Block title
Block content

Saray ve müştemilatının derunundaki manzum murassalar ve mevzun nukuş nazara veriliyor. Acaba derunundaki vaziyet ile zahirdeki muamelat farklı mı cereyan ediyor? “Manzum murassa ve mevzun nukuş” hakkında bilgi verir misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Temsilde sultan, hem kendi eserlerini kendi “nazar-ı dakaik aşinasıyla” yani onlardaki bütün incelikleri bilerek ve görerek seyretmiş, hem de onları müştaklara seyrettirmişti. “Derun” kelimesi bize bu dakik nazarı hatırlatmaktadır. İnsanların bir çoğu, bu âlemdeki güzellikleri görmek ve takdir etmekle birlikte, onlara ülfetle ve üzerinde fazla düşünmeyerek  nazar ettiklerinde meselenin derununa inemez ve onlardaki güzellikleri kâmil manada değerlendiremezler. Halbuki, zahirdeki bu güzellikler derundan gelmektedir. Üstat'tan bir örnek verelim:

“Hem, her eser-i Samedânî, bir mektup gibi, bir Sâni-i Zülcelâlin esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen, esmâ yoluyla Müsemmâyı bulursun.”(1) 

İşte gördüğümüz bu nakışların derunu, onların ifade ettiği manalardır. Bu manalar o lafızlardan daha güzeldirler. Ve lafızlardaki güzellik, manaların güzelliğinden gelmektedir.

İşte bu kâinattaki her bir eseri İlâhî bir mektup olarak görmek, O’nun isimlerinin tecellileri, ihsanlarının birer sofrası, birer tablası olarak değerlendirmek gerekir. Bu da ancak mevcudatı ve hadisatı, Kur’an'ın ve Yaver-i Ekrem'in ders verdiği şekilde anlamak ve değerlendirmekle mümkün olur.

Bir önceki vecizede “Nimetten in’ama geçsen Mün’imi bulursun.” buyrulur. Nimetin kendi güzelliği yanında bir de onun bize ikram edilmesinin taşıdığı mana ve güzellik vardır. Bu ikincisi derunîdir ve birinciden daha güzel, daha üstündür.

Bir başka risalede hamd anlatılırken bir elma örneği verilir. Padişahın ihsan etiği elmada iki lezzet bulunduğu, birinin elmanın kendi lezzeti olduğu, diğerinin ise o elma ile kendini gösteren “iltifat-ı şahane lezzeti” olduğu nazara verilir. Bahçeleri birer sofra, ağaçları birer tabla olarak değerlendirip bir ağaçtan kopardığı bir meyveyi doğrudan doğruya Allah’ın bir ikramı olarak yiyen insanın, o yemeden aldığı ruhanî ve manevî lezzet, cismanî lezzetleri çok gerilerde bırakır.

“Nasılki cesed ruha dayanır, ayakta durur, hayatlanır ve lafız manaya bakar, ona göre nurlanır ve suret hakikata istinad eder, ondan kıymet alır. Aynen öyle de; bu maddî ve cismanî olan âlem-i şehadet dahi bir ceseddir, bir lafızdır, bir surettir; âlem-i gaybın perdesi arkasındaki esma-i İlahiyeye dayanır, hayatlanır, istinad eder, can alır, ona bakar, güzelleşir. Bütün maddî güzellikler, kendi hakikatlarının ve manalarının manevî güzelliklerinden ileri geliyor. Ve hakikatları ise, esma-i İlahiyeden feyz alırlar ve onların bir nevi gölgeleridir.”(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, On Yedinci Söz.

(2) bk. Şualar, Dördüncü Şua.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...