Block title
Block content

SELAHADDİN ÇELEBİ

 

 Nazif Çelebi'nin oğlu olan Selahaddin Çelebi l9l3 doğumludur. Uzun yıllar Nur Risalelerine fedakârâne hizmet etmiştir. Nur'un mektuplarında isminden ve hizmetlerinden bahisler vardır. İnebolu eşrafından olan Selahaddin Çelebi, 9 Ocak 1977'de vefat etmiştir.

 "Ben bu zâtı tanırım"

"1936 senesinde Kastamonu'daki 131. Alaydan terhis olduğum zaman, Bediüzzaman isminde âlim bir zatın sürgün olarak geldiğini işitmiştim. Kendisi bir karakol karşısında yapayalnız yaşıyormuş. Kendisinin yüzünden zarar görmemesi için kimse ile görüşmüyormuş.

"İnebolu'ya geldiğimde, merhum pederim Ahmed Nazif Çelebi'ye anlattım. Babam:

"Ben bu zâtı tanırım, 1908 Meşrutiyetinden sonra yanında bir hey'etle İnebolu'ya gelmişti. İnebolu'nun meşhur âlimi Hacı Ziya Efendi ile birlikte şehirdeki camileri gezmişti. Şadırvanda abdest alırken yüzlerce insan toplanmış, hürmet ve sevgi ile kendilerini seyrediyordu. Ziya Efendi halka 'Ayıptır, çekilin' deyince, hey'etten bir zat: 'Bırakın baksınlar. Bu zat bakılacak bir zattır." dedi. Yahya Paşa Camiinde namaz kıldılar. Vapura uğurlarken caddenin iki tarafına dizilen halkı, elini kalbinin üzerine getirerek selâmlamıştı. İstanbul gazetelerinde de yazılarını okudum. 'Yarın Kastamonu'ya gidip ziyaret edeceğim' dedi.

 "Nur Risaleleri İnebolu'ya böyle girdi"

"Babam Kastamonu'ya gitti ve geldi. Beraberlerinde 4. Şua olan Âyet-i Hasbiye Risalesini getirdi. Bu risaleyi yazdı, bana verdi. Üstadı, nerede ve nasıl görebileceğimi tarif ederek, beni Kastamonu'ya yolladı.

"Kastamonu'ya geldiğimde Nasrullah Camiinin avlusunda çayhane işleten şarklı Küresin Aşiretinin Beyi olan Emin (Çayırlı) Beyi ve H. Tahirî'nin oğlu Ahmed Kuzu'yu aradım. Onlar vasıtasıyla Üstad'ı ziyaret edecektim. Ahmed Kuzu'nun oğlu Selâhaddin'le birlikte, kaldığı eve gittik. Evde yoktu. 'Karadağ'a çıkmıştır, haydi seni götüreyim' dedi. Selâhaddin küçük olduğundan 'Sen zahmet etme, tarif et, ben bulurum.' dedim. Kastamonu yakınlarında bir saatlik mesafede yürüyerek dağa çıktım. Karadağ'da ufak bir tepenin zirvesinde bir ağacın altında beyazlar giyinmiş bir zat namaz kılıyordu. İçimden 'Her halde bu zattır' dedim. Selâm verdikten sonra, başı ile oturmamı işaret etti. Diz çöktüm, duasına 'Âmin' dedim. İnsanlığın ve İslâm dünyasının huzur ve selâmeti, dünyevî ve uhrevî saadeti için hazin bir  sada ile niyaz ediyordu. Bilâhare getirdiğim kitabı verdim. 'Sen hoş geldin kardeşim, bu risalenin tashihatını yapayım' dedi. Tashih işi yarım saat sürdü. Bu esnada ilk defa gördüğüm Hoca Efendiye dikkat ediyordum. Dikkatle tashihat yapıyor, kelimedeki noksanlıkları harf ve noktalara kadar düzeltiyordu. 'Sen de yazı biliyor musun?' dedi. Bir cümle yazdırdı.

