Block title
Block content

"Şek ve şüphe" nedir, nasıldır? Bilgi verir misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İman, Hazreti Peygamber Efendimizin (asv) getirmiş olduğu dini, kalp ile tasdik, dil ile ikrar, aza ile amel etmekten ibarettir. Yalnız aza ile amel imanın asli bir rüknü değil, kemali bir rüknüdür. Amelsiz iman da makbuldür, ama bu iman kamil bir iman değildir. Kamil iman ise ancak tahkiki olan imandır.

Tahkiki iman, Allah’ın isim ve sıfatlarının kainattaki tecellilerini okuyarak her şey üzerinde Allah’ın rablık ve ilahlık unvanını görerek, Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmek demektir. Kainatta her şeyin Allah’a açılan bir pencere olduğunu ve bu pencerelerden Allah’ın isim ve sıfatlarını seyrederek sağlam ve kuvvetli bir iman getirmek anlamındadır. Yani tahkiki iman, sarsılmaz ve şüphelere mağlup olmaz derecede ispat ve deliller ile Allah’a ve onun bildirdiklerine iman etmek anlamına geliyor.

Şek ve şüphe kalbin  iman ile küfür arasında gidip gelen bir tereddüt etme halidir. Şüphe, kalbin imana dair şeyleri tasdik edip etmeme konusunda  ortada ve kararsız kalma halidir ki, bu küfür oluyor. Yani İslam bu karasızlık halini sahih bir iman olarak kabul etmiyor. İmanın sahih olabilmesi ancak ve ancak kalbin imana dair konuları tam ve tereddütsüz tasdik etmesi ile gerçekleşir. 

Mesela kalp, öldükten sonra hesap günü acaba olacak mı diye bir tereddüt geçirse ve bu hususta şekke düşse, o anda iman gider. Bu örneği imanın diğer rükünlerine de tatbik edebiliriz.

Yalnız bu gibi tereddüt ifade eden şek ve şüpheler kalpte değil de, akıl ve hayal aleminde olursa, imana bir zarar vermez.

Üstad Hazretleri bu hususu şöyle özetliyor:

"Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi, tevehhüm-ü küfür dahi küfür değildir. Tasavvur-u dalâlet, dalâlet olmadığı gibi, tefekkür-ü dalâlet dahi dalâlet değildir. Çünkü hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür, tasdik-i aklîden ve iz'ân-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz-ü ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz'an öyle değiller. Bir mizana tâbidirler.”(1)

Üstad Hazretlerinin yukarıdaki ifadeleri meseleyi gayet açık ve net bir şekilde izah ediyor. Tahayyül, tasavvur, tefekkür ve tevehhüm, istem dışı çalışan ve insana terakki ve tekemmül etmesi için musallat edilmiş cihazlardır. Bu cihazlar irade ve imana tabi değildirler ki, insanı küfür ve dalalete soksunlar. Bu gibi cihazlar hüküm ifade etmezler. Lakin bu cihazların mahiyeti bilinmez ise, insana, zarara düştüm zannını vererek, ümitsizliğe sevk edebilirler.

Yani insan, kalbinden gelmeyen kötü sözleri ve çirkinlikleri kalbinden zannederek telaşa ve ümitsizliğe kapılır ise, zarara düşer. Bunun dışında, insanın aklından ve hayalinden geçen vesvese ya da vehimler insanı mesuliyet altına almaz. Hatta imanın katiliği ve kalitesine de bir zarar vermez. Bu zarar zannı içinde “eyvah imanımı kaybettim” vehmi de vardır ki, en can sıkıcı olanı da budur. Yani kişi kafasındaki hayal ve tasavvuru kalbindeki iman ve tasdik ile karıştırır ve kendini paralamaya başlar. Şeytana oyuncak ve maskara olur. Bu gibi hallere düşmemek için Üstad Hazretlerinin vermiş olduğu prensipleri hayatımıza düstur ittihaz etmeliyiz.

(1) bk. Sözler, Yirmi Birinci Söz, İkinci Makam.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Ş | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 9484 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...