Block title
Block content

Said Nursi'nin İlim Seyri: Mana-yı Harfî, Mana-yı İsmî, Niyet ve Nazar

 

Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye isimli eserinde,[1] ilim seyrini “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelam öğrendim.” cümlesiyle hulasa etmiş, otuz sene tahsilinde öğrendiklerini süzmüş ve dört altın kâse içinde bizlere sunmuştur. Bu iksir kelimeler; “mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet ve nazar”dır.

Beşer tarihi tetkik edildiğinde görülür ki, insanlar hayat felsefelerini, bakış ufuklarını, tercih ve kabullerini, inkâr ve ifsatlarını, eğitim ve öğretim anlayışlarını, iman ve amellerini, tahrip ve dalaletlerini, himmet ve hamiyetlerini, yıkım ve tahribatlarını hep bu dört kelimenin yüklendiği manalar üzerine inşa etmişlerdir. Belki denilebilir ki, ebedi hayatın kazanç ve kaybında, bu dört kelime birer şifre hükmünü taşımıştır. Bu şifreleri çözenler hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-ı insanın muammasını anlamışlardır. Bu şifreyi çözemeyenler de dalalet ve sefaletin çöl ve sahralarında rehbersiz ve hamisiz dolanıp durmuş; hallakiyet-i İlahiyye’ye ve mehasin-i Rububiyet’e karşı gözlerini kapamış, kalplerini kilitlemişlerdir.

Bu dört kelime Risale-i Nur Külliyatı’nda muhtelif cepheleriyle nazarlara verilmiş, şiddetle vurgulanmıştır. Hatta Said Nursî, meslek ve meşrebinin, tarz ve üslubunun, temsil ve tebliğ sorumluluğunun temel taşlarını bu dört kelime üzerine inşa etmiştir. Öyle ki, Risale-i Nur’da bütün imanî meseleler genel manada “mana-yı harfî” formatı içinde takdim edilmiş, delillendirilmiş akıl ve kalplere takdim edilmiştir. Bütün ehl-i dalaletin batıl efkâr ve hissiyatının, yanlış, tutarsız bakış ve anlayışının “mana-yı ismî”den kaynaklandığı ortaya konulmuştur. Aslında dikkatle bakıldığında Risale-i Nur’da “iman ve küfür muvazeneleri” ile ilgili tüm yorumlar mana-yı harfî ile mana-yı ismî’nin açılımdan başka bir şey değildir.

Öte yandan, Said Nursî, “Lahika mektupları”nda amelî hayatta, hizmet uygulamalarında; tebliğ ve temsilde niyet ve nazarın kirlenmemesi hususunda fevkalade tahşidat yapmış, talebelerini ikaz etmiştir. Niyet ve nazarın, riya, gösteriş, alkış hissi, haset, kıskançlık, adavet, inad gibi habis, kirli ve bulanık ahvallerden korunması, temiz tutulabilmesi için “İhlâs ve Uhuvvet Risaleleri”ni telif etmiş, bu halisane kisvesinin, bu safiyane ihlâs libasının hiç çıkarılmaması gerektiğini muhtelif mektuplarında şiddetle vurgulamış, ciddiyetle üzerinde durmuştur.

Mana-yı Harfî ve Mana-yı İsmî

Mana-yı harfî, lügat ilmi itibariyle başkasının manasını göstermek, başkasının bilinmesine hizmet etmek anlamını taşır. Mana-yı ismî ise, bir şeyin kendi şahsına ve zatına bakan cihetini ifade eder.

Bu iki kelime, Arapça nahiv (gramer) ilminde kullanılan iki terimdir. Said Nursî nahivde kullanılan bu iki terimi almış; iman hakikatlerinin anlaşılmasında, kâinat kitabının okunmasında ve fıtrat tahlillerinde, bir şifre, bir anahtar, bir gözlük olarak kullanmıştır. Kullandığı bu orijinal metod sayesinde ilim ve tefekkür dünyasına ışık tutmuş, Kur’an hakikatlerinin daha kolay anlaşılmasına vesile olmuştur. Nitekim Said Nursî, kendisine bahşedilen bu bakış ufkunu, bu açılımı bir takdis-i nimet olarak Mesnevî-i Nuriye isimli eserinde şöyle beyan etmiştir:

“Cenab-ı Hakk’a hamdler, şükürler olsun ki; mesail-i nahviyeden ‘isim’ ile ‘harf’ arasındaki manevî fark ile çok mühim mes'eleleri bana öğretmiştir. Şöyle ki: Harf, gayrın manasını izah için bir âlet, bir hâdim olduğu gibi; şu mevcudat da, esma-i hüsnanın tecelliyatını izhar, ifham, izah için bir takım İlahî mektublardır ki, içlerinde yazılı delail, berahin, havarık mu'cize-i kudrettir. Mevcudat bu vecihle nazara alınması; ilim, iman, hikmettir. Şayet isim gibi müstakil ve maksud-u bizzât cihetiyle bakılırsa, küfran ve cehl-i mürekkeb olur.”[2]

Hakikatleri akla yaklaştıran metotlardan birisi, temsil metodudur. Bu iki kelimeyi akla daha ziyade yaklaştırmak için temsil metodunda hikâye dilini kullanarak, farazi bir hikâye ile sizleri bir hayal sinemasına götürmek istiyorum.

Uzaylı Yaratıklar

Uzaylılar, Süleymaniye’yi görünce şaşırıp kaldılar. Süleymaniye’nin görkem ve ihtişamı, tenasüp ve estetiği büyüledi onları… Bir müddet dikkatle ve ibretle, takdir ve tahsin ile seyreylediler Süleymaniye’yi… Süleymaniye’deki cemal-i sanata, kemal-i hikmete, nakş-ı kudrete hayran oldular. Baktılar, hayretle, hararetle!

Bu muazzam ve muhteşem sanat eserini kimin yaptığını çok merak ettiler. Sonra hayretlerini lisanlarına döktüler:

“Bu ne kadar muhteşem bir eser! Şiir gibi nazm edilmiş! Bu nasıl bir proje! Kalıptan döker gibi kusursuz yapılmış! Bu nasıl bir tasarım! Bu nasıl bir ilim! Bu nasıl bir maharet! Heyhat!..” dediler.

Hemen bir araya geldiler: “Bizim şu gezegenine gönderilmemizin hikmet ve gayesi her şeyden önce bu sanatın sanatkârını tanımak ve Bu sanatkâr-ı Zişan’ı vasıf ve sıfatlarıyla bilmektir. Ve bu muhteşem eserin hangi amaçla yapıldığını ve ne maksada hizmet ettiğini öğrenmektir.” dediler. Sonra çok ciddi bir teveccüh ve iştiyakla araştırmaya başladılar. Ayakkabılarını çıkardılar, üstlerini başlarını düzeltiler, Süleymaniye’nin içine edeple girdiler. Kitabeleri okumaya, levhalarındaki yazıları tek tek incelemeye giriştiler. Temiz elleriyle Süleymaniye’nin kütüphanesindeki kitapları, suhufları tetkik ettiler. Süleymaniye’yi bir kitap gibi okudular. Tetkiklerini derinleştirdikçe hayranlıkları ziyadeleşti. Süleymaniye’nin sanatkârının ilim ve sanatına, maharet ve dirayetine, hüsün ve cemaline âşık oldular. Kemal-ı iştiyak ve muhabbetle “Bin maşallah! Bin berakallah!” dediler.

Sonunda, tetkik ve incelemelerini tamamlayıp bir rapor haline getirdiler.

“Görevimizi yerine getirdik. Şimdi geri döneceğiz. Bu raporumuzu uzayın sultanına takdim edeceğiz. Ama hazırladığımız bu rapor O’nu anlatmaya yetmez. O’nu tavsife gücümüz çatmaz! O’nun kemalatını idrakler tartamaz, O’nun güzelliğini göğüsler ihata edemez! Eşi, dengi yoktur O’nun… O hiçbir şeye benzemez...” dediler.

Uzay aracına binip uzayın derinliklerine doğru uçup gittiler.

Ertesi sabah, başka bir uzaylı grup, Süleymaniye’nin bahçesine iniş yaptı. Bu yaratıklar da karşılarında Süleymaniye Camii’ni görünce şaşırdılar. Ama şu farkla ki, bu yaratıklar, ne garip ki, Süleymaniye’nin ustasının kim olduğunu hiç merak etmediler! Ne sordular, ne soruşturdular! Hiçbir araştırma ve tetkike girişmediler. Süleymaniye’nin ne amaçla yapıldığını da hiç düşünmediler, hiç dikkate almadılar. Şuurları vardı, gerçi hayvan da değillerdi ama nedense, akıl ve fikirlerini tamamen Süleymaniye’nin taş ve toprağına, harç ve hamuruna çevirdiler. Onlar sadece Süleymaniye’nin çini ve nakışlarına, malzeme ve maddelerine ilgi gösterdiler.