"Maşaallah... Keçeli güzel yazıyorsun, sana bir risale vereceğim, yazar mısın?" dedi. 'Memnuniyetle' deyince, birden dokuza kadar Küçük Sözler'i verdi. Yazacağımı ifade ettim. Babama da ayrıca 11. ve 12. Sözleri gönderdi. 'Eğer arzu ederse yazsın ve bana tashihe göndersin. Eserler aynen yazılmalıdır.' dedi. Müsaade isteyerek huzurundan ayrıldım.

"İşte Nur Risalelerinin İnebolu'ya girişi böyle oldu. Bu tarihten sonra İnebolu'da yüzlerce parmak Nurları yazmaya başladı. Nazifler, İbrahimler, İzzetler, Osmanlar, Salih'ler, Ömerlerin kalemleri, beş sene boyunca matbaa tesisleri gibi işledi. Kastamonu İnebolu arasında Nur Postacıları da teşekkül etmişti. Nurlar İnebolu limanından Anadolu'ya sevkediliyordu. Bu postacılığı Recep Dilek, Ahmed Köroğlu ve Değirmencioğlu yapıyorladı.

Teksir makinası

"Bu şekilde hizmetler fasılasız yürürken, İstanbul'da bir ticarethanede teksir makinası gördüm. Bu makinanın bir dakikada yüz sahife bastığını öğrenince hemen makinayı satın alarak İnebolu'ya getirdim. İlk defa Nurlardan Yedinci Şua, "Kâinat Seyyahının Müşahadeleri" olan Âyetü'l-Kübra Risalesini teksirle çoğalttık. İlk nüshayı Üstad'a götürdüğüm zaman fevkâlade memnun oldu. Eserin sonuna hissiyatını şu cümlelerle ifade etti:

"Ya Rabbi! Bir kalemle beş yüz nüsha yazan Nazif Çelebi ve mübarek yardımcılarını Cennetü'l-Firdevste mes'ûd kıl."

"Aradığınız nedir?"

"l942 yılında Kars Gümrük Muhafaza Teşkilâtına intisap etmiştim. Altı ay sonra kurs için Ankara'da İnhisarlar Vekâletinin (Tekel Bakanlığı) üst katı Gümrük Muhafaza Genel Komutanlığı Teşkilâtına tahsis edilmişti. Bir gün kursta iken, 'Sizi Genel Komutan Lütfi Karapınar Paşa istiyor' dediler. Bu esnada hatırıma ilk gelen şey, Ankara'da Risale-i Nur'un vekâletten vekâlete elden ele dolaşmasıydı. O tehlikeli zamanda Askerî Şura azasından rahmetli Yümni Bey, Şurânın resmi toplantısı bittikten sonra Risale-i Nur okuyordu. Herhalde bir general beni Karapınar Paşa'ya haber verdi, zannıyla odasına gittim. Paşanın yüzü sertti. Vaziyetin vehametini anladım. Masasının önündeki koltukta yakasındaki rozette istiklâl yazılı birisi oturuyordu. Arkasında da ayakta bir subay hazır ol vaziyetinde bekliyordu. Rozetli şahıs bana 'Üzerinde ne varsa çıkar' dedi. Ben de üzerimde ne varsa hepsini çıkardım. Bunlardan not defterimi aldılar, para çantamı ve diğer eşyalarımı geri verdiler. 'Bizimle beraber gelecek.' diye Paşa'dan müsaade aldılar. Çalıştığım odaya gittik. Masamdan da çantamı aldılar. Oradan da geceleri kaldığım Ulus'taki Cihan Oteline gittik. Hususi odamda arama yaptılar, fakat bir şey bulamadılar. Bana hiçbir şey söylemiyorlardı. 'Aradığınız nedir? Söylerseniz belki yardımcı olurum.' dedim. 'Risale-i Nur ismindeki kitapları arıyoruz.' dediler. 'Söyleseydiniz size verirdim. Hiç yorulmazdınız. Bunlar imanî ve İslâmî eserlerdir, gardroptadır. Fakat siz görmediniz.' dedim. Tekrar açtılar, elbiselerin arkasından otuz kadar eser çıkardılar.

"İftira mı edeyim?"

"Kitaplarla beraber 1. Şubeye, Hacı Bayram Camiinin karşısındaki, şimdi yıkılmış olan pasaport binası olan yere geldik. Mahallinde tutulan zabıtta 'kendi göstermesi üzerine' eserler bulunmuştur, kaydını yazdırttım. 1. Şube Müdürü'nün nezareti altında, iki gün, iki gece ifademi aldılar. Bir kaç kere tercüme-i halimi, Risale-i Nur'daki hizmetimin harfiyyen yazılmasını, kimlerle temas ettiğimi ve eserleri okuyanların kimler olduğunu sordular. Yerli, yersiz suallerine verdiğim cevaplarla bir türlü tatmin olmuyorlardı.

"Hacı Bayram Camiine namaz vakitleri giden cemaata bakmam ve bunlardan kimlere kitap vermişsem göstermem için cam kenarına iki polisle birlikte oturttular. 'Ankara halkının günahına girmem, birine mutlaka iftira mı edeyim?' dedim. Not defterimdeki isimlerin kime ait olduğunu sordular. 'Hacı Bayram Camiine gelen bir kaç kişinindir. Fakat bunların adreslerini bilmiyorum. Ancak camiye geldiklerinde tanıyabilirim' dedim. Hacı Bayram Camii karşısında kitapçılık yapan Muhsin Bey vardı. O vakit orada güzel bir yazıhanesi vardı. Müteahhitlik yapıyordu. Onun yazıhanesinde bazı şahıslara kitap verdiğimden ismi Muhsin diye zapta geçirilmişti. Muhsin Beyi getirdiler. 'Bu çoluk çocuk sahibi, bırakın bu zatı. Bunun Risale-i Nur'dan haberi bile yok. Yalnız bu adamın yazıhanesinde bir-iki zatla görüştüm. Camiye giderken, imanî Risalelerden verdim.' dedim.

"Bir de o civarda, ufak bir caminin imamı vardı. Saçları, kaşlar sarı, çok müttakî, mübarek bir insandı. Onun da ismi geçtiğinden bir hayli zavallıyı dövmüşler ve sıkıştırmışlardı. Bunu da bilâhare öğrendim.

 "Selahaddin korkma"

"Üçüncü gün çift aynalı bir odaya girdik. Büyük boy hususi yapılmış, tahminen, elli-yetmiş santimetre kare ebadında, ciltli bir defteri, albüm yapmışlardı. Türkiye'deki din adamlarının sağ, sol, profil ve cepheden görünüşlü üç resmi ve altlarında da tercüme-i halleri yazılı idi. Bu albümde tanıdıklarımı söylememi istediler. Yanımdaki memur sayfaları çeviriyordu. Abdülhakim Arvasi'nin resmini göstererek: 'Bu da tevkif edildi' dedi. Ben de: "Tanıyorum, âlim bir zattır. Bayezit camiinde dersini dinlemiştim' dedim. Bu defa bir başkasını gösterdi: 'Evet... Bu da Hacı Süleyman Efendidir. Tanımıyorum. Fatih'te oturuyor.' dedim. 'Bu da tevkif edildi. Biri Bursa'ya, diğeri Kütahya'ya sevkedildi' deyince Fatih'te evinde ziyaret ettiğim Hacı Süleyman Efendi olduğunu anladım. Sünnet-i seniyyeyi tatbik eden takvâ bir zattı. Bana Arapça yazılı, çerçeveli, dört-beş satırlı bir levhayı okuyup tercüme etmişti. Bana, 'Kur'ân'a kasem ederim ki, ben Mehdiye asker olacağım, ondan sonra öleceğim' demişti. Seksenin üzerindeki bu yaşlı zatın 'asker olacağım' demesi beni o zaman güldürmüştü. Tevkifini ve sürgüne gönderildiğini öğrenince, içimden 'O yaştaki insan ancak bu şekilde asker olabilir. Arzusu yerini buldu' dedim. Bir kaç hafta sonra da mübarek hocanın vefat haberi geldi.

"Bu sırada Komiser Naci Bey telâşla geldi. 'Sürpriz,' diye bağırdı. 'Bediüzzaman Hoca Efendiyi Kastamonu'dan getirmişler. Geceyi Çankırıkapı'da bir otelde geçirmiş. Otelde müstahdem yerine polisler geçmiş. Hizmetine de garson kıyafetinde bir komiser vermişler' dedi.

"Bir müddet sonra 1. Şube Müdürünün odasına beni çağırdılar. İçeri girdim. Üstad oturuyordu. Derhal elini öptüm. Çok hararetli olan elini bırakamadım. Şiddetli hasta ve yorgundu. Buna rağmen Müdüre hitaben:

"Bunlar bu vatanın fedakâr, imanlı evlâtlarıdır. Bunlar emniyet ve asayişi ihlâl etmez. Bilâkis muhafaza ederler.' dedi. Bana dönerek, 'korkmayınız' dedi.

"Üstad'ı tekrar otele götürdüler. Ertesi sabah beni iki polis refakatinde vilayete götürürken, ileride kalabalık bir grupla Üstad'ı da vilayete götürüyorlardı. 50 metre geriden, biz de onları takip ediyorduk.

 "Daha sonra alt kata inerken, orada evraklar tanzim edildi. Üstad'ın yanında dört beş jandarma ve birkaç polis vardı. Hükümet binasının çıkış kapısında durdular.

"Kıyafeti her zaman olduğu gibi millî ve yerli kıyafetti. Sağ omzunda muhafaza torbası içinde bir Kur'ân-ı Kerim, sol omzunda rule yapılmış bir namaz seccadesi, ona bağlı bir ibrik. Tarih kitaplarında görülen akıncı yiğitlerinin muharip kıyafetini, İsmet İnönü devrinde Ankara'da canlandıran bir tablo gibi görünüyordu. Üst kattan bir kaç tane daha memur geldi. Polis ve jandarmalara Denizli'ye götürmeleri için evraklarını verdiler. Bu esnada Üstad ellerini kaldırarak:

"Selahaddin korkma! Selahaddin korkma! Selahaddin korkma! diye bağırıyordu. Sonra hareket ettiler. Ben yanına yaklaşmak istedim, fakat on beş yirmi metre mesafeden daha yakına bırakmadılar. Orada biriken halk da bu mesafeyi doldurmuştu. Üstad'ın da beni görmesi imkânsızdı. Üstad'ı 70 yaşındaki hasta halinde o mübarek Ramazan'ın çok sıcak gününde, istasyona kadar yaya olarak götürdüler.

 "Bu eserler imânî ve İslâmîdir"

"Öğleden sonra, Vali Nevzat Tandoğan'ın belediyede bizi beklediğini bildirdiler. Hemen belediyeye götürüldük. İçeri girerken merdivende genç bir hanımla karşılaştık. 'Siz de mi polissiniz?' diye sordum. Hanım 'Hayır, ben felsefe hocasıyım. Bediüzzaman'a bayram tebriği yazmıştım.' dedi. Arkamızdaki polisler, 'Konuşmayın!..' diye bizi ikaz ettiler.

"Belediyede başkan odasına evvelâ felsefe hocasını çağırdılar. 20 dakika sonra o çıktı. 'Beni serbest bıraktılar. Allah yardımcın olsun.' dedi ve gitti.

"Kapıda 1. Şube Müdürü bekliyordu. Emniyet Umum Müdürü Şