriat ve mahiyetleri bir ismin hükümranlığı altında kalıyor. Yanlış anlaşılmasın, diğer isimler onlarda hiç tecelli etmiyor ya da eksik tecelli ediyor değil, diğer peygamberlere nispeten bir kıyaslamadır. Peygamberlerin arasındaki ihtilaf ve farklı makamların olması buradan kaynaklanıyor.

İki Cihan Serveri Peygamber Efendimiz (asm)'de Allah’ın bütün isim ve sıfatları azami ve dengeli bir şekilde tecelli ettiği için, onun şeriatı olan İslam bütün insanların kabiliyet ve mizaçlarını bünyesinde toplar ve çatısı altına alabilir bir genişliktedir. Yani genel çerçeve noktasından İslam bütün insanlığı kuşatan, çatısı altına alan geniş bir dairedir. Hiç bir kimse İslam kalıp açısından dar olduğu için filanca adamı ya da filanca toplumu çatısı altına alamaz ya da bünyesinde hazmedemez diyemez. İslam dininin karakterinde Hazreti Peygamber (asm)'in geniş ve eşsiz mahiyeti ve mizacı vardır. Bu öyle bir mahiyet ve mizaçtır ki, hiçbir insan bu mahiyeti ve mizacı delip geçemez. Lakin küfür ve şirkte inat edip imana yanaşmayanlar bahsimizin dışındadır, zaten onlar İslam’ı dar veya yetersiz gördükleri için değil, başka manevi hastalıklardan dolayı inkar ediyorlar.

Bu noktalardan hareketle İslam dairesindeki meşru cemaat ve tarikatları inkar edip, "Bunlar İslam birliğine zarar veriyor." demek, çok sığ ve yüzeysel bir yaklaşım olur. Belki cemaat ve tarikatlara mensup olan bağnaz ve tutucu kişiler eğitilip bilinçlendirilebilirler, ama asla cemaatlerin farklılıkları inkar edilemez, böyle bir yaklaşım fıtrata aykırı olur. Sahabeler zannedildiği gibi tek tip insanlar değildi, tam aksine her sahabe tek başına bir cemaat ve ayrı bir meşrepti. Onların birlik ve beraberliği temel ve muhkem konular üzerinde idi, yoksa şahsi ve feri konularda her bir sahabe ayrı bir dünya, ayrı bir alemdi. Zaten bir çok mezhepler ve cemaatler sahabelerin bu ihtilafına dayanmaktadır. Mesela, Hanefi mezhebi İbn-i Mesud (ra)’in ekolüne bağlı bir mezheptir. Bu konu Yirmi Dördüncü Söz'ün İkinci Dalında detaylı olarak izah edilmiştir; oradan faydanlanılabilir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Yedinci Söz'ün Zeyli.

(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...