Süleymaniye’yi incelemeye aldılar. Süleymaniye’nin yapı taşlarını tetkik etmeye başladılar. Hangi tip taşların, ne tip mermerlerin kullanılmış olduğunu araştırmaya koyuldular. Bir kısmı, Süleymaniye’nin kubbesini ölçtü, bazıları çapını belirledi. Bir kısmı sütunların kalınlığını inceledi. Bir kısmı, mihraptaki nakışları, kubbedeki motifleri tetkik etti. Bir kısmı duvarlardaki yazılara, levhalara, kitabelere baktı. Ama bu acube yaratıklar Arapça bilmedikleri için yazıları okuyamadılar, metinleri anlayamadılar. Süleymaniye’nin kitabesine bakıp durdular, kitabeyi kabartma taş olarak ele aldılar, taşın maddesini incelediler. Sonra halılara baktılar, sergileri tek tek incelediler ama halıların ne maksat için serilmiş olduğunu hiç dikkate almadılar, merak bile etmediler. Ayakkabılarını çıkarmadılar, halıları çiğneyip geçtiler. Yüzlerini mihraba çevirmediler. Sazlar çaldılar, şarkılar mırıldandılar, oynayıp durdular, üstlerini başlarını çıkarttılar, sağa sola sallandılar, gayr-i ahlaki haller, laubali tavırlar sergilediler, çirkef fotoğraflar çektiler.

Sonunda bu ikinci grup yaratıklar da bir rapor düzenlediler. Uzay aracına binerek uzay sultanına takdim etmek için İstanbul’u terk edip gittiler.

O gün uzayda büyük bir içtima vardı.
Huzura ilk çıkanlar, Süleymaniye’yi gören ilk gruptu…
Bu ilk grup, uzay ahalisine anlattı Süleymaniye’yi…
Kimin yaptığını, ne amaçla yapıldığını duyurdular herkese…
Süleymaniye’nin kimlere hizmet ettiğini dinledi herkes…
Uzay sultanı anlatılanları çok beğendi.
Sonra bir nida yükseldi:

“Görevinizi yaptınız. Size müjdeler olsun, size sefalar olsun! Size selam olsun!”

Uzay Sultanı, onlara göklerle yer arası genişliğinde menziller ikram etti… Onları ebedi nimetlere gark eyledi.

Bir müddet sonra, Uzay Sultanı, ikinci grup yaratıkları huzura çağırdı. Onlar da raporlarını sundular. Onlar da Süleymaniye’nin çamur ve harcından, taş ve kayasından, nakış ve kabartmasından konuştular. Fizik, kimya, matematik âlimleri gibi bilgiler sundular. Mühendisler gibi detaylı bilgiler verdiler. Ama bu muhteşem eserin sanatkârından hiç söz etmediler. Niçin yapıldığı hakkında bir tek kelime bile konuşmadılar. Bu muazzam eserin kimlere hizmet ettiği hakkında da hiçbir bilgi aktarmadılar. Hep kışırda, kabukta dolaşıp durdular. Hâlbuki uzay sakinleri eserden ziyade müessirini, fiilden ziyade failini, sanattan ziyade sanatkârını merak ediyordu.

O azim kalabalığın oluşturduğu o mahşer meydanında şimdi derin bir sessizlik vardı. Uzay sakinleri hayret içindeydiler; garip olan şuydu: sanat hakkında en ince teferruatına kadar bilgi aktarılmış, fakat sanatkâr hakkında hiçbir bilgi verilmemiş, bu muhteşem eserin yapılış amacı hakkında hiçbir açıklama yapılmamıştı!

Hâlbuki asıl olan, asıl olanı unutmamaktı. Ama asıl olan unutulmuştu.
Sanata bakıp da sanatkârı görmemek abes ile iştigal etmekti, dehşetli bir kusur, şiddetli bir gafletti!

Uzay Sultanı hiddet etti:

“Atın bu şuursuz başları, şu beyinsiz kafaları zindanlara…” buyurdu. Kovdu o densizleri huzurundan…

Temsilden Temessüle Geçiş

Temsili hikâyemizde; birinciler, Süleymaniye’ye “mana-yı harfî” ile baktılar. Eserden müessire, fiilden faile yöneldiler. Sanatın arkasında sanatkârı gördüler. Mimar Sinan’ın ilmindeki derinliği, ruhundaki güzelliği temaşa ettiler. O bakışta Süleymaniye bir ayna oldu. O aynada Sinan göründü, Sinan bilindi, Sinan okundu.

Süleymaniye de plan ve projesiyle, yapı ve tanzimiyle, nakış ve tertibiyle, sanat ve estetiğiyle, tenasüp ve zarafetiyle Mimar Sinan’ı terennüm etti: “Ben Sinan’ın eseriyim. Plansız Süleymaniye olur mu? Mimarsız Süleymaniye olur mu? Hiç ilimsiz, hikmetsiz ve hünersiz Süleymaniye olur mu?” dedi hâl diliyle, hikmet lisanıyla… Ve o muazzam ihtişamıyla; Sinan’ın takdir güzelliğini, tasarım güzelliğini, tertip güzelliğini mütenevvi dillerle ilan etti, keskin akıllara ve basiretli gözlere gösterdi.

Temsili hikâyemizde ikinciler, Süleymaniye’ye “mana-yı ismî” ile baktılar. Süleymaniye’nin sadece nitelik, vasıf ve özelliklerini incelediler. Detaylara indiler. Ama bu incelemede, eseri sanatkârından kopardılar. Mimar Sinan’ı devre dışı bıraktılar. Sanattan sanatkâra bakamadılar. Süleymaniye’nin yapılış gaye ve maksadını -bilerek veya bilmeyerek- örttüler, gizlediler. Unuttular, unutturdular.

Evet, şimdi simgesel ve sembolik hikâye dilinden hakikat dünyasına dönelim. Süleymaniye’yi kaldırıp onun yerine, ondan bin derece daha mükemmel olan şu muhteşem kâinat sarayını koyalım. Ve dikkat ve ibretle bakalım bu saraya! Bu mescid-i kebire! Bu mabed-i azime! Bu ihtişama! Bu güzelliğe!

Ve nefislerimizi sorgulayalım… Kendi kendimize soralım:

Yoksa o uzaylılar biz miyiz? Ne dersiniz?

O uzaylılar yok dünyada! Ama o ikinci grup uzaylılar gibi olanlar var şu dünyada…

Evet, bu yaşadığımız asırda, insanî değerlerdeki düşüş ve yıkılışın, tahrip ve tecavüzün, zülüm ve düşmanlığın bu derece intişar etmesi ve külliyet kesp etmesinde en önemli saiklerden birisi, eğitim ve öğretimde, tarz ve telakkilerde, bakış ve düşüncelerde hep “mana-yı ismî”nin ön plana çıkartılmasıdır. Mana-yı ismî esas alınınca; icad-ı ilahi, tasarruf-u rabbaniye, hallakiyet-i İlahiyye, rızk ve iaşe, hikmet ve rahmet tecellileri perdelenmiş, olaylar zinciri tamamen sebeplere ve tesadüfe havale edilmiştir. Cenab-ı Hakk’ın kudret, ilim ve iradesini inkâr eden bu sarhoş bakış, bu kör anlayış maalesef, ilim perdesi altında körpe dimağlara ve genç nesillere şırınga edilmiştir. İşin içine bir de ideoloji girince, dinsiz felsefe, kör kuvveti, şuursuz tabiatı ve adi sebepleri âdete ilah derecesinde bir anlayışla tamim etmeye çalışmıştır. Böyle bir anlayışın mantığı da batıktır, kör ve sapıktır. Nasıl ki, Mimar Sinan’ı inkâr eden bir adam; Sinan’ı inkâra bedel, Süleymaniye’nin her bir taşına Sinan’ın ilim ve maharetini, kabiliyet ve dirayetini yüklemek zorundadır. Öyle de, tek bir ilah’ın varlığını kabul etmeyenler, şuursuz sebepler ve cansız zerreler sayısınca mevhum ilahların varlığını mezheplerince kabule mecbur kalmışlardır.

“Mana-yı ismî” ile bakış, en büyük zararını, en dehşetli ve korkunç faturasını insana ödetmiştir. Çünkü mana-yı ismî ile bakış, insanın intisabını Allah’tan kesmiş, kulluk şuurunu, itaat bağını çekip koparmış, yırtıp atmıştır. Mükerremiyet arşında oturan, bütün âlemlerin özü ve özeti olan insan, “ahsen-ı takvim” mertebesinden, “halife-i arz” makamımdan, hayvaniyet derekesine düşmüş, tefessüh etmiştir. “Belhum adall” (hayvandan da aşağı) hükmüne masadak olmuştur.

Evet, kulluk çizgisinden uzaklaşan, sorumluluğunu bilmeyen, kendini hür ve bağımsız, her cihetle serbest ve müstakil bilen, Allah’ı unutan; keyfine, zevkine ve arzularına göre yaşayan bir insandan ne beklenir?

           Hizmet mi? İtaat mi? Sükûn ve sükûnet mi?

İntisabını kopartan, ipini çözenler her türlü bataklığa girer, her çeşit zulmü irtikâp eder, her nevi pisliğe bulaşır. Hevesatla hayvanlaşır, enaniyetle firavunlaşır, idrakiyle ukalalaşır, hissiyatıyla canavarlaşır. Ve her şeyi tarumar eder, yıkar, yakar, kavurur ve kurutur.

Bakın bu asrın panoramasına! Bu asırda mana-yı ismî’nin semerelerine! Zakkum meyvelerine! Katliamlar, anarşi ve terör… Vahşet ve dehşet… Fuhuş ve ahlaksızlık… İsraf ve savurganlık… Yıkım ve tahrip… Sorumsuz ve şuursuz bir hayat… İşte bu asrın panoraması! Ve işte mana-yı ismî’nin semaradar meyveleri (!)… İşte Said Nursî, bu tabloyu âdete yıllar önce görmüş, bu yıkım ve tahribe karşı, ufukları açacak, karanlıkları aydınlatacak, fikirlere kuvvet verecek, dimağları sıhhat ve selamete ulaştıracak tekniğin “mana-yı harfî” olduğunu eserleriyle ortaya koymuş ve insanlara şöyle seslenmiş:

“Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku! Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var!...” demiştir.

İlim ve Fenlerin Dili

Risale-i Nur’da “mana-yı harfî” ile ilgili pek çok delil ve hüccetler, yorum ve değerlendirmeler vardır. Kanaatimize göre, bu değerlendirmelerin en ilginç, en orijinal ve en etkileyici olanı ilim ve fenlerin “mana-yı harfî” ile yorumlamasıdır.

Said Nursî, ‘iman’ı bir ilim olarak, “marifetullah”ı da bir fen olarak kodlamış; Sözler isimli mecmuasında ‘iman’ın “en yüksek ve en dakik ilim”; marifetullahın da “en geniş ve nurani fen” olduğunu ifade buyurmuştur.[3] Bu tanımlama ile tevhid açısından yepyeni bir bakış açısı getirmiş ve çok geniş, çok zengin ve çok ciddi bir tefekkür sahasını önümüze açmıştır.

Evet, iman en geniş ve en dakik bir ilim olarak algılanır; marifetullah da en geniş ve nurani bir fen olarak bilinirse; o zaman kâinat vüsatinde bir tefekkür sahası önümüze açılmış olur. Bu gözlük ile okuduğumuz her bir fen bizi Allah’a ulaştırır. Yakinimize kuvvet verir.

Nitekim Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu’da iken lise talebelerinden bir kısmı yanına gelmiş:

“Bize Hâlikımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar” demişlerdir. O da:

“Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlik’ı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.”

demiş; onlara ilimlerin dili ile ders vermiştir. İşte o dersten birkaç cümle:

“Meselâ: Nasılki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda hârika ve hassas mizanlarla alınmış hayatdar macunlar ve tiryaklar var. Şübhesiz gayet meharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıp mikyasıyla küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelal'i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır.”[4]

Evet, bu gözlük ile bakıldığında kâinat kitabını araştıran bütün ilimler ve bütün fenler kendi dilleriyle, kendilerine mahsusu lisanlarıyla Allah’ın kemalatını ilan eden ve varlığını gösteren delil ve hüccetler hükmüne geçmektedir:

“Mesela, Tıp fenninden sual olsa: ‘Bu kâinat nedir?’ Elbette diyecek ki: ‘Gayet muntazam ve mükemmel bir eczahane-i kübradır. İçinde her bir ilâç güzelce ihzar ve istif edilmiştir.’

"Fenn-i Kimya'dan sorulsa: ‘Bu Küre-i Arz nedir?’ Diyecek: "Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahanedir. ... Bunlara kıyasen yüzer fennin herbirisinin kat'î şehadetiyle, noksansız bir intizam-ı ekmel içinde hadsiz hikmetler, maslahatlarla bu kâinat tezyin edilmiştir. Ve o hârika ve ihatalı hikmetle, mecmu-u kâinata verdiği intizam ve hikmetleri, en küçük bir zîhayat ve bir çekirdekte küçük bir mikyasta dercetmiştir. Ve malûm ve bedihîdir ki; intizam ile gayeleri ve hikmetleri ve faideleri takib etmek; ihtiyar ile, irade ile, kasd ile, meşiet ile olabilir; başka olamaz. İhtiyarsız, iradesiz, kasıdsız, şuursuz esbab ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdahaleleri dahi olamaz. Demek bu kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtar'ı, bir Sâni'-i Hakîm'i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acib bir cehalet ve divanelik olduğu tarif edilmez. Evet, dünyada en ziyade hayret edilecek birşey varsa, o da bu inkârdır. Çünki kâinatın mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle, vücud ve vahdetine şahidler bulunduğu halde; onu görmemek, bilmemek, ne derece körlük ve cehalet olduğunu, en kör cahil de anlar. Hattâ diyebilirim ki; ehl-i küfrün içinde, kâinatın vücudunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen Sofestaîler, en akıllılarıdır. Çünki kâinatın vücudunu kabul etmekle Allah'a ve Hâlıkına inanmamak kabil ve mümkün olmadığından, kâinatı inkâra başladılar. Kendilerini de inkâr ettiler. "Hiçbir şey yok" diyerek akıldan istifa ederek, akıl perdesi altında sair münkirlerin hadsiz akılsızlıklarından kurtulup, bir derece akla yanaştılar.”[5]

Evet, bütün ilim ve fenler, hakikat noktasında Esma-i İlahiyye’nin tecellilerini izah ve isbat etmektedir. Kainattaki şu nizam ve mükemmel diziliş, şu mizanlı tanzim ve hakimane tedbir, şu intizamlı akış ve müdebbiriyet, şu ölçülü düzgünlük ve muhteşem ahenk bir Alim-i Mutlak’ın ilminden, bir Kadir-i Mutlak’ın kudretinden, bir Müdebbir-i Mutlak’ın irade ve tercihinden gelmekte; ortaya çıkan bu güzellik ve kemal, Cemil-i Mutlak olan Yüce Allah’ın nihayetsiz hüsün ve güzelliğinin ayet, işaret ve alameti olmaktadır. İlim gözlüğü ve basiret nazarı ile bakıldığında; bütün ilmi detaylar, incelikler, güzellikler, hikmet ve derinlikler hep Sâni-i Hakîm olan Allah-u Azimüşşan’ın ilm-i muhitinden haber vermekte, O’nun hikmet-i rububiyetini, hallakiyet ve müdebbiriyetini idraklere göstermektedir.

Evet, bütün ilimlerin hakikatı Esma-i İlahiyye’ye istinad etmekte, onlardan nur, ışık ve kuvvet almaktadır:

“Her bir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi; bütün fünun ve kemalat-ı beşeriye ve tabakat-ı kümelin-i insaniyyenin hakikatleri, Esma-i İlahiye’ye istinad eder.” [6]

“Her bir kemalin, her bir ilmin, her bir terakkiyatın, her bir fennin bir hakikat-ı aliyesi var ki; o hakikat, bir ism-i İlahi’ye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemalat, o sanat, kemalini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nakıs bir gölgedir…"

"Mesela, hendese bir fendir. Onun hakikatı ve nokta-i müntehası, Cenab-ı Hakk’ın ‘ism-i Adl ve Mukaddir’ine yetişip, hendese ayinesinde o ismin hakimane cilvelerini haşmetiyle müşahade etmektir."

Mesela, tıb bir fendir, hem bir sanattır. Onun da nihayeti ve hakikatı, Hakim-i Mutlak’ın “Şafi” ismine dayanıp, eczahane-i kübrası olan ruy-i zeminde rahimane cilvelerini, edviyelerde göstermekle tıb, kemalini bulur, hakikat olur."

"Mesela, hakikat-ı mevcudattan bahseden hikmetü’l-eşya, Cenab-ı Hakk’ın (celle celaluhu) “İsm-i Hakim” inin tecelliyat-ı kübrasını müdebbirane, mürebbiyane eşyada, menfaatlarında ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa ya hurafata inkilab eder ve malayaniyat olur veya felsefe-i tabiiye misillü dalalete yol açar. İşte sana üç misal! Sair kemalat ve fünunu bu üç misale kıyas et.”[7]

Bu tespit ve değerlendirmeler, düşünenler için kâinat vus’atında bir açılımıinsanın idrak gözünün önüne sermektedir. Yer ve gökler ve içindeki bütün masnuat, tek tek ve heyet-i umumiyesi itibariyle Allah-ı Azimüşşan’ın varlığının delilleri olmaktadır. Demek ki, kâinatta yaratılan her şey tevhidin bir delili, bir ayeti, bir burhan ve bir işaretidir.[8]

Netice noktasından bakıldığında, kâinat laboratuarında derinleşen her idrak, araştıran, öğrenmek isteyen herkes, teveccüh ve samimiyeti nispetinde tevhidin delillerini basiret gözü ile görecek, idrak gözü ile okuyacaktır.

Görüldüğü gibi, Said Nursî, hakikat ilmi ile fenler arasında çok anlamlı bir bağlantı kurmuş; mesajlarını ilmin ışığında, fenlerin şehadeti ile gözlere göstermiştir:

 “Bir iğne ustasız olmaz, bir harf kâtipsiz olmaz. Bir köy muhtarsız olmaz! Nasıl bu muhteşem kâinat sahipsiz olabilir!”[9]

“Nasılki bir kitap, bâhusus öyle bir kitap ki; her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitap yazılmış, her harfi içinde ince kalem ile muntazam bir kaside yazılmış. Kâtipsiz olmak, son derece muhaldir. Öyle de şu kâinat nakkaşsız olmak, son derece muhal ender muhaldir. Zira bu kâinat öyle bir kitapdır ki, her sahifesi çok kitapları tazammun eder. Hatta her kelimesi içinde bir kitap vardır. Her bir harfi içinde bir kaside vardır. Yeryüzü bir sahifedir, ne kadar kitap içinde var. Bir ağaç bir kelimedir, ne kadar sahifesi vardır. Bir meyve bir harf; bir çekirdek, bir noktadır. O noktada koca bir ağacın programı, fihristesi var. İşte böyle bir kitap, evsaf-ı celal ve cemale, nihayetsiz kudret ve hikmete mâlik bir Zât-ı Zülcelal'in nakş-ı kalem-i kudreti olabilir. Demek âlemin şuhuduyla, bu iman lâzım gelir. İllâ ki, dalaletten sarhoş olmuş ola...”[10]

“Her şeyi yapamayan hiçbir şeyi yapamaz ve bir tek şeyi halkeden, her şeyi yapabilir. Hem eşyanın icadı bir tek zata verilse, bütün eşya bir tek şey gibi kolay olur ve sühulet peyda eder. Eğer müteaddid esbaba verilse ve kesrete isnad edilse, bir tek şeyin icadı; bütün eşyanın icadı kadar müşkilâtlı olur ve imtina' derecesinde suubet peyda eder.”[11]

Mana-yı Harfî ile Mana-yı İsmî’nin Semereleri

Mana-yı harfî ile mana-yı ismî’yi bir çekirdek tahayyül edersek; mana-ı harfî’nin semeresi bir şecere-i tuba; mana-yı ismî’nin semeresi de bir zakkum-u cehennemdir. Bu iki çekirdeğin semerelerini Risale-i Nur’da işlenen konulardan süzerek şöyle özetleyebiliriz:

 “Mana-yı harfî”, kâinata, mevcudat ve mahlûkata Allah adına bakar. Kâinat kitabı, manayı harfi ile okunursa, bu okuma tevhid gözlüğü olur; o zaman her bir masnu, bir sanat-ı İlahi, bir nakş-ı Rabbani, bir eser-i Sübhanî olarak görülür. Kâinat, sanat-ı İlahiyye’nin meşheri, kudret-i İlahiyye’nin mazharı, rahmet-i İlahiyye’nin teşhirgahı, haşmet-i İlahiyye’nin ordugâhı şeklinde müşahede edilir. Masnuattaki, tebdil ve tağyir, tesadüf ve başıbozukluk değil, tasarruf-u İlahiyye’nin hakimane icraatı olarak algılanır. Ölüm bir terhis tezkeresidir, musibet ve sıkıntılar birer tasaffi, tekâmül vesilesidir. Yapılan ibadetler, sergilenen hizmetler, boşa gitmeyecektir. Bir dar-ı beka, bir menzili saadet açılacaktır. Herkes yaptıklarının karşılığını orada bulacaktır.

Mana-yı harfî, insana marifet-i Sâni’in nurunu telkin eder; her şeyde tevhidin ayetlerini gösterir. Kâinatı bir sanat-ı İlahî, bir sıbga-i Rahmanî olarak görür.

Mana-yı harfî, akla istikamet verir, akılları şaşırtmaz. Hevayı karıştırmayan bir edebi ders verir. Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemalperestlik zevki, hakikatperestlik şevkini aşılar. Kör kuvvetin yerine inayetli, hikmetli kudret-i İlahînin tecellilerini temaşa eder. Kâinat, gökyüzü, sema denizi vahşetzar görünmez.

Kâinata ibret gözü ile baktırır. Her bir mevcudun birer hizmetkâr olduğunu gösterir: zelzele na’raları, hâdisat sayhaları birer zikir zemzemesi, birer tesbih demdemesi, birer nâz u niyaz velvelesidir.

İman, ona emniyet-i tamme verir; Rabbini tanımaktan gelen bir şevk, ruhu uçurur, ruh düşer heyecana… Âli ve Kutsi zevkler, o insanın dünyasını istila eder, lehviyata tenezzül etmez. Nokta-i istinad ve istimdadı ona daimi hayat verir; arzuları tâ ebed-ül-âbâda uzanır, âb-ı hayatı içer, kemale koşar, şevk ile uçar.

“Her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur. Dua ile çalar. Hem her şeyi kendi Rabbisinin emrine müsahhar görür, Rabbisine iltica eder. Tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. İmanı, ona bir emniyet-i tâmme verir."

"Evet, her hakikî hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı, dalalettir. Evet, tam münevver-ül kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedaniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevver-ül akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise; gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. ‘Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?’ der; evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terkettiler.)”[12]

Elhasıl, mana-yı harfî, bir saadet-i âcileyi gönüllerde hissettirir. Bir firdevs-i manevîyi kalplerde yaşatır. Vicdanlara firdevsî kapılar açar. Dünya adeta cennete döner. Ruhlar o cennette pervaz eder, zevklenir.

“Mana-yı ismî,” hayata hükmeder, insanların dünyasına girerse, o vakit, onun tahribi dehşetli, yıkımı şiddetli ve sürekli olur. Çünkü mana-yı ismî, kâinata sanat-ı İlahî suretinde bakmaz, âlemleri bir sıbga-i Rahmanî suretinde görmez. Saltanat-ı Ulûhiyeti, haşmet-i Rububiyeti hissedemez. İbret nazarı kayıp, hikmet gözlüğü kırık olduğu için Kâinat kitabını layıkıyla okuyamaz. Hayatın hakikatini, hukukunu, sır ve hakikatlerini anlayamaz. Ölüm gerçeğini göremez; görmek de istemez. Mahlûkatın ibadet ve tesbihatını hissedemez. İç dünyasında murakabe, hesap verme, sorumluluk hisleri hakkıyla gelişmez. Fıtratı taşkınlığa yönelir, tahrip ve tecavüz, hiddet ve şiddet adamı olur. Nizamı bozar, hakkı çiğner, hukuku gözetmez, adım adım anarşiye sürüklenir, tefessüh eder, sefehat ateşine düşer, kendini ve etrafını yakar, yıkar, adeta bir canavara döner.

Mana-yı ismî, zevk-i ruhîyi bilmez. Hüsn-ü mücerred tanımaz; ulvi latifeleri köreltir; âli zevklerden de zevk alamaz, tadamaz; ulvi ve manevi zevkler ona acı gelir, hoşlanmaz; şehveti nefislere eker, kalbi kirletir. Vicdana darbe vurur. Ağızlara yalancı bir dil koyar, yüzlere fâsık bir göz takar, dünyaya bir alüfte fistanını giydirir, nefisleri o alüftenin peşine takar. Sefahatı körükler, vitrinler, iştahları kabartır, akıl artık hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, hevesi tehyiç eder, his daha söz dinlemez.

Maddeperestlik hissini kalbe yerleştirir; fıtrat, maddenin taslit ve tahakkümünden kurtulamaz. Zulmü alkışlar, zalimi sever, mazlumu ezer. Kuvvete dayanır, hakkı zayi eder.

Uyutucu hevasat ile akıl ve kalpleri sarhoş eder; ruhun ızdırabatına çare bulamaz.

Heves çocuklaşır, tabiat sefihleşir. Zevk süflileşir. Ruhun istidatlarını kurutur. Zevk-i fıtriyi bozar. Edeb yabanileşir, hissiyat hayvanileşir. Şeytanın simasını beşerde gösterir. Nefsanî istidatlar gittikçe inkişaf eder. His ve hevayı hükümdar yapar. O vehmi hükümdarlık içinde nokta-i istinad ve nokta-i istimdadı olmadığı için Cehennem’den beter bir halet-i ruhiyeyi yaşar, ruh ezilir. Her şey ona düşman, her şey ona yabani ve yabancı görünür. Hiçbir şey kalbine teselli vermez, emniyet bahşetmez, hakikî zevki veremez.

Risale-i Nur’da Mana-yı Harfî ile İlgili Yorumlar

Said Nursî, eserlerinde kâinat kitabını ve zemin sahifesini mana-yı harfî ile konuşturur, her mevcut ve her mahlûk tevhid için bir malzemedir. Zerrelerden, çiçeklerden, bahçelerden böceklerden örnekler sunar; evirir, çevirir, ülfeti kırar, meseleleri getirir sonunda mana-yı harfî ile tevhid’e bağlar, tefekküre renk verir ve derinlik katar. Misaller, mukni ve müdelleldir, mantık ve muhakeme, kuvvetli ve sağlamdır. Anlatım tekniği itibariyle farklı üsluplar ve takdim modellerini kullanır, derin düşünceye koridorlar açar, tefekküre sevk eder, düşündürür. Fikre derinlik kazandırır; ibretle baktırır, tefekkürü keyiflendirir.[13]

Evet, risalelerde engin bir cevelan sahası ve derin bir ilmi vukufiyet kendisini gösterir. Bu makamda mana-yı harfî ile ilgili yapılan o enfes yorumlarla yer vermek ve gerekli açıklamalara girişmek bu çalışmanın amacını aşacağından; o deryadan bir damla niteliğinde birkaç misal ile iktifa edeceğiz:

Mesela, risalelerde kâinat kitabı, “ibret gözlüğü” ile dikkatlere sunulur. Temaşa dirayeti mantık ve delillerle süslendirilir. Bakış, ülfeti kırar, dimağları dikkate, ince düşünceye ve tefekkür sevk eder:

“Hortumlu sivrisinek dünyaya geldiği dakikada hanesinden çıkar; durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur, âb-ı hayat fışkırtır, içer. Hücumdan kaçmakta, erkân-ı harb gibi meharet gösterir. Acaba bu küçük, tecrübesiz, yeni dünyaya gelen mahluka bu sanatı ve bu fenn-i harbi ve su çıkarmak sanatını kim öğretmiş ve nereden öğrenmiş? Ben, yani bu bîçare Said itiraf ediyorum ki: Eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım; kerr u ferr harbini ve su çıkarmak hizmetini çok uzun dersler ve çok müteaddid tecrübelerle ancak öğrenebilirdim."

"İşte, ilhama mazhar olan arı, örümcek ve yuvasını çorap gibi yapan bülbül gibi hayvanatı bu sineğe kıyas et. Hattâ nebatatı da aynen hayvanata kıyas edebilirsin. Evet, Cevvad-ı Mutlak (celle celaluhu), her ferd-i zîhayatın eline lezzet midadıyla ve ihtiyaç mürekkebiyle yazılmış bir tezkereyi vermiş. Onunla evamir-i tekviniyenin proğramını ve hizmetlerinin fihristesini tevdi' etmiştir. Bak o Hakîm-i Zülcelal'e; nasıl Kitab-ı Mübin'in düsturlarından arı vazifesine ait mikdarını bir tezkerede yazmış, arının başındaki sandukçaya koymuştur. O sandukçanın anahtarı da, vazifeperver arıya has bir lezzettir. Onunla sandukçayı açar, proğramını okur, emri anlar, hareket eder, [Rabbin bal arısına ilham etti. (Nahl, 68)] âyetinin sırrını izhar eder.”[14]

Bazen konunun nitelik ve makamın özelliğine göre müteselsil ve mükemmel bir mantık zinciri ile hakikatı tasvir eder, zihinlere yerleştirir:

“İkinci Hüccet: Şu kâinata nazar-ı ibretle bakıldığı vakit, vicdan ve kalb bir hads-i sadıkla hisseder ki: Şu kâinatı bu derece güzelleştiren ve süslendiren ve enva'-ı mehasin ile tezyin edenin, nihayet derecede bir cemal ve kemalâtı vardır ki, şöyle yapıyor."

"Üçüncü Hüccet: Malûmdur ki; mevzun ve muntazam ve mükemmel ve güzel sanatlar, gayet güzel bir proğrama istinad eder. Mükemmel ve güzel bir program ise, mükemmel ve güzel bir ilme ve güzel bir zihne ve güzel bir kabiliyet-i ruhiyeye delalet eder. Demek ruhun manevî güzelliğidir ki; ilim vasıtasıyla sanatında tezahür ediyor."

"İşte şu kâinat, hadsiz mehasin-i maddiyesiyle, bir manevî ve ilmî mehasinin tereşşuhatıdır. Ve o ilmî ve manevî mehasin ve kemalât, elbette hadsiz bir sermedî hüsün ve cemalin ve kemalin cilveleridir."

"Dördüncü Hüccet: Malûmdur ki; ziyayı verenin ziyadar olması lâzım, tenvir edenin nuranî olması gerek, ihsan gınadan gelir, lütuf latiften zuhur eder. Madem öyledir; kâinata bu kadar hüsün ve cemal vermek ve mevcudata muhtelif kemalât vermek; ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir cemal-i sermedîyi gösterirler."

"Madem mevcudat, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi kemalâtın lem'alarıyla parlar geçer. O nehir, güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl-i mevcudat dahi, hüsün ve cemal ve kemalin lem'alarıyla muvakkaten parlar gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem'aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki: Cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler, nasıl kendilerinden değil; belki bir güneşin ziyasının güzellikleri, cilveleridir. Öyle de: Şu seyl-i kâinattaki muvakkat parlayan mehasin ve kemalât, bir Şems-i Sermedî'nin lemaat-ı cemal-i esmasıdır.[15]

Bazen konuyu açar, misallendirir, sonunu bir fezleke ile bağlar, mesajını net ve keskin bir biçimde ortaya koyar:

“Ta'dad ettiğin sevdiklerini, sevme demiyoruz. Belki onları Cenab-ı Hakk'ın hesabına ve onun muhabbeti namına sev, deriz. Meselâ: Leziz taamları, güzel meyveleri, Cenab-ı Hakk'ın ihsanı ve o Rahman-ı Rahîm'in in'amı cihetinde sevmek, "Rahman" ve "Mün'im" isimlerini sevmektir, hem manevî bir şükürdür. Şu muhabbet, yalnız nefis hesabına olmadığını ve Rahman namına olduğunu gösteren; meşru dairesinde kanaatkârane kazanmak ve mütefekkirane, müteşekkirane yemektir."

"Hem gençliğin letafetini, güzelliğini; Cenab-ı Hakk'ın latif, şirin, güzel bir nimeti nokta-i nazarından istihsan etmek, sevmek, hüsn-ü istimal etmek, şâkirane bir nevi muhabbet-i meşruadır."

"Hem baharı; Cenab-ı Hakk'ın nurani esmalarının en latif, güzel nakışlarının sahifesi ve Sâni'-i Hakîm'in antika sanatının en müzeyyen ve şaşaalı bir meşher-i sanatı olduğu cihetiyle mütefekkirane sevmek, Cenab-ı Hakk'ın esmasını sevmektir."

"Hem dünyayı; âhiretin mezraası ve esma-i İlahiyenin âyinesi ve Cenab-ı Hakk'ın mektubatı ve muvakkat bir misafirhanesi cihetinde sevmek, -nefs-i emmare karışmamak şartıyla- Cenab-ı Hakk'a ait olur."

"Elhasıl: Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mana-yı harfîyle sev. Mana-yı ismîyle sevme. "Ne kadar güzel yapılmış" de. "Ne kadar güzeldir" deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünki bâtın-ı kalb, âyine-i Samed'dir ve ona mahsustur.”[16]

Bazen fıtrat-ı insaniyeye seslenir. Hasbi bir lisan, samimi bir beyan ile hitap eder, düşündürür:

 “Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir, her şeyin anahtarı onun yanında, her şey'in dizgini onun elindedir; her şey onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.”[17]

 Hem, “mana-yı ismî”nin görmediği ve göremediği ve görmek istemediği “arka planı” gözlere gösterir. “Mana-yı ismî”in altındaki gaflet tabakasını param parça eder, cemal-i İlahi ve kemal-i Rabbaniye’yi “vahdet aynası”nda gösterir, mevcudatın arka planına dikkatleri çeker:

“Evet, nasıl ki bir elmayı halk edecek; elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icad etmeye muktedir olmak gerektir. Baharı icad etmeyen, bir elmayı icad edemez. Zira o elma o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icad eden, bir baharı icad edebilir. Bir elma; bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musaggarıdır. Hem sanat itibariyle koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibariyle öyle bir hârika-i sanattır ki: Onu öylece icad eden, hiçbir şeyden âciz kalmaz. Öyle de bugünü halkeden, kıyamet gününü halk edebilir ve baharı icad edecek, haşrin icadına muktedir bir zât olabilir. Zaman-ı mazinin bütün âlemlerini zamanın şeridine kemal-i hikmet ve intizam ile takıp gösteren; elbette istikbal şeridine dahi başka kâinatı takıp gösterebilir ve gösterecektir.”[18]

Mesela, bir elma bahçesi olan bir çiftçiye: “Bahçen nasıl, elmaların yetişti mi?” diye sor; eğer o çiftçi, “mana-yı ismî” perdesiyle bağ ve bahçesine nazar ediyorsa, muhtemelen: “Bu sene elmalarım çok iyi. Çünkü çok güzel bakım yaptım. Gübremi attım, sulamamı yaptım. Haşarattan korumak için özel ilaçlar kullandım. Hem bu ağaçların fidelerini de yurt dışından getirdim. Benim elmalarım iyi olmasında kimin elması iyi olsun.” diyecektir. Arka planı hiç hatırına bile getirmeyecektir. Peki! Nedir bu bahçenin arka planı?

Bahçenin arka planı, kâinattır. Kâinat olmadan bir tek elma olabilir mi? Düşünelim, biraz… Bir elmayı yetiştirmek için bütün bir kâinatın varlığı gereklidir. İş, sadece o çiftçinin tarlasıyla bitmiyor. O ağaçların yetişebilmesi için, o bahçeye Güneş lazımdır; yağmur lazımdır; Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesi lazımdır. Mevsimler lazımdır. Güneş sistemi lazımdır. Tek kelime ile bir elmanın yaratılabilmesi için kâinatın yaratılması gerekir. Demek, kâinatı yaratamayan bir elmayı yapamaz. Elma kiminse, kâinat O’nundur. İşte “mana-yı ismî” ile bakanlar bu derinliği göremezler; göremedikleri için, bu tasarrufat-ı İlahiyye’yi, bu icad-ı Rabbaniye’yi basit sebeplere bağlar, müthiş bir gafletin içine yuvarlanıp düşerler.

Ancak şu var ki, elma yetiştirmek isteyenler, sünnetullah kanunlarına göre yapılması gereken görevlerini yerine getirmek mecburiyetindedir. Tohum ekmek, sulamak, muhafazası için çalışmak, bir dua-yı fiilidir, rahmet-i İlahiyye’nin kapısını çalmaktır; bir harekât-ı marziya almaktır. Bu görevlerini yerine getirmek için ceht ve gayret göstermek bir sünnetullah kanunudur. Binaenaleyh, bir bilim adamı, bir biyoloji âlimi elbette böcekleri, arıları, sinekleri inceleyecek, araştıracak ulaştığı sonuçları beşer âlemi ile paylaşacaktır. Bu noktada bir problem yoktur. İlim adamından beklenen de budur. Ancak şu var ki, bu bilgiler “mana-yı harfî”ye döndürülmezse, o zaman bu nimetlerin arkasında tecelli eden lütuf ve keremler, ihsan ve ikramlar görülemez, okunamaz, düşünülemez, şükran izale olur; ya da bu nimet ve mazhariyetler adi sebeplere verilir; doğa yaptı denilirse; o vakit hallakiyet-i İlahiyye ve rububiyet-i İlahiyye’nin azim tasarrufları şuursuz tabiata isnad edilmiş, kâinat çapında bir zülm-ü azim işlenmiş olur. Hâlbuki mana-yı harfî gözü ile bakıldığında görülür ki, o elma ağaçları insanları bilmez, insanların midelerini tanımazlar. O odun parçalarının akılları, şuur ve hissiyatları olmadığından elbette onlar, insanlara acımazlar, insanlara ikram etmezler, insanlara ihsan elini uzatamazlar. Her yıl hadsiz bahçelerden devşirilen hadsiz meyveler kâinat çapında azim bir sofranın varlığını akıllara gösterir. Elbette bütün zemin yüzünde serilen bu hadsiz sofralar hadsiz rahmet sahibi bir Rezzak-ı Zülcelâl’in ikram ve ihsanlarıdır. Bu ikramlardan anlaşılır ki, bu nimetler insanı bilen, insanın midesinden haberdar olan bir Zat-ı Akdes’in ikramlarıdır, ihsanlarıdır; kör kuvvetin, yontulmamış kaba kerestelerin, çalı ve çırpılarının işi ve hüneri değildir.

Evet, Risale-i Nur, kâinat kitabına mana-yı harfîyle, tevhid dili ve vahdet gözü ile yaklaşır. Gaibane tefekkürden hazırane tefekküre geçişin şifrelerini verir (On Birinci Söz ve Yirmi Üçüncü Söz). Birinin varlığı diğerini gerekli kılan “umur-u izafiye” ile nisbi vasıfları gözlere göstererek vahdete ulaşır, tefekküre derinlik katar (Yirmi Beşinci Pencere). İlim ve fünunu “manayı harfi” ile kodlar, ilim dünyasına istikametli bir yol gösterir (Otuzuncu Lem’a). Hadisatı, kader canibinden tahlil eder; mukadderat sırlarını hikmet, rahmet ve inayet cephelerini açıklamaya çalışır (Lem’alar). Her mevcutta, her masnunun cephesindeki mührü vahdeti, sikke-i Ehadiyeti, turra-yı Samedaniyeti gösterir. Tevhid mührünü her şeyin üzerine vurur (Yirmi İkinci Söz). Kâinatın rububiyet noktasında tecezzi ve inkisam etmeyen bir küll ve külli olduğunu isbat eder (İkinci Şua).

Elhasıl, Risale-i Nur; ilan eder, ispat eder, kâinata işittir ki: Şu mevcudat, arz ve sema ve içindeki bütün masnuatın bir Sani'-i Kadîr’in kudsî esmasının cilveleri ve envâr-ı esmaiyesinin gölgeleri ve ef’alinin eserleri ve kalem-i kader ve kudretin nakışları ve sahifeleri ve cemal-i kemalinin âyineleridir.

Mazhar olduğu daimi sanat mucizeleri ve servet hazinelerinin şehadeti ile şu kâinat, bir muvahid-i ekberdir; azamet, kudret, intizam ve mizan dilleri ile bir Sani-i Vahid’i esmasıyla tavsif eder, tevhide işaret eder, o Sani-i Vahid’in rububiyetinin kemalini, sanatkârlık ve nakkaşlığını gözler önüne serer, gösterir.

Evet şu muhteşem kainat, O Zat-ı Akdes’in hallakıyetini, ilim ve iradesini, kudret ve rahmetinin tecellilerini gösteren delil ve hüccetlerin topyekun ifadesidir.

Bu sahifeleri okumayanlar, bu ayetleri görmeyenler, bu ayinelerdeki güzellikleri seyretmeyenler, bu hadsiz hüsünlere bakmayanlar velev bütün fünunu bilseler bile, cehl-i mürekkeb içinde bir eçhel hükmündedirler.

Mana-yı harfî ile bakanlar, bu ayinlerdeki güzellikleri görür telezzüz ederler; bu mevcudat sahifelerini dikkat, ibret ve fikretle mütalaa edenler. Onların bu bakış ve mütalaaları, duyuş ve düşünceleri de neticede bütün saadetlerin kaynağı ve anahtarı olan imanlarını kuvvetlenir, manevi terakkiyatın miftahı olan marifetleri ziyadeleşir; bütün kemalatın esası ve madeni olan iman-ı billah hakikatında onlara ziyade inkişaf verir.

“Kezalik, Allah'ın hesabına kâinata bakan adam, her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gafletle esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur. Kezalik iman ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde görecektir. Kezalik ef'al-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah'ın hesabına olursa, tecelliyata ma'kes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur.”[19]

Niyet

Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye isimli eserinde niyet hakkında şöyle bir değerlendirme yapmaktadır:

“Arkadaş! Bu niyet mes'elesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acib bir iksir ve bir mâyedir."

"Ve keza niyet, ölü ve meyyit olan haletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur."

"Ve keza niyette öyle bir hâsiyet vardır ki; seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder. Demek niyet, bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyle ise necat, halas ancak ihlâs iledir. İşte bu hâsiyete binaendir ki; az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binaendir ki; az bir ömürde, Cennet bütün lezaiz ve mehasiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan, daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır.”[20]

Niyet, iksir gibidir. İksirin toprağı altına kalbettiği gibi, niyet dahi adi harekâtı ibadetlere çevirir. Seyyiatı hasenata, hasenatı seyyiata tahvil eder.

Niyet, kalbin amelidir. Kalp, mahalli imandır. İman mahalli her türlü çürük, bulanık, müşevveş hallerden arındırılmalıdır. Kalp, tertemiz, arı ve duru olmalıdır. Çünkü Allah-ı Azimüşşan Âlim ve Habir’dir, gaybı bilendir, her şeyden haberdardır. Latif’tir, O’ndan hiçbir şey gizlenemez. Kalbin derinliklerinden geçenleri bilir, Şehit ve Şahid’dir, gören ve işitendir.

Niyet, kalbin kastıdır. Kasd, hasbî, halis ve samimi olmalıdır. Niyet dairesi temiz olan, safi olan, hasbi olan dünya ve ahirette kazanacaktır. Niyet dairesindeki hassasiyet ve saffet, bizi “medar-ı necat ve halas olan ihlâs”a götürmektedir.

Evet, güzel niyet, kalpte maya tutarsa, gönül cennete döner. Firdevs’i yaşar insan…

Niyet, içtedir, insanın iç iklimini yansıtır. İnsanın iç ikliminin güzelleştirmesi, mükemmelleştirmesi, tezyin ve tekmili, niyet ile çok yakından ilgilidir. Çünkü tezkiye, arınma, saffet ve samimiyet önce niyet dairesinden başlar. Bütün amel ve hareketlerimizin, hizmet ve faaliyetlerimizin içi, özü ve çekirdeği niyettir. Semeredar bir hayata mazhar olmak için çekirdeğin sağlam olması gerekir. Çekirdek çürük olur, bozulur, tefessüh ederse; goncalar açılamaz; gövde serpilip gelişemez, bünye güdük kalır, sümbül vermez.

Evet, çekirdek çürük olursa, istidatlar cüziyetten külliyete çıkamaz; insan kabuliyet ve makbuliyet arşına yükselemez.

“İhlâsla amel edenler kurtuldu” hükmünce, mümin özünü sağlam tutmalıdır; içini temizlemeli, içini arındırmalıdır.

Niçin niyet bu derecede önemlidir?

Çünkü niyet, bir ruhtur. O ruhun da ruhu ihlâstır. O ruhun ruhunu yaşatmak lazımdır.

Evvela, her şeyden önce kulluk görevi ve dine hizmet etmenin temel taşlarının, aslı unsurlarının sağlam olması gerekir. Çürük ve bataklık bir yolda yürünmez. Sağlam, rasih ve istikametli yol, ihlâs yoludur, ihlâslı yolculuktur. Çünkü gurur ve kibirle, enaniyet ve ekâbirlikle Allah’a gidilmez. Bu yol, şan ve şeref, riya ve gösteriş, çalım ve tabasbus yolu değildir. Bu yol saffet ve samimiyettir, istikamet ve hulusiyettir.

Bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle  buyurmaktadır:

“İşte ahiret yurdu! Biz Onu yeryüzünde büyüklenmeyen ve bozgunculuk istemeyenlere veririz.” (Kasas, 28/83).

Kulluk, arınmaktır, yıkanmaktır, varlık dağını eritmektir; ihlâsla yürümektir. Esas olmadan bir yere gidilmez! Esas olmadan matluba, maksuda varılmaz.

İkinci olarak, katiyen bilmek gerekir ki, ahirette bütün ameller; niyetleriyle birlikte tartıya girecektir. Bütün ameller mahşer gününde niyetleriyle beraber tartılacaktır. Kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar, verdiğimiz sadakalar, yaptığımız bütün haseneler, din adına sergilediğimiz her şey niyetleriyle beraber tartıya girecektir. Ameller, niyetleriyle ölçülecek, niyetleriyle değer kazanacaktır. Niyetini bulandıranlar, müşevveş kılanlar, fitne, ifsat ve ihanetin planlarını yapanlar yıkılıp gidecektir.

Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerimde Hz. Süleyman aleyhisselamı methetmekte, şöyle buyurmaktadır:

“Süleyman ne güzel bir kuldu! Doğrusu O, daima Allah’a yönelirdi.”(Sad, 38/30).

Bir diğer ayette, peygamberler hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Biz onları özellikle ahiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık.” (Sad, 38/46).

Evet, kâmil bir müminin dünyasında tercih, tahsis ve takdimde her şeye mukaddem ve her şeyden muaccel Allah’ın rızası olmalıdır. İhlâs çizgisinden çıkan bir amel bulanır, kirlenir; riyaya kapılar açılır, insanı şirk-i hafiye kadar götürebilir. Çünkü niyet kalbde safi olmazsa, safi tutulamazsa, hissiyat-ı insaniye, ya riyakârlığa ya şan ve şerefe ya gösteriş ve alkış hissine ya da sahteliğe ve sahtekârlığa yönelebilir.

Evet, niyetler bozuk olursa, davranışlar da bozulacaktır. İnsan, fiilî bir yalancılığın içine düşecektir. Yaşantısı ile sözleri birbiri ile örtüşmeyen insan, tebliğ ve temsil görevinde hep gerilerde kalacak; kalpler ona ısınamayacak, gönüller onunla teneffüs etmeyecek, emin ve güvenilir bir insan vasfını kaybedecektir. Hele bu insan tebliğ makamında ise, belki de hizmete perde olacak; tatsız, tuzsuz, silik ve kıvamsız biri damgasını yiyecektir.

Üçüncüsü, niyet dairesi bidayetten nihayete kadar saffetini muhafaza etmelidir. Yani, ameller, temiz niyetlerle başlamalı, son nefese kadar bozulmamalı, kirletilmemelidir. Başarıya giden yollarda, muvaffakiyet getiren mevki ve istasyonlarda, bir kısım insanlar, zafer sarhoşluğu içine düşer; başlangıçtaki temiz niyetlerini, saffet ve samimiyetlerini muhafaza edemezler. Alkış vurur onları… Gurur çökertir amellerini… Gösteriş, riya ve sum’a fıtratlarını bozar onların… Tad ve lezzetleri kalmaz, fıtrilik ikliminden sıyrılıp çıkarlar, bitip tükenirler…

Evet, niyet su gibidir, suya benzer. Nasıl ki, su bir kaynaktan beslenmezse, zaman içinde fıtriliğini kaybeder, önce kirlenir, sonra kokar; bir hedefe akmazsa, tadını, rengini bozar, yosun tutar. Akıp deryalara ulaşmayı amaç edinmezse, toprak onu emer, kurutur, yutar. Niyet de böyle… Zaman içinde bozulabilir, kirlenebilir. Niyetler bozulur ve kirletilirse; o insan nefret üretip kin kusabilir. Fitne ve fesada kapılar açılabilir.

Niyet bozulursa, ameli kirletir; kirli amel de hayatı berbat eder. Şan ve şeref perdesi, bir kısım fıtratları erozyona uğratır; ihlâsı eritir. Riya ve gösterişe medar alkış hisleri, medyatik tavırlar uzun vadede insanın içini boşaltır, kurutur, ruhu çölleştirir. Bu nedenlerle niyet dairesi, ihtimam ister, dikkat ve teyakkuz ister. İnsan, kendi iç dünyasında niyetini sürekli murakabe etmeli; hamiyetini, aşk ve idealini yüksek tutmalı, şevk ve gayretini kuvveden fiile çıkartmalıdır.

Niyetle birbiri içinde bütünleşen ve birbirini takviye eden değer ve hedefler diri tutulmalıdır; kulluk ve ubudiyet, şefkat ve merhamet, hamiyet ve gayret, gayret ve şevk, tebliğ ve aşk-ı İslamiyet gibi değerler kalbde canlı tutulursa, insan, rabbanileşir. Yani “Rabbaniler olunuz.” (Al-i İmran, 79) ayetindeki manaya masaddak olunur. Niyet uçarsa, dağılır ve devamlılığı kırılırsa, gaflet gelir, heva ve hissiyat fıtrata tahakküm eder. Bu nedenlerle niyet dairesini, hamiyet dairesi ile birlikte harekete geçirmek gerekir. Hamiyeti ali, ulvi, geniş ve muhit tutmak; yüksek hamiyetleri, safî ve hasbî niyetlerle mayalamak lazımdır. Niyeti bütün hayatına yaymak, hayatını niyet ile mayalamak lazımdır. Öyle ki, son nefese kadar, Allah-u Azimüşşan’a kulluk yapmak niyeti, niyetimizin kıble ve pusulası olmalıdır. Hizmetkârlık kisvesi, sürekli yaşatılmalı; hizmetkârlık kisvesini sürekli sırtta taşınmalıdır.

Niyet, günlük işlerin akışında, işlerin tanzim ve tedbirinde, hakikatlerin tebliğ ve neşirde canlı tutulmalıdır. “Özümü arındıracağım, içimi sürekli temiz tutacağım, nefsini herkesten ziyade nasihate muhtaç göreceğim” tarzında telkinlerle niyet dairesi sürekli tahkim ve takviye edilmelidir.

Evet, büyük insanların, davası büyük olduğu gibi davasının çekirdeği olan niyeti de büyüktür, safidir ve hasbidir.

Nazar

Allah, insanı yaratmış, insan da fotoğraf makinesini yapmış. Fotoğraf makinesi, çekim yapar ama yorum yapamaz. Gösterdiği objeyi yorumlayamaz, süzemez, değerlendirip belirli bir kanaat ve neticeye ulaşamaz.

İnsan, çok farklı bir camiiyet ve keyfiyette yaratılmış.. O, fotoğraf makinesi gibi değil… O sadece görmüyor; o gördüğünü algılıyor, anlıyor, değerlendiriyor, süzüyor.

Nazar bir süzgeç, bir filtre…

Nazarda fikrî bir derinlik, zihni bir tespit ve yargılama var.

Niyet ve nazar arasında birbiri içinde inikâs eden, biri diğerini etkileyen bir ilişki var. İnsan, niyetinin rengine göre bakıyor; niyet safi, temiz ve güzelse, nazar da güzelleşiyor, tatlılaşıyor, derinleşiyor. Niyet, müşevveş, bulanık ve kirli ise nazar da niyetin libasını giyiyor, niyeti yansıtıyor. Nazar, niyetin kılık ve kıyafetine göre arz-ı endam ediyor. Niyetteki şek ve şüphe de nazara yansıyor, nazarı kirletiyor. Nazar da niyet dairesini etkiliyor.

Nazar, bir laboratuar gibi... Bu laboratuarın altyapıları, kazandığımız bilgiler, hayat tecrübelerimiz, hayat mektebinde öğrendiklerimiz, niyetlerimiz, ön kabullerimiz, ön yargılarımız.

Bu alt yapılar ne kadar sağlıklı ve sağlam ise, laboratuardan çıkan sonuçlar o derece hakikata mutabık olur, fayda sağlar.

Nazar; iman, izan, ikan ve yakin nuru ile güzelleşir, tatlılaşır. Hikmete, marifete, hakikat ve kemalata inkılab eder. Tefekkür ile kuvvetlenir, müşahede ile yoğunlaşırsa, o nazar marifet-i İlahiyye’ye döner, huzurî ve şuhudî mazhariyete inkılab eder; hayata lezzet kadar, kaymaklaşır, ballaşır. Zevk-i ruhani ile tatlaşır, taçlaşır.

“Gözün nuru, nur-u imanla ışıklanırsa ve kavileşirse, bütün kâinat gül ve reyhanlar ile müzeyyen bir cennet şeklinde görünür. Gözün göz bebeği de, bal arısı gibi, bütün kâinat safhalarında menkuş gül ve çiçek gibi delillerinden, bürhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usare ve şiralarından vicdanda o tatlı imanlı balları yapar."

"Eğer o göz küfür zulmetiyle kör olursa; dünya, genişliğiyle beraber bir hapishane şekline girer. Bütün hakaik-ı kevniye, nazarından gizlenir. Kâinat ondan tevahhuş eder. Kalbi, ahzan ve ekdar ile dolar.”[21]

Dikkat edilirse yukarıdaki paragrafta bakış derinliğini yansıtan üç kelime zikredilmiştir: ibret, fikret ve ünsiyet.

İbret, eşyaya, olaylara ve mevcudata süzerek bakmak, ders çıkartmak, hikmet gözlüğünü takmaktır. İbret gözlüğü muallimdir, hadisatı talim ettirir. Bu gözlüğü takanlara her olay, her müşahede bir muallim hükmüne geçer. Binlerce olaydan ders çıkartır, ders alır. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri “seksen bin muallimden ders aldım.” derken, herhalde bu ibret gözlüğünü nazara vermek istemektedir. Çünkü bir insanın eğitim ve öğretim döneminde ders aldığı hocaları mahduddur. Seksen bin kişiden her gün teberrüken bir ders alınmış olsa bile, bu ders bir ömre sığışmaz. Belki bu cümle “zamanın inbisat sırrı”na bakar.[22] Bize de bakan cephesi, böyle bir derinliğe işaret ve bir ibret gözlüğüdür. Hadiseleri daha ziyade dikkatle süzme maharet ve dirayeti adına terakkiye bir işaret ve alamettir; yükselişlere vesiledir. Belki de farklılıkları görebilme adına bir incelik, bir derinliktir. Nitekim Said Nursî, sinekten ders aldığını ifade etmektedir.[23]

Fikret ise, ince ve derin tefekkürî bir düşüncedir; fikir seviyesinde ince ve derinliğine bakıştır; fikren tartmak, ilmen bakmaktır. İşin esasına yönelmek, meseleleri, temyiz ve tefrik etmek, olayların hükmiyet ve hikmet cephelerini analiz etmek, matlup keyfiyete yükselmektir. Olayları idrak laboratuarında tahlil etmektir. İşin önem ve güzelliğini, dakik ve inceliği görebilme maharetine yükselmektir.

Ünsiyet ise, kalbi bir kurbiyet, yakınlıktır. Ruhun enis bir dost ile teneffüs etmesidir. Ünsiyet, iç dünyanın teselli ve inşiraha medar bir keyfiyetidir, bir duyuş, bir his edişidir. Ünsiyet, gam ve kederi uçurur. Yeisi izale eder. Ünsiyet kalbin hüznüne, elem ve teessürüne merhem ve tiryak olur. Sürurlara kapılar açar.

Arif bir müminin dünyasında, her bir mevcut, her bir mahlûk bir mektub-u rahmani, kıymettar bir nakş-ı İlahi ve hakikattar bir eser-i Rabbani’dir. Kamillerin dünyasında, o ünsiyet nazar-ı ibretle tatlılaşır. Kalbe, Ahmed-i Cizrî’nin “Senin temâşâna, hüsnüne, herkes her yerden koşup gelmiş. Senin cemâlinle nazdarlık ediyorlar.” cümleleri dökülür. Sonra o kalp Rabbi Rahimine yönelir. “Ya men ünsühü leziz,” “Ya men sürürü arifin,” “Ya men enisi mustağnisin” sırrı onda inkişaf eder.

Said Nursî, Münacat Risalesine şu cümle ile başlar:

“Ben imanın gözüyle ve Kur'an’ın talimiyle ve nuruyla ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dersiyle ve ism-i Hakîm'in göstermesiyle görüyorum ki…”

Bu cümle bir ölçü, bir mihenk, bir gözlüktür. Bu gözlüğü takanlarda, bu keyfiyete yükselenlerde: nazar güzelleşir, tatlılaşır, latifleşir, hikmete ve marifete inkılab eder. O vakit, olayları esma dili ile çözer. Hakikat gözlüğü ile meseleleri tahlil eder. Ruh marifet ile telezzüz eder, kalp teskin olur, göğüs ferahlar, idrak tatmin olur. Hâlde inşirah ve inbisat zuhur eder, insan firdevsi bir cenneti yaşar. Nazar, marifet nazarı olur. O zaman, kâinat bir kitap gibi insanın önüne açılır. Her şeye tevhid gözü ile bakar, her şeyi vahdet aynasında temaşa eder. Kâinatta tecelli eden rahmaniyet, rahimiyet, rezzakiyet, hafiziyet, adiliyet, hakîmiyet gibi pek çok hakikatleri müşahede eder. Okur, anlar ve yaşar.

Eğer bu gözlük takılmazsa, nazar daralır, kısalır ve kısırlaşır. Nazar, “nazar-ı sathiye” döner. Sathi nazar ise, göremez, bilemez, süzemez. Hakkıyla idrak ve ihata edemez. Kâinat tefekkür itibariyle âleminde kapalı ve örtülü kalır. Nazarı sathinin iklimi, çöle benzer o zaman… Açılımlar olmaz o coğrafyada… Başaklar sararmaz, ağaçlar açmaz, meyveler çiçek vermez o ülkede…

Gaflet ziyadeleştikçe nazar kararır, Dünya bir matemhane-i umumiyeye döner. Hayat cidal olarak algılanır. Ölüm hiçlik ve yokluk kapısı olarak görülür.

Bir de “sathi nazar” vardır; silik ve sönük.. Zülümattır sathi nazar.. Ülfetle intizam ederse, iyice küllenir; baktığı halde görmez, bilmez, duymaz. Cemadata benzer adeta..

Bakışlar derinleşirse, o derinlikler muhtelif esmaların açılımına kuvvet katar. O zaman, dağlar, deryalar, semalar izzet ve azametin, haşmet ve kudret-i rububiyetin tecellilerini akıllara gösterir; nazenin mahlûkat, şefkat ve merhamet nazarını ateşler, kalbe yumuşaklık ve mülâyemet verir. Mülk ciheti zıtların cevelanına döner; melekût ciheti ise, sakin ve şeffaf bir derya hükmünü yansıtır.

Ve bir gün gelir, her bir şeyle Rabbini bulur; her şeyde Halık’ına giden bir yolu görür. Ve hiçbir şey huzuruna mani olmaz.

Elhasıl, nazarın yelpazesi çok geniştir. İnsan nasıl bakarsa, öyle görecek, öyle süzecek, öyle değerlendirecektir.

“İnsan ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet câmi' bir istidad verildiği için; esfel-i safilînden tâ a'lâ-yı illiyyîne, ferşten tâ arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamata, meratibe, derecata, derekata girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut ve suuda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu'cize-i kudret ve netice-i hilkat ve acube-i sanat olarak şu dünyaya gönderilmiş”

olduğu için insanın terakki ve yükselişinin ve dehşetli tedenni ve yıkılışının sonu olmadığından nazarlar saymakla bitmez; insanlar sayısınca nazarlar, bakışlar kuşatır dünyayı…

Her bakış içini yansıtır; kendini şerh eder. Ya gül gibi kokar ya gübre gibi etrafını rahatsız eder. Ya nura gark eder, ya zulmette boğar…

Ama bir bakış var.. Bakışların en güzeli… En hayattarı… En tatlısı… En hakikattarı… Hidayet üfleyen, ruhları dirilten bir bakış... Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın bakışı...

“Bazı olur bir temas, taşı iksir ediyor. Bir nazar-ı peygamber, Birdenbire kalbeder; bir bedevi-i cahil, bir ârif-i münevver. Eğer mizan istersen: İslâm'dan evvel Ömer, İslâm'dan sonra Ömer... Birbiriyle kıyası: Bir çekirdek, bir şecer... Def'aten verdi semer, o nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Peygamber... Ceziret-ül Arab'da, fahmolmuş fıtratları kalbetti elmaslara... Birdenbire serâser... Barut gibi ahlâkı parlattırdı, oldular birer nur-u münevver.”[24]
 

[1] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 49, RNK Yay.

[2] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 207, RNK Yay.

[3] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 401, RNK Yay.

[4] Bediüzzaman Said Nursî, Şualar, s. 200, RNK Yay.

[5] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 354, RNK Yay.

[6] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 609, RNK Yay.

[7] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 258, RNK Yay.

[8] Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmuş: “İlim birdir. Cahiller onu çoğalttı.” İmam-ı Ali’nin (r.a.) buyurduğu gibi, ilimlerin hakikati tek bir Allah’a istinad eder. Bütün ilimler bir olan Allah’ı anlatır, kemal ve cemaline ayinedarlık eder, esma-i İlahiyye’den haber verirler.

[9] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 53, RNK Yay.

[10] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 65, RNK Yay.

[11] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 87, RNK Yay.

[12] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 20, RNK Yay.

[13] Said Nursî, bu güzellikleri kendi hayatında da bizzat yaşamış, ibadet-i tefekküriyenin lezzetini tatmış, tekeyyüf etmiştir: Bir gün bir buğday tarlasının önünden geçerken, arabayı durdurmuş ve buğday tarlasını bir müddet temaşa etmiş. Rüzgârın latif esintisi içinde olgunlaşmış başakların deniz dalgaları gibi ritmini, cuş-u huruşunu seyretmiş. Sonra, “Temaşası benim olsun, tarlası kimin olursa olsun.” demiştir.

[14] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 140, RNK Yay.

[15] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 671, RNK Yay.

[16] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 692, RNK Yay.

[17] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, s. 238, RNK Yay.

[18] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 87, RNK Yay.

[19] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 192, RNK Yay.

[20] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 68, RNK Yay.

[21] Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ’câz, s. 63, RNK Yay.

[22] “Bast-ı zaman sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Miraç, bu hakikatın vücudunu ispat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mi’rac’ın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs’ati ve ihatası ve uzunluğu vardır. Çünkü Miraç yoluyla beka âlemine girdi. Beka âleminin birkaç dakikası, bu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Hem bu hakikata binaen bazı evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş. Bazıları, bir saatte bir senelik vazifesini yapmış. Bazıları, bir dakikada bir hatme-i Kur’aniyeyi okumuş.” (Bkz., Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 190, RNK Yay.)

[23] Mehasiniyle mağrur olan nefsime dedim ki:

     Sen bir şeye mâlik değilsin, nedir bu gururun?
     Dedi ki:
     – Madem mâlik değilim, ben de hizmetini görmem.
     Dedim ki:
     – Yahu bu sineğe bak! Gayet küçücük zarif elleriyle kanatlarını, gözlerini siler süpürür. Her işini görür. Sen de lâakal onun kadar vücuduna hizmet etmelisin, diye ikna ettim. Takdis ederiz o Zâtı ki, bu sineğe nezafeti ilhamen öğretir, bana da üstad yapar. Ben de onun ile nefsimi ikna ve ilzam ederim.” (Bkz., Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 78, RNK Yay.)

[24] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 766, RNK Yay.

Paylaş
Yükleniyor...