Block title
Block content

SAİD NURSÎ VE EHL-İ KİTAP

 

Kur'ân'ın, bütün şiddeti ve kuvvetiyle, bütün tazeliği ve gençliğiyle yedi kat göklerde ve yerde yankılanan şu nidâsı dikkat çekicidir;

“Ey Ehl-i Kitap!.. Sizinle bizim aramızda ortak olan bir kelimeye geliniz.”2

Bediüzzaman’ın Kitap ehli ile muasır medeniyet ehli arasında kurduğu bağlantıya tahlilci bir nazarla baktığımızda, söz konusu muasır medeniyetin de temelleri itibarıyle İslâma yabancı olduğunu, ictimaî bir boşluğu temsil ettiğini, İslâmın insana, kâinata ve hayata bakış açısıyla ve tevhid akîdesiyle çeliştiğini görürüz. Bu açıdan, ortak bir kelimeye davetin ifade ettiği mânâ, bir tek Allah’a ibadet olmaktadır..

Modern kültür ve medeniyet, Ehl-i Kitabın bir takım zorlamalarıyla âdeta bulandırılmış, yani saf tevhid inancından alabildiğine uzaklaştırılmıştır. Bu sebepledir ki modernizm, şirkin bütünboyutlarıyla irtibatlandırılır olmuştur.
 
Burada Bediüzzaman’ın bu tür şirke dayalı anlayışlar ve bunların geçmiş ve gelecekteki menfî tesirleri hakkındaki görüşlerine bakabiliriz. Mektubat isimli eserinde Said Nursî, Hıristiyanların Hz. İsa’ya (a.s.) muhabbette ifrata düştüklerini, hatta meşrû sınırı aşarak onun (hâşâ) “Allah’ın oğlu” yakıştırmasında bulunduklarını söyler. Bunun ardından Yahudilerin, tefrîte düşerek Hz. İsa’ya (a.s.) düşmanlık beslediklerini, onun peygamberliğini ve yüksek derecesini inkâr ettiklerini
ifade eder.3
 
Bir başka yerde Bediüzzaman, Hıristiyan akîdesinde meydana gelen tahrifatın, yani tevhid inancının yerine teslîsin kabul edilmesi prensibinin bu dinin hezimetine sebep olacağını söyler ve en sonunda tevhide, dolayısıyla İslâma teslim olacağını şöyle ifade eder:
“Ya intifâ bulup sönecek veya hakikî Nasraniyetin esasını câmi olan hakaik-ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.”4

Nursî şöyle der: “Şimdiki Hıristiyanlık dini velediyet akîdesini kabul ettiği için, vesâit ve esbaba tesir-i hakîkî verir.” 5

 Said Nursî’nin bu tespiti, Hz. Mesîh’in (a.s.) Allah’ın izniyle hastaları iyileştirmesi ve ölüleri diriltmesini ifade eden şu âyet-i kerimenin ışığında daha iyi anlaşılacaktır:

“O İsrailoğullarına bir elçi olacak (ve onlara şöyle der:) Size Rabbinizden bir mucize getirdim. Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah’ın izniyle o kuş oluverir. Yine Allah’ın izniyle körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim...” 6

Bu âyette görüldüğü gibi, Hz. Mesih (a.s.) Allah’tan başka güç ve kudret sahibi olmadığını, kendisinden sudûr eden hallerin ise Allah’ın dilemesiyle gerçekleştiğini açıkça itiraf etmektedir. Hıristiyanlık ise, özellikle günümüz Katolik mezhebinde olduğu gibi, Hz. Mesih’in (a.s.) bu fiillerinin kendi kuvvet ve iradesinin ürünü olduğunu kabul etmektedir. 7

Hıristiyanlığın bu konumu, Milâdî 325 yılında gerçekleşen İznik Konsili esnasında ortaya konulan akîde metninde de vurgulandığı üzere, Hz. Mesih’i (a.s.) hâkîkî bir ilâh olarak kabullenmeleriyle tamamen uyum göstermektedir.

 Ancak Hıristiyanlık bu küfür dairesinde daima kalıcı değildir. Yani, tıpkı başlangıcında olduğu gibi hâlis tevhid inancına er-geç dönecektir. Said Nursî, Hıristiyanların hakikî ruhanîlerinin böyle bir yola yöneldiklerine dair kuvvetli emarelerin olduğunu söyler ve şöyle der:

“Nasraniyet ya intifâ veya ıstıfâ edip İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intifâ bulup sönecek veya hakikî Nasraniyetin esasını câmi olan hakaik-ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.” 8

İstikbâlde Hz. Mesih’in (a.s.) zuhur edeceği zaman diliminde, Said Nursî’nin “Müslüman İsevîleri” olarak adlandırdığı bir topluluk çıkacaktır. Bu cemiyet, Hz. İsa’nın (a.s.) hakikî dini ile İslâm hakikatlerini biraraya getirmeye çalışacaktır.

Bu cemiyet ayrıca “Deccal komitesini, Hz. İsa Aleyhisselâmın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak, beşeri inkâr-ı ulûhiyetten kurtaracak”tır. 9

 Bu çerçevede görüşlerini beyan ederken Said Nursî hiç bir surette, tıpkı Hıristiyanlar için kullandığı gibi, “Müslüman Yahudiler” vasfını taşıyan bir topluluğun ortaya çıkacağından, Yahudiliğin intifâ edeceğinden veya İslâma teslim olacağından bahsetmez. Bunların yerine, özellikle Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nübüvvetini kabul etme ve birçoklarının da iman etmeleri hususunda Yahudi ve Hıristiyan âlimler aynı anda zikredilerek, eşit değer verilmiştir. Açıkça görülmektedir ki, Said Nursî, Hıristiyanlık âlemine gelecekteki ortak olarak bakmaktadır. Tabii bu durum Hıristiyanlığın şu anki yanlış esaslarından kurtulmasıyla olacaktır. Ona göre Hıristiyanlık ve İslâmiyet tek başlarına kalamazlar. Yani, dinsizlik cereyanına karşı tek başlarına duramazlar.

Dinsizlik cereyanının

“pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hz. İsa Aleyhisselâmın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzûl edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffî edecek, hurâfattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakâik-ı İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur'ân’a iktidâ ederek, o İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.” 10

“Müslüman İsevîleri”, Hz. İsa (a.s.) ve dinine böylesine sarılırken, yine Bediüzzaman’a göre, Yahudiler Deccal’ın en büyük kuvveti, destekçisi ve gönüllü takipçisi olacaktır. 11

Bediüzzaman’ın bu yorumu, Müslim’in Enes b. Malik’ten rivâyet ettiği şu hadis-i şerifi teyit etmektedir;

“Deccal'ın mühim kuvveti Yahudidir. Yahudiler severek tabi olurlar.”12

 Bu Hadis-i Şerifin benzeri mahiyette başka hadisler de vardır. Bunlardan birisi, müttefekun aleyh olan İbn Sayyad’ın rivâyetidir ve Deccal’ın Yahudiler arasında doğacağını haber vermektedir. Said Nursî, Yahudilerin Deccal'a verecekleri destek konusuna şöyle temas eder;

 “Deccal, Yahudinin İslâm ve Hıristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin muavenetini...., hatta İslâm deccalı masonların komitelerini aldatıp müzâheretlerini kazandıklarından, dehşetli bir iktidar zannedilir...” 13

Sonuç hakkında Bediüzzaman’ın tespiti şöyledir:

 “Şahs-ı İsa Aleyhisselâmın kılıncıyla maktul olan şahs-ı Deccalın, teşkil ettiği dehşetli mâddîyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki, o ruhanîler din-i İsevînin hakikatini hakikat-i İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek.” 14

Malumdur ki, Hıristiyanlık hemen her açıdan Batıyla irtibatlıdır. Buradan hareketle Bediüzzaman, istikbâldeki hadiselerle ilgili İslâmî tasavvur kaynağını harekete geçirerek ilginç tespitlerde bulunmuştur. İslâm âleminin en büyük temsilcisi Osmanlı devletinin akıbeti ve Hıristiyanlığın temsilcisi konumundaki Avrupa’nın geleceği hakkındaki şu yorumu çok önemlidir:

 “Osmanlı hükümeti Avrupa ile hamiledir; Avrupa gibi bir hükümeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyete hamiledir; o da bir İslâm devleti doğuracak... Birinci tevellüdü gözümüzle gördük. Bir çeyrek asır Avrupa'dan daha dinden uzak... İkinci tevellüd de, inşaallah yirmi otuz sene sonra çıkacak. Çok emarelerle, hem şarkta, hem garpta Avrupa içinde bir İslâm devleti çıkacak.” 15

 Bediüzzaman’ın bu öngörüsü, Avrupa ve önde gelen isimleri hakkında gerçekçi bir yaklaşımdır. Said Nursî Avrupa’yı “Umum Hıristiyanın kilisesi ve mâden-i hayatı” 16 olarak niteler. Önde gelen siyasî liderler gibi, orada yetişen seçkin kimseler Hıristiyanlığa mutaassıp bir şekilde bağlıdırlar. Bu konuda, İngiliz Başbakanı Lloyd George’u ve Amerika Başkanı Wilson’u Batının yetiştirdiği Hıristiyan seçkinlere örnek olarak gösterir ve şöyle der:

 “...Dünyaca en büyük makam işgal eden Hıristiyan havasları tam dindar olabilirler... Müslümanlarda ise, öyle makamlara girenler, nadiren tam dindar ve salâbetli kalırlar...” 17

Bir başka yerde ise, “Frengistan diyarı”nın Hıristiyanlığın şevketi dairesi olduğunu söyler ve bu ecnebî diyarına şeriat lisanında “Dâr’ul-Harb” denildiğini vurgular. 18

 Avrupadaki medeniyetin dinle bağlantısı ve İslâm âlemine etkileri konusuna Said Nursî eserlerinin bir çok yerinde temas etmiştir. Ona göre Avrupa ikidir: Birincisi, “İsevîlik din-i hakîkîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimâiye-i beşerîyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden”, diğeri ise, “felsefe-i tabiiyyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehâsin zannederek beşeri sefahate ve dalâlete sevkeden” 19 Avrupa’dır.

Açıktır ki, Avrupa’daki din, gerçek Hıristiyanlıktan alabildiğine uzaklaştırılmış bir dindir ve bir çok tahrifata uğramıştır. Hatta dinin ıslah edilmesi çerçevesindeki çalışmalar Protestanlık gibi bir mezhebin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Said Nursî bu gelişmeyi şimdiki Hıristiyanlığın İslâmiyete doğru bir adım atması şeklinde değerlendirmiştir. Bu gelişmeler karşısında Protestanlığın gördüğü şiddetli tepkileri şöyle değerlendirir:

“...Serseri tabir ettikleri âvam tabakasında intibaha gelen hamiyetperverlerini ve havas zâlimlerin istibdadına karşı hücum eden hürriyetperverlerin mütefekkir kısımlarını ezmeye vasıta olduğundan ve dörtyüz seneye yakın Frengistanda ihtilâllerle istirahat-i beşeriyeyi zîrüzeber etmeye bir sebep telakkî edildiğinden, o mezhebe (Protestanlığa), dinsizlik namına değil, belki Hıristiyanlığın diğer bir mezhebi namına hücum edildi.” 20

Aslında bu şiddetli çatışmalar hâlen günümüzde de devam etmektedir. Kuzey İrlanda’da Katoliklerle Protestanlar arasında kanlı çatışmalar gözlenmektedir. 1998 yılının başlarında, “Din, Toplum ve Çatışma Problemi” konulu bir konferansa katılmak için bu ülkeye ziyarette bulunmuştum. Konferansın devam ettiği günlerde, bu ülkenin çeşitli yerlerinde korkunç patlamalar oldu. Bu olaylar, iki mezhep arasındaki çatışmanın şiddetini açıkça gösteriyordu. Hatta, bu ülkede Katolikler ve Protestanların meskûn yerlerinden, okullarına ve diğer alanlara kadar her şeylerinin ayrı olduğunu orada öğrenmiştik.

Bediüzzaman, diğer yandan, Türkiye’de bir takım bid’a ve hevâ ehli insanların Protestanlık hareketini örnek göstererek, dinde ıslahat yapma gayretlerine şiddetle karşı çıkar. Bu görüşte olanlar Arapça aslı yerine ezanı ve Fatihâ'yı değiştirme yoluna gitmişlerdir. Bediüzzaman’a göre ehl-i bid’a, dinsizliklerine ve ilhadlarına şöyle bir bahane bulmaktadırlar:

“Âlem-i insaniyetin müteselsil hâdisâtına sebep olan Fransız İhtilâl-i Kebîrinde, papazlara ve rüesâ-yı ruhaniyeye ve onların mezheb-i hâssı olan Katolik mezhebine hücum edildi ve tahrip edildi. Frenkler dahi ondan sonra daha ziyade terakkî ettiler.”

Bediüzzaman böyle bir iddiaya, yine kendi iddialarıyla cevap vermiştir:

“Fransızlarda havas ve hükümet adamları elinde çok zaman dîn-i Hıristiyanî, bahusus Katolik mezhebi bir vasıta-i tahakküm ve istibdat olmuştu. Havas, o vasıtayla nüfuzlarını âvam üzerinde idame ettiriyorlardı.”21 

16. Asrın başlarında ortaya çıkan Protestanlık ile, 17. Asrın sonlarında gerçekleşen Fransız İhtilâli arasında büyük bir zaman farkının bulunduğu gâyet açıktır. Bu fark yaklaşık iki asırlık bir süre demektir. Bununla birlikte Fransız İhtilâli fiilen, Katolik Kilisesinin kurduğu otoriteye ve karar alma dairesine karşı gerçekleştirilmiştir. Nitekim bu ihtilâlin neticelerinden birisi de Kilise tarafından kamulaştırılan bir çok mülkün satılması olmuştur.

Diğer yandan Fransız İhtilâlinin başlangıçta dine karşı yapıldığı şeklinde bir yorum da yapılabilir. Russo, Voltaire ve Monteskiyö gibi Fransız İhtilâlinin fikir babalarının kaleme aldıkları eserler böyle bir iddiayı desteklemektedir. Buna göre Katolik Kilisesi, ihtilâl öncesine kadar ilme ve âlimlere büyük düşmanlık besleyerek, Cennetin anahtarlarını ve tapularını satarak, Engizisyon mahkemeleri kurarak, despot idarelere ve istibdatçı hükümetlere destek vererek, böyle bir harekete zemin hazırlamıştır. İhtilâl öncesinde, bu olumsuz icraatların halk arasında doğurduğu tepki ise zirve noktasına ulaşmıştı. Bu mezhep yoluyla dinin, toplum hayatının en ince ayrıntılarına kadar tahakküm kurmasına tepki olarak, Fransız İhtilâli ile “laiklik” olarak bilinen düzen ortaya çıkmıştır. Buradan hareketle dine karşı bir takım fikir akımları ve uygulamalar başgöstermiştir. Bütün bunlara rağmen bugün Fransa hâlen Katolik bir devlet olarak tanımlanmaktadır. Bu özelliği, Avrupa’daki bazı Protestan devletlerle arasında bazı çekişmelerin çıkmasına da sebep olabilmektedir.

Fransız İhtilâli ile Protestanlık arasında kurulan bağlantı konusuna gelince, okuduğum kaynaklarda Protestanlığın oynadığı herhangi bir role rastlamadım. Hatta, bu ihtilâlle ilgili ayrıntılı bilgiler aktaran kitaplarda Protestanlıktan herhangi bir şekilde bahsedilmemektedir. Bunun yanısıra Fransız İhtilâli ile din arasındaki ilişki çok yaygın olarak ele alınmaktadır. Bu durumda Protestanlıkla Fransız İhtilâli arasındaki ilişki çerçevesinde gelebilecek bir soruya cevap verilebilmesi için, konu hakkında çok ayrıntılı bir araştırmaya ihtiyaç vardır.

Fransız İhtilâliyle ilgili olarak ortaya çıkan bir diğer konu, dolaylı da olsa, böyle bir olayla sanayi devrimi veya sınaî kalkınma arasında kurulan dolaylı bağlantıdır. İkinci olarak, doğunun ıslahına çalışan ve kalkınma yoluna koymak isteyen bazı kesimler, modern asırdaki Avrupa'nın ilerleme sebepleri konusunu çok sathî bir nazarla değerlendirmişlerdir.

Her şeyden önce, Avrupa'yı sanayi devrimine götüren büyük bilimsel buluşlar Fransız İhtilâlinden öncesi gerçekleşmiştir. Üretim araçlarının bizzat Fransa’da geniş bir alanda kullanıma başlaması ise yaklaşık 1830 yıllarına rastlar. Bu gerçek ise sathî nazarlı kimselerin içine düştükleri yanlışlığı gösterir. Sebebiyet noktasında Fransız İhtilâli ile sanayi devrimini irtibatlandırmaya çalışanların yanı sıra, gelişmeleri bir cihetle Monteskiyö, Russo ve Voltaire’in fikirlerine bağlayanlar, diğer bir cihetle sınaî kalkınmaya bağlayanlar da olmuştur. Bu fikirleri ele alarak İslâmiyet ve Müslümanlar için kullanmaya çalışan bazı Batı hayranları ise, İslâm âleminin ilerleyebilmesi için dine düşman olmayı, toplum hayatındaki rolünü, hatta bütün izlerini ortadan kaldırmayı öngörerek büyük bir hataya düşmüşlerdir.

Bu gibi görüşler, ne yazıktır ki, uygulamaya konulmuş, İslâm dinine düşmanlık ve ümmet-i İslâm'ın hayatındaki yerinin yok edilmesi gayretleri her alanda sergilenmiştir. Bunlardan belki en önemlisi, 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde hilâfet kurumunun yıkılması ve ümmetin bir nevi başsız bırakılmasıyla gerçekleşmiştir. Bütün bu icraatların başarısızlığı İslâm ümmetinin bugünkü hâlinde açıkça görülmektedir. Çünkü günümüzde Müslümanlar paramparça dağılmışlardır. Çok istenilen o sınaî kalkınma, medenîleşme gerçekleşmemiş, doğu ile Batı arasındaki uçurum daha da açılmıştır.

Medenî ilerleme, sebeplere sarılmaya ve bu ilerlemeyi sağlayacak şartların elverişli oluşuna bağlıdır. Kehf Sûresinin sonunda Zülkarneyn kıssasına yer verilirken, konuyla alâkalı temel şartlar açıklanmıştır. Allah Azze ve Celle, sebepleri insanın önüne koymuş, ondan nasıl istifade edeceğini de öğretmiştir. Fazla ayrıntıya girmeksizin, insan için gerekli şartların kendisine musahhar kılındığını bildirmiştir. Zülkarneyn kıssasında birincil ve ikincil sebepleri, hammaddeleri, ihtiyacı, iradeyi, ilmi ve kâfi sayıdaki insanı seddin inşası için gerekli şartlar olarak sıralanmıştır. Dikkat edilirse bunlar, kalkınma ve medenî terakkî için en önemli şartlardır.

Diğer yandan, örneğin kültür, bu çerçevede önemli bir konuma sahiptir. Muhtelif kültürlerin rekabeti, insanlığı atom bombaları oluşturmaya yöneltmiştir. Her ne kadar böyle tehlikeli bir alandaki rekabet insanlık için iyi değilse de, yeryüzündeki farklı kültürlerin kendi aralarında rekabetin doğmasına, dolayısıyla da gelişmeye neden olduğu için bir örnek olarak veriyorum. Sosyalist Sovyetler Birliği ile kapitalist ABD, Hindu Hindistan ile Müslüman Pakistan, Müslüman Arap ülkeleri ile Yahudi İsrail potansiyel düşmanlık beklentileri sonucu hep atom teknolojisine ulaşmışlardır. 

Elbette Batı karşıtlığı sonucu Batıdan gelen her şeyi reddetmek ve sıfırdan başlamak, istenilen bir şey değildir. Hatta böyle bir şey imkânsızdır. Bizlere düşen görev, hedeflenen medeniyet seviyesine ulaşabilmek için, gerektiğinde ve gerektiği kadar Batı medeniyetinden istifade edebilmektir. Ancak bu medeniyetin temellerinin Kur'ân ve Sünnet ile yoğrulması gerekir. Tıpkı İslâmın altın asrında olduğu gibi. Öyle ki, o dönemlerde İslâm medeniyetinin ilmî metodu Batıya kadar ulaşmış, onları karanlıklardan ve cehâletten kurtarmış, böylelikle günümüzdeki seviyeye gelinmiştir. Haddizâtında şu an Batıdan alacağımız bir şey, dolaylı olarak geçmişte bizden alınanların birer meyvesi konumundadır. 

Ancak, bu çerçeve içinde vahiy varsa, ümmetin tüm kültür mirasından soyutlanmasını isteyen Batılılaşma cereyanı karşısında durabilecek en sağlam kapı var demektir. Şüphesiz bizler, Batıdaki her şeye bir kudsiyet izafe edecek değiliz. Mazide yaşamak istemediğimiz gibi, geçmişten de tamamen sıyrılma taraftarı değiliz. Lâkin, bütün tecrübe ve asaletiyle birlikte İslâm ümmeti olarak bizler, İslâmın insan, kâinat ve hayat tasavvurunun asrın diliyle ifade edilmesine muhtacız. Modernizmin problemlerinden bahseden nice düşünürlerimiz bu ihtiyacı karşılayacak bir çare ortaya koyamamışlardır. Öte yandan Batılı düşünürler, modernizmi yönelttikleri yoğun tenkid ve eleştirilerle yerle bir edip, onun yerine “Post-modernizm”i ikame etme gayreti içindedirler. Burada düşünürlerimize bir sual yöneltmek istiyorum:

Bu fikirlerin asıl sahipleri onları terkettiği ve hatta sağlıklı bulmadıklarını söyledikleri halde, aynı fikirleri toplum hayatımıza ithal etmedeki bu ısrarınız niye?

Hükümetlerimizin ve halklarımızın cehdini ve vaktini zayi etmekten başka işe yaramayan bu fikirleri insanlara dayatma gayretleri niye?

Said Nursî, terakkî ile din arasındaki ilişkiyle ilgili çok sağlıklı bir denge kurmaktadır. Ona göre, Batı dinden uzaklaştıkça ilerlemiştir. Müslümanların ilerlemeleri ise hep dinle bağları nisbetinde olmuştur. Müslümanlar medeniyeti ve ilmi terketmeleri durumunda ise gerilemişler, buna paralel olarak İslâm, zahirde zayıflamaya yüz tutmuştur.22 Bu sebeple fayda sağlayacak maddî sebepler ile, ümmet üzerinde büyük vebal doğuracak fikirlerin birbirine karıştırılmaması gereklidir. Modernizmden çıkan fikirlerden birisi olan milliyetçilik konusunda Said Nursî’nin dile getirdiği görüşler, derin bir anlayış ve siyasî şuuru aksettirmektedir. Ona göre, “kavmiyet ve dava-yı unsuriyet azim bir tehlikedir”. Müslümanlar için din-i İslâm râbıtası daha faziletlidir. Teavüne, tesânüde sebeptir; menfeatli bir kuvvet temin eder, uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur.23

Medenileşme konusunu hülâsa edecek olursak, Bediüzzaman’ın dediği gibi, “İslâmiyeti Hıristiyan dinine kıyas etmek, kıyas-ı maalfârıktır; o kıyas yanlıştır.” 24 İslâmiyete sarılarak dini yaşamak, medenileşmeyle son derece uyumludur. Hıristiyanlıkta ise, bunun tam tersi olmuştur. Onlar bu konuda dini terketme ihtiyacı duymuşlardır. Bizler ise tekrar dinimize dönmeye muhtacız.

Her hâlükârda Said Nursî, bazılarının medenileşme için şart koştuğu dinsizliğe karşı İslâm ile “hakikî” Hıristiyanlığın ittihad etmesi gerektiğini söyler.

Bediüzzaman’ın Yahudilikle ilgili görüşlerine tekrar dönerek, biraz ayrıntıya girelim. Birçok sözlerinde Said Nursî, Yahudiliği Hıristiyanlığa nazaran daha aşağı bir seviyede değerlendirir. Örneğin daha önceden zikrettiğimiz “Müslüman İseviler” kavramını, örneğin “Müslüman Yahudiler” şeklinde kullanmaz. Yahudîliğin Hıristiyanlığa nazaran böyle bir hakkı yoktur. Yahudîliğin tahrifattan arındıktan sonra istikbâlde bu din mensuplarıyla ortak hareket etme gibi bir durum söz konusu değildir... Fatihâ Sûresinde geçen “Gayri’l-mağdûbi” ifadesini tefsire başlarken şöyle der:

“İkinci fırka ise, kuvve-i gadabiyenin galebe ve tecavüzüyle tecavüz ederek ahkâmın terkiyle zulüm ve fıska düşmüşlerdir: Yahudilerin temerrüdü gibi.” 25

Yahudî şahsiyetinin resmini çekebilmek için, konuyla ilgili bazı âyetlerin tefsirine bakmak yeterli olacaktır. “Eğer doğru iseniz mevti isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz” 26 âyetinde olduğu gibi. Bu âyeti Bediüzzaman şöyle tefsir eder:

“İşte meclis-i Nebevîde, küçük bir cemaatin, cüz’î bir hadise ünvanıyla, milel-i insaniye içinde hırs-ı hayat ve havf-ı mematla en meşhur olan millet-i Yehûdun tâ kıyamete kadar lisan-ı halleri mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını ifade eder.

“Meselâ, ‘Ve duribet aleyhimü’z-zilletü ve’l-meskenetü’ 27 şu ünvanla, o milletin mukadderât-ı istikbâliyesini umumî bir surette ifade eder. İşte şu milletin seciyelerinde ve mukadderatında münderiç olan şöyle müthiş desâtir içindir ki, Kur'ân onlara karşı pek şiddetli davranıyor, dehşetli sille-i te’dib vuruyor.” 28

Genel mânâda Bediüzzaman, daha önceden de zikrettiğimiz gibi, Yahudileri hayata karşı bozgunculuk ve hırs kavramlarıyla irtibatlandırmaktadır. Diğer yandan aynı mânâları daha geniş ve ayrıntılı olarak te’kid eden başka âyetler bulunmaktadır.

“Sen onları, hayata karşı insanların en hırslısı olarak bulursun.” 29

“Bozgunculuk yaparak yeryüzünü fesada vermeyin.” 30

Bu iki âyete Said Nursî’nin yaptığı tefsir şöyledir:

“Yahudilere müteveccih şu iki hükm-ü Kur'ânî, o milletin hayat-ı içtimâiye-i insanîyede dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müthiş düstur-u umumîyi tazammun eder ki, beşerîyeti sarsan ve sa’y ve ameli sermaye ile mübâreze ettirip fukarayı zenginlerle çarpıştıran muzaaf ribâ yapıp bankaları tesise sebebiyet veren ve hile ve hud’a ile cem-i mâl eden o millet olduğu gibi; mahrum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükümetlerden ve galiplerden intikamlarını almak için her çeşit fesat komitelerine karışan ve her nevî ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifade ediyor.” 31

Aynı şekilde Said Nursî’nin, Yahudilere, sosyalizm ve kapitalizm düzenlerinin, ihtilâllerin, başkaldırı hareketlerinin, fesat komitelerinin mes’uliyetini de yüklediğini görmekteyiz. Buna sebep olarak da, hâkimiyeti altında yaşadıkları ülkelerde uğradıkları zulümden doğan kinlerini gösterir. Muasır Yahudi tarihinden bir örnek olarak Almanya’da yaşanan olayları gösterir:

“...Her hükümetin zulmünü gören Yahudiler, Almanya memleketinde kesretle toplanıp intikamlarını almak için, komünist komitesinin tesisinde mühim bir rol ile Yahudi milletinden olan Troçki namında dehşetli bir adamı, Rusya’nın başkumandanlığına ve terbiyegerdeleri olan meşhur Lenin’inden sonra Rus hükümetinin başına geçirerek Rusya’nın başını patlatıp bin senelik mahsulâtını yaktırdılar.” 32

Avrupa, bizzat Yahudi düşünürler tarafından ortaya çıkarılan -bu çerçevede Marks da fikirlerini kaleme almıştır- “Yahudi meselesi”yle yüz yüze geldiğinde, bu düşünürlerden her birisi meseleye kendilerince çözüm yolları getirmişlerdir. Herkesin bildiği gibi, Yahudiler çeşitli sebeplerden dolayı içinde yaşadıkları toplumla bütünleşip erimemektedirler. Bu sebeplerden birisi , “Getto” olarak adlandırılan kendileri dışındakilere kapalı iskân alanlarında yaşamalarıdır. Abdulvehhâb el Mesîrî, bir başka sebep olarak, faizli kredi sistemi gibi bazı oluşumlarla güçlü topluluklar oluşturmalarını gösterir. Bu durumda içinde bulundukları toplumda rahatsızlıklar uyandırdıklarından, Avrupalı toplumlardan dışlanmışlardır. Buradan hareketle Siyonizm, Yahudi problemininin çözümünü Yahudilerin de, diğer bütün halklar gibi kendi devletleri içinde yaşayan bir halk olmasında görmüştür. Ancak, Alman ırkının yüceliği ve seçkinliği fikrine dayalı Nazi ruhu onların varlığına daha fazla sabredememiş, temizlik harekâtına girişmiştir.

Said Nursî, Yahudilerin maruz kaldığı eski soykırımlarla, Nazi soykırımı arasında irtibat kurar. Şu âyeti zikrettikten sonra yaptığı yorumu aktaralım:

“Kızlarınızı sağ bırakıp yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlardı.” 33

“Benî İsrail’in oğullarının kesilip kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Firavun zamanında yapılan bir hadise ünvanıyla, Yahudi milletinin ekser memleketlerde, her asırda maruz olduğu müteaddid katliamları, kadın ve kızları hayat-ı beşerîye-i sefihanede oynadıkları rolü ifade eder.” 34

Bu ifadelerle Bediüzzaman Yahudilerin ifsad faaliyetleri ile maruz kaldıkları soykırımlar arasındaki ilişkiyi de vurgulamaktadır. Bir başka yerde ise, Said Nursî, Yahudilerdeki hırs duygusunun kuvvetli oluşuna dikkat çeker:

“...Daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırsla dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi milleti, pek çok zahmetle kazandığı, kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşrû bir servet-i ribâ ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki, hırs maden-i zillet ve hasârettir.” 35

Bediüzzaman’ın farklı bir yorumu ise, zâlim insanların sebebiyet verdiği harpler gibi bazı belâlar neticesi hayatını mazlum ve suçsuz olarak kaybeden gayr-ı Müslimler hakkındadır. Şâyet bu insanlar on beş yaşından küçükseler, hangi dinden olurlarsa olsunlar şehid hükmündedirler. On beş yaşını aşmış insanlar ise, eğer masum ve mazlum ise mükâfatları büyüktür; belki onu Cehennemden kurtarır. Bediüzzaman bunun sebebini şöyle açıklar:

“Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hz. İsa’nın (a.s.) din-i hakîkisi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.”

Said Nursî şöyle devam eder:

“Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahatinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakîkatten haber aldım.” 36

Hahamlardan birçoğu, başlarına gelen onca azap ve sıkıntıyı, gidişatlarının bir neticesi olarak yorumlamıştır. Ancak, karşılaşılan bu tür belâ ve musîbetler beraberinde Lâhût 37 çerçevesinde “Hologost” olarak isimlendirilen yeni bir inancın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu kavram Lâhût’ta ve Yahudi tarihinde de yeri bulunan “Allah’a yakınlık için yakılarak verilen kurban”ı ifade etmektedir. Daha sonraları bu kavram özellikle Nazi kamplarında yakılarak öldürülen Yahudiler için kullanılmaya başlanmıştır.

Bu Yeni Lâhût, “Hologosttan sonraki Lâhût” olarak anılmaya başlanmıştır. Bu inanç sisteminin temelinde, yüceler yücesi olan Allah’ın “dâire-i mutlakta kâmil, dâire-i mahdûdda ise nâkıs” olduğu inancı vardır. İşte ikinci dâirede “Hologost” gerçekleşmiştir. Çünkü Allah, Yahudilerin Nazi ve taraftarları tarafından öldürülmesine müsamaha etmiş, böylesi seçkin bir milleti zafere ulaştırmaktan (hâşâ) aciz kalmıştır. Her hâlükârda, Nazilerin eliyle Yahudilerin maruz kaldığı sıkıntılar hâlâ devam etmekte ve neticede bu gelişmeler Yahudilerin bu inancını desteklemektedir.

Müslümanlarla Yahudiler arasındaki ilişkileri büyük çapta etkileyen halihazırdaki en önemli mesele Filistin meselesidir. Şu önemli noktaya dikkat çekmek isterim ki, Filistin’de uygulanan siyonist politikalar ve Yahudi yerleşim alanlarının açılmasına dair alınan kararlar, Nazilerin Yahudilere yaptıklarından yaklaşık 50 sene öncesine dayanır. İlk siyonist konferansı İsviçre’nin Basel şehrinde, 1897 tarihinde yapılmamış mıydı?

Bediüzzaman’ın konuya yaklaşımını görebilmek için, Bakara Sûresi 61. âyete getirdiği yoruma bakmak gerekir:

“Böylece onların üzerine bir zillet ve yoksulluk damgası vuruldu.” 38

“Yahudi milleti hubb-u hayat ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için, her asırda zillet ve meskenet tokadını yemeye müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin meselesinde; hubb-u hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki enbiyâ-i Benî İsrâiliyenin mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle bir cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî ve dinî olmasından, çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa, koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete girecekti.” 39

Tahlilci bir gözle bakıldığında, Said Nursî’nin diğer İslâm âlimlerinin benzeri görüşler açıkladığı görülür. Çünkü o da, Yahudilerin yeryüzünde yaptıkları ifsatlardan dolayı Rabbanî bir ikâba ve cezaya çarptırıldıklarına inanmaktadır. Filistin meselesinde takındıkları tavırlar ise, Siyonist ideoloji ile irtibatlıdır. Aslında bu da ifsadın ayrı bir türüdür. Bu sebeple insanların çoğunluğu Yahudilerin derhal bir ikâba uğramasını beklemektedir. Çünkü hikmet-i Rabbanî şimdiye kadar ikâb zamanını asla geciktirmemiştir. Said Nursî’nin yukarıdaki sözlerinde, Yahudilere oranla çok daha fazla nüfusa ve alana sahip olan Araplar için dolaylı bir tenkid vardır. Ancak bana göre bu ifadesi, Hz. Peygamber’in (a.s.m.), İslâm ümmetinin geleceğiyle ilgili konuşurken, düşmanların hilelerini zayıf düşürebilmek için Müslümanların çok büyük hazırlıklar yapmalarını istemesine işaret etmektedir.

Yahudilerle ilgili yaptığı bu ve benzeri yorumlarında Said Nursî’nin hep âyet-i kerimelere müracaat ettiğini görmekteyiz. Yukarıda verdiğimiz örneklerin yanı sıra, onun yorumlarına dayanak teşkil eden bazı âyet meâllerini daha aktaralım:

“Onlardan bir çoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür.” 40

“...Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.” 41

“Biz Kitap’ta İsrailoğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.” 42

Bütün bunların yanısıra, Müslümanlar arasında zimmî olarak yaşamak isteyen herkes için kapı açıktır. Zimmî için en asgarî şart yeryüzündeki ifsadı terketmesidir. Bunun ardından kendisine her zaman ihsân muâmelesi yapılır. Said Nursî, sözle de olsa zimmîlere ezâ verilmemesi gerektiği tenbihinde bulunur. 43

Kur'ân-ı Kerimin diğer kutsal kitaplardan Tevrat ve İncil ile ilişkisi çok önemlidir. Kur'ân birçok âyetiyle, geçmiş peygamberler, ahvâl ve havâdisleriyle ilgili bilgiler vermiştir. Bu konuda Bediüzzaman şöyle der:

“...Kütüb-ü sâlifenin ittifak ettikleri noktalarda muvâfakat etmiştir. İhtilâf ettikleri bahislerde musahhihâne, hakikat-ı vakıayı faslediyor.” 44

Said Nursî’nin bu tespitini destekler tarzda bir örnek verelim. Tevrat’ın Tekvin bölümünde anlatıldığına göre, Rab, yanında iki melekle birlikte Lût kavmine giderlerken İbrahim’e (a.s.) görünür. İbrahim onlara yiyecek takdim eder.

“Sonra yanındaki yağ, süt ve buzağıdan aldı ve onların önüne koydu. Onlar ağacın altındaydılar ve bunları yediler.” (Tekvin, 18:8)

Tekvin bölümünde yer alan bu ifadeler birçok yönüyle tahrif edilmiş bilgiler içermektedir. Bunlardan birincisi Allah’ın bir erkek suretinde görünmesidir. Bir diğer bariz tahrif ise, bir insan gibi, iki melekle birlikte Allah’ın yemek yemesidir.

Bütün peygamberlere ve elçilere tebliğ edilmiş olan İslâmın tevhidî tasavvuruna göre, Allah hiç bir suretle böyle veya bir başka şekilde zuhur etmez. Kur'ân aynı zamanda meleklerin yeme içme özelliğini kabul etmez. Tevrat'ta anlatılan bu hikâye, birçok âyet-i kerimede açıkça reddedilmiştir.

“Andolsun ki elçilerimiz İbrahim’e müjde getirdiler ve ‘Selâm sana.’ dediler. O da: ‘Size de selâm’ dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi. Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Dediler ki: Korkma! Lût kavmine gönderildik.” 45

Bu bahsi Said Nursî’nin İslâmiyetle diğer dinler arasındaki ilişkilerin geleceğiyle ilgili söylediği bazı sözleriyle bitireceğim.

“Hüvellezî ersele rasûlehû bi’l-hüdâ ve dîni’l-Hakkı li-yüzhirahû ale’d-dîni küllihî, kemâl-i kat’iyetle ihbâr ediyor ki, ‘Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü vesselâmın getirdiği din, umum dinlere galebe çalacak’. Halbuki o zamanda yüzer milyon tebeası bulunan Nasârâ ve Yahudi ve Mecûsi dinleri ve Roma, Çin ve İran hükümeti gibi yüzer milyon tebeası bulunan cihangir devletlerin edyân-ı resmîleri iken, kendi küçük kabilesine karşı tam galebe edemeyen bir vaziyette bulunan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın getirdiği din, umum dinlere galip ve umum devletlere muzaffer olacağını ihbar ediyor."

“İstikbâl, o haber-i gaybîyi, Bahr-i Muhît-i Şarkîden Bahr-i Muhît-i Garbîye kadar İslâm kılıncının uzamasıyla tasdik etmiştir.” 46

Bu yorumdan da anlaşılacağı üzere, zikredilen âyet-i kerime bu dinin bütün dinlerin üzerinde bir konuma yükseleceğini gösterir. Aynı zamanda bu üstünlük, siyasî alandaki galibiyeti de içermektedir.

İslâmî rabıta, Müslümanlar için kavmiyet -ırkçılık- gibi diğer rabıtalardan daha faziletlidir. Bu rabıtanın en büyük faydası ise her alanda muzafferiyettir. Diğer din mensupları İslâmın hakikatlerini kabul etmeye muhtaçtırlar.

Son olarak, çalışmamı Bediüzzaman’ın şu cümlesiyle bitiriyorum:

“İstikbâlin kıt’alarında hakîkî ve manevî hâkim olacak ve beşeri dünyevî ve uhrevî saadete sevkedecek yalnız İslâmiyettir...” 47

____________________

1 1984 yılında Bethlehem Universitesi İngiliz Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. "el-Gazali’nin Epistemolojisinde Gelişim" adlı çalışmasıyla tez hazırladı. 1985 yılında Boston Üniversitesi Felfese bölümünde master yaptı ve 1993 yılında doktorasını verdi. Halen Kudüs Üniversitesi öğretim üyesidir.

2 Âl-i İmrân, 64
3 Said Nursî, Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996, C. l, s.557.
4 Said Nursî, A.g.e., s. 571.
5 Said Nursî, A.g.e., s. 558.
6 Âl-i İmran, 49
7 El-Mitran Paul Markutso, Rûhu’l-Kudüs Kongresi, Deyrü’l-Armen-Kudüs, 1/5/1998
8 Said Nursî, A.g.e., s. 571.
9 Said Nursî, A.g.e., s. 560.
10 Said Nursî, A.g.e., s. 372.
11 Said Nursî, A.g.e., s. 888.
12 Müslim, Fiten: 124
13 Said Nursî, A.g.e., s. 890.
14 Said Nursî, A.g.e., s. 887.
15 Said Nursî, A.g.e., s. 1856.
16 Said Nursî, A.g.e., s. 2052.
17 Said Nursî, A.g.e., s. 558.
18 Said Nursî, A.g.e., s. 556.
19 Said Nursî, A.g.e., s. 642.
20 Said Nursî, A.g.e., s. 557.
21 Said Nursî, A.g.e., s. 557.
22 Said Nursî, A.g.e., s. 2052.
23 Said Nursî, A.g.e., s. 499.
24 Said Nursî, A.g.e., s. 500.
25 Said Nursî, A.g.e., s. 1165.
26 Bakara, 94-95
27 “Onların üzerine bir zillet ve yoksulluk damgası vuruldu.” Bakara, 61.
28 Said Nursî, A.g.e., s. 180.
29 Bakara, 96.
30 Bakara, 60.
31 Said Nursî, A.g.e., s. 180.
32 Said Nursî, A.g.e., s. 888.
33 Bakara, 49.
34 Said Nursî, A.g.e., s. 180.
35 Said Nursî, A.g.e., s. 474.
36 Said Nursî, A.g.e., s. 1615.
37 Müslümanlardaki Tevhid ilminin karşılığı bir ilimdir. Hâlık’ın sıfatları ve varlıklarla olan ilişkisini konu almaktadır.
38 Bakara, 61.
39 Said Nursî, A.g.e., s. 1085.
40 Mâide, 62.
41 Mâide, 64.
42 İsrâ, 4.
43 Said Nursî, A.g.e., s. 1943.
44 Said Nursî, A.g.e., s. 181.
45 Hûd, 69-70.
46 Said Nursî, A.g.e., s. 592.
47 Said Nursî, A.g.e., s. 1964.

Paylaş
Yükleniyor...