Block title
Block content

"Şefkat, bir iksir-i nuranîdir, aşktan çok keskindir. Çabuk Cenâb-ı Hakk'a vüsûle vesile olur." deniliyor. Allah'a karşı aşk duyulabilir; fakat şefkat insanlara karşı hissedilir. Burada şefkatle Allah Teala'ya vusül nasıldır?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsan büyütülse kainat olur, kainat küçültülse insan olur. Kainatta umumi ve azametli olan imana dair hakikatler, insanda daha okunaklı ve minyatür bir şekilde yazılmıştır. Hakikatlerin büyük ve umumi şeklini okumak herkese müessir olmaz, lakin minyatür ve okunaklı yazıları herkes rahatla okuyabilir.

İşte her bir insan potansiyel olarak böyle kainat kadar geniş ve mükemmel bir vaziyette ve kıvamda yaratılmıştır. Allah’ın bütün isim ve sıfatları kainatta dağınık ve azametli bir şekilde tecelli ederken, kainatın küçültülmüş bir  modeli olan insanda bu isim ve sıfatlar derli, toplu ve temerküz şeklinde tecelli ediyor.

Öyle ise kainatta Allah’ı bize tanıtan ne kadar imana dair azametli mesele varsa, onun daha okunaklı ve minyatür şekli insanın cephesinde ve mahiyetinde yazılıdır. Bize düşen bu yazıları okumak ve anlamaktır. Enfüsi tefekkür, insanın mahiyetinde ve cephesinde yazılı olan bu tevhid hakikatlerini okumak ve anlamak demektir. Bu sebeple insanın mahiyetini ve cephesini tarif eden sayısız divan ve kitaplar kaleme alınmıştır. Kainat afaki noktada Allah’ı ne kadar tanıtıyor ise insanın manevi cephesi de Allah’ı o derece tanıtıyor.

Ayrıca insan, mahlukat içinde Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını tartıp ölçecek geniş mahiyete sahip tek mahluktur. Mesela, midenin açlık hissi ile Rezzak ismini, tat alma duyusu ile Allah’ın Kerem ve Muhsin ismini, cüzi iradesi ile Allah’ın külli irade sıfatını, cüzi ilmi ile Allah’ın sonsuz ilim sıfatını bilebilir. Demek insanın mahiyetindeki her bir cihaz ve duygu, aynı zamanda Allah’ın isimlerine açılan birer kapı birer pencere hükmündedir. İnsan, evladına olan cüzi şefkati ile Allah’ı mahlukatına olan külli şefkatini idrak ve kıyas eder.

İnsanın mahiyetindeki cüzi şefkat de Allah’ın külli şefkatine açılan bir pencere gibidir. İnsan bu cüzi şefkati ile kıyas yapıp külli şefkate intikal ediyor. İnsandaki bu cüzi şefkat olmasa idi hiçbir zaman Allah’ın külli şefkatini anlamayacaktı. Şefkat aşk gibi sebeplere insanı yapıştırmıyor, az bir şuur ve iman ile Allah’a isal edebiliyor. Ama aşkta bu hassasiyet yoktur. Aşk hidayet ve iman ile iyi terbiye edilmez ise, insanı direkt sebeplere yapıştırıyor ve kurtulması da kolay olmuyor. Mecazi aşktan İlahi aşka gidenler çok azdır.

İnsanın Allah’a olan işareti ve isimlerine olan mazhariyetini Üstad Hazretleri şu şekilde beyan ediyor:

"BİRİNCİ NOKTA: İnsan, üç cihetle esmâ-i İlâhiyeye bir aynadır."

"Birinci vecih: Gecede zulümat nasıl nuru gösterir. Öyle de insan, zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks ve kusuruyla bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor, ve hâkezâ, pek çok evsâf-ı İlâhiyeye bu suretle aynadarlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihayetsiz zaafında, hadsiz a'dâsına karşı bir nokta-i istinad aramakla, vicdanı daima Vâcibü'l-Vücuda bakar. Hem nihayetsiz fakrında, nihayetsiz hâcâtı içinde, nihayetsiz maksatlara karşı bir nokta-i istimdad aramaya mecbur olduğundan, vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahîmin dergâhına dayanır. Dua ile el açar. Demek her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdad cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîmin bârgâh-ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir."

"İkinci vecih aynadarlık ise: İnsana verilen nümuneler nev'inden cüz'î ilim, kudret, basar, sem', mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz'iyatla, Kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem'ine, hâkimiyet-i rububiyetine aynadarlık eder, onları anlar, bildirir. Meselâ, 'Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder,..' ve hâkezâ..."

"Üçüncü vecih âyinedarlık ise: İnsan, üstünde nakışları görünen esmâ-i İlâhiyeye aynadarlık eder. Otuz İkinci Söz'ün Üçüncü Mevkıfının başında bir nebze izah edilen insanın mahiyet-i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyade esmâ vardır. Meselâ, yaratılışından Sâni, Hâlık ismini ve hüsn-ü takviminden Rahmân ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Lâtif isimlerini, ve hâkezâ, bütün âzâ ve âlâtıyla, cihazat ve cevahiriyle, letâif ve mâneviyâtıyla, havas ve hissiyatıyla ayrı ayrı esmânın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmâda bir İsm-i Âzam var; öyle de, o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır."(1)

(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Otuz Birinci Pencere.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...