Block title
Block content

Said Nursi ile Manevi Karşılaşmam

 

SAİD NURSİ İLE MANEVİ KARŞILAŞMAM

Nasıl ki, gecede deniz fenerleri gemilere doğru istikameti gösterirler; İslam tarihinde de böyle nice erkekler ve kadınlar yetişmiştir. Cenab-ı Hakkın sevgisiyle içleri dolmuş, fener gibi nurani şahsiyetler olmuşlar, insanlara fevkalade örnek hayatlarıyla ve kendileri tarafından en ince detayına kadar tatbik edilen yüksek ilmi vukufiyetleriyle "Allah yolunda numune-i imtisal" olmuşlardır.

Said Nursi Hazretleri de bunlardan birisidir. Kendisi birçok insan tarafından "Bediüzzaman" , "Zamanın Harikası" olarak yâd edilmiştir.

Said Nursi yakın geçmişte, 1960 yılında vefat etmesine rağmen, kendisiyle karşılaşma imkânım hiçbir şekilde olmadı. Fakat onun talebeleriyle Almanya'da, İngiltere'de, Kıbrıs'ta ve Türkiye'de karşılaştım ve karşılaşıyorum.

Onların  davranışlarından,  dindarlıklarından,  insaniyetlerinden, fevkalâde ilmi  vukufiyetlerinden  Cemiyetin  bünyesine  sağladıkları uyumdan her defasında üstadlarının müessir manadaki yaşayış tarzı ve onlardaki tecellisini (siluetini, görüntüsünü) okumaya çalıştım.

Benim için ancak bu yolla Said Nursi'nin nefesini hissetmek mümkün olmakta ve benim üzerimde sebebini izah edemediğim cazibeli bir tesir icra etmektedir. Bunu aşağıda açıklayacağım:

"Nur Talebeleri" ismine "Almanya İslam Arşivi Merkezi Enstitüsünü" organize ederken rastladım.

Dünya İslam Kongresi tarafından 1971 yılında, Federal Almanya'daki Türk İslam gruplarıyla kontak kurmam ve beraber çalışma imkânlarını açıklamakla vazifelendirildim. Vaktiyle Saarbrücken şehrinde yaşamaktaydım. "Medrese-i Nuriye" de Köln'ün Roland (Strasse) caddesindeydi. Şu gün bile hâlâ o ilk ziyaretimdeki çok sıcak kalbi ve samimî karşılanmayı bir türlü unutamam. Bu karşılanma Türk Müslümanlarının genellikle bir Alman Müslüman'a gösterdiği alışılmış meraktan mütevellid alakadan çok çok farklıydı. Bu kardeşliğin tahakkuku, her insanın mahiyetinde olan, kendini Cenab-ı Hakka teslimiyetin ifadesinden başka bir şey değildi. Öyle bir kardeşlik ki, "Nereden nereye?" sorularını yöneltmeyen, bütün dikkati alakayı o anki karşılaşmaya temerküz eden ve bu şekilde sıcak bir şekilde karşılanma ve kabul sinyalini veren bir kardeşliktir. Zeki ve Nafi Şevkli bu sahada benim ilk refakatçilerimdi. O sıralarda Nafi Şevkli "Kalpten kalbe köprü" olan tercümanlık rolünü üstlenmişti.

Nafi Şevkli bundan sonraki yıllarda çeşitli kültürlere mensup insanlarla beraber çalışmanın beraberinde getirdiği sevinçlerime ortak olan ve tehlikelere karşı bir ikazcıydı. Nafi Almanya'yı terk ettiğinde Cenabı-ı Hakkın hayatımda bana ihsan ettiği çok değerli bir kardeşi kaybettim.

Takdir-i ilahi çok kimselerin düşmanlığını üzerime celbetmişti. O nispette de çok az fakat sadık, halis arkadaşlarım oldular. Böyle samimî arkadaşlarla geçen vakitlerimi hayatımın en kıymetli anları olarak değerlendiriyorum.

Bununla birlikte her şeyden önce Mehmet Nuri Güleç ve Mehmet Emin Birinci Beylerle tanışmam ve bana olan teveccühleri altınla ölçülmeyecek kıymettedir. Onlar Üstadlarının yaşayan canlı akisleri olarak her birisi kendine göre mozaik taşları gibi hayatımı zenginleştiren bir mozaiği tamamladılar.

Said Nursi'nin ruhu cemaatinin varlığında ve tesirinde yaşamaktadır. Ben Said Nursi'yi talebelerinin söz ve fiillerinden tanıma ve derinden takdir etmek imkânı buldum.

"Almanya İslam İstişare Kurulu ve Almanya İslam Arşivi Merkezi Enstitüsünün" kuruluş ve organizasyonu esnasında Hıristiyan bir arkadaşım bir defasında "Kanaatime göre Nur Cemaati sizin 'Muhafız Alayınız' gibi her zaman sadık, her zaman için şayan-ı itimat (emin), hiçbir şekilde tereddüde düşürülmeyen ve söylentilere kulak asmayan bir cemaat oldu" demişti.

Bu tespiti ile en nirengi noktayı yakalamıştı. Tarih gerçeği noktasından şunu da söylemekten geçemeyeceğim, bu "Muhafızlar Alayı" bir defasında 1982 /1983 yılında aynı memleketten diğer organizasyonlarla beraber hareket etme gereği olarak kısa bir tereddüt geçirdi. Buna rağmen Said Nursi'nin talebeleri benim en samimî arkadaşlarımdır, insan olarak onlar şayan-ı itimadımdılar ve her zaman da öyledirler.

Ben Said Nursi'nin hareketine mensup değilim. M.Emin Birinci Bey beni 1978 yılında Saarbrücken şehrinde ziyaret ettiği zaman, bana, beni kendilerine, bağlayan çok kıymetli bir hediyede bulundu. Veda ederken parmağındaki yüzüğünü çıkardı ve bana uzattı. Bu Peygamberimizin (a.s.m.) sevdiği akik taşlı gümüş bir yüzüktü. Dıştan gösterişli olmayan süsleri içe bakan bir yüzük. Göründüğünden çok çok kıymetli bir yüzük. O zamandan beri bu yüzüğü taşıyorum ve bugüne kadar da çıkarmadım. Bu yüzük her zaman arkadaşlarıma olan bağlılığı hatırlatıyor ve düşündürüyor. Ve aynı şekilde o samimiyette geri kalmamayı ikaz ediyor. 1979 yılında "Cemaat-i Nur"u Almanya'da şeni bir şekilde karalama kampanyası başlamıştı. Bunlara karşı cevap yazma vazifesini üzerime almakla bu vefakârlığın gereğini ilk defa göstermek durumunda kalmıştım.

Vaktiyle CIBEDO (Hıristiyan) - İslam Diyalog Döküman Merkezi) de bütün imkânları kullanarak kısmen İstanbul'da ve kısmen de Saarbrücken'de tarafımdan yazılan bu inceleme yazısının yayınlanmasına mani olmak için elinden geleni yaptı. Aynı zamanda bu eser Nurculuk hareketiyle ilgili bir temel eser oldu. Bu eserin CIBEDO tarafından yayınlanmamakta ısrar edilmesi üzerinde CIBEDO (Hıristiyan - İslam Doküman Merkezi)den ayrıldım. Bu aynı zamanda benim maddi kayıplara uğramama ve bana karşı bir düşmanlığın başlamasına sebep oldu ve bugün bile Hıristiyan İslam Diyaloguna menfi tesirler etmektedir. Bu menfi tesirlerin "Zentral Institut İslam Arşiv Deutschland" (Almanya İslam Arşiv Merkezi Enstitüsü) olduğu gibi İslam Rat'a (İslam Cemaatleri İstişare Kurulu) çok zararı oldu.

Bu düşmanlık Almanya'da İslami müspet (Objectiv) bir şekilde gösterme gayretlerini, düşmanlarımızın tesir imkânlarını kullanarak tesirsiz hale getirilmesine sebep olmuştur. Müslüman olmayanlarla diyalogla ilgili böyle kötü tecrübelerime rağmen, Said Nursi'nin fikirlerinden aldığım ilhamla diyalogun lüzumuna inanmaktayım. Müslüman ve Hıristiyanlar arasındaki diyalogun yanında bütün samimiyetimle varım. Şunu da ifade etmek isterim ki, kiliseler "ilgi" ve menfaat kurumlarıdır. Ve biz Müslümanları da "asıl ve en ciddiye alınacak rakipleri" olarak görmektedirler. Böylece Kiliseler gerçek yüzünü (stratejik düşüncelerini) dışa vurmaktalar. Böyle bir tarz İslam'a tamamiyle zıttır.

Aynı zamanda bu Said Nursi'nin de görüşüdür. Nur Cemaati mensubu kardeşlerime daha önce tamamiyle iki keramete (İnayet-i İlahiyeye) mazhar olmama vesile oldular. Bu noktada kendilerine minnet borçluyum. Çok şiddetli iki defa yüzde yüz ölüm tehlikesiyle karşılaştığım iki suikasttan kurtuldum. Bunda hak etmediğim halde, apaçık bir şekilde hakkımda İnayet-i İlahiyenin tezahürünü müşahede ettim.

Said Nursi, yüksek bir derecede Hz. Eyyub'un şahsiyetini hatırlatmaktadır. Çünkü o hayatını fevkalade alt edebilecek bütün sıkıntılı ve acı imtihanlarda Cenab-ı Hakka olan sevgi ve bağlılığından zerre kadar ayrılmamıştır. Said Nursi imanı uğrunda yedi defa mahkeme huzuruna çıkarıldı ve hayatının 20 seneden fazlasını sürgünde geçirdi. Burada hedef kendisini yıldırmak ve tamamen imha etmek idi. Ne mahkemeler ne de sürgünler onun etrafa neşrettiği nura mani olamadı. 1981 yılında Batı Alman Radyoevi, Hessen, Saar Eyalet Radyoevi ve Almanya'nın Sesi radyosundaki vazifeme son verildi. Buna sebep de bu radyo evlerinin görüşlerine göre "Aşırı dinci Süleymancıların sözcüsü" ve Dünya İslam Kongresi üyeliği öne sürüldü. Bütün bu kötü şartlara Said Nursi Hazretlerinin örnek hayatından aldığım derslerle, bu benim için fevkalade zor zamana karşı durabildim. Daha sonra öğrendim ki, bu "Süleymancılar Müdafaacısı" kendi iman kardeşlerim tarafından ortaya atılmıştı. Kendi kardeşlerim tarafından bana açılan kampanya benim diyalog ve açılmayla ilgili efkar-ı ammedeki politikamla ilgili idi. Ve beni bu şekilde "İslam'a ihanet"le suçlayıp devre dışı bırakmak istiyorlardı.

Söylediğim gibi: Cemaat-i Nur üyesi değilim. Said Nursi'nin talebelerinden de değilim. Benim için Said Nursi'nin örnek bir şahsiyet teşkil etmesinin her şeyden önce sebebi, onun hayatında yaşadığı devreleri (zorlukları) kısmen kendi hayatımda da geçirmiş olmamdır. Ve her şeyden önce onun talebeleri onun düsturlarını hayatlarında da gerçekleştirmeleri. Nurs'lu büyük Üstadın talebesi değilim, fakat onun talebelerinin arkadaşıyım ve Cenab-ı Hakk'tan da niyazım, bu samimî dostluğun ebediyete kadar böyle kıymettar kalmasıdır.

DİPNOTLAR:

* M. Salim ABDULLAH: 1931 yılında Almanya'da doğdu. Gazeteci-yazar olarak çalışıyor .

Almanya'nın Sesi Radyosu redaktörü. Moslemische Revue dergisi ve İslam Haber Ajansı Müdürlüğünü yapıyor. Ayrıca Almanya'nın Soest şehrinde kurulu İslam Arşivi Merkezinin müdürlüğünü yapıyor.

1988 yılından beri, Birleşmiş Milletler'de İslam Kongresi'nin temsilciliği ve merkezi Pakistan'ın Karaçi şehrinde bulunan Dünya İslam Kongresi'nin icra heyeti üyeliğini yapıyor.

Almanya İslam Konseyi Başkanı.

Yayınlanmış bazı eserleri:

1. Aramızdaki Müslümanlar (1974)
2. Hıristiyanlık ve İslam Diyalog İmkânları(1976)
3. Almanya'da Arka Avludaki İslam (1980)
5. İSLAM: Özetle Gelişmenin Yardımcısı(1982)
6. İslam 'a Göre Yaşayış(1982)
7. Dünya Süper Gücü: İSLAM (1983)
8. Prusya Kartalı Himayesindeki İslam (1984)
9. "Ve Onlara Kral Söz Vermişti..." (1987)
10. Almanya'da Müslüman Azınlığın Tarihçesi (1987)
11. Almanca Kur'an Meali Giriş Yazısı ve Hadis Eki (1987)
 
Paylaş
Yükleniyor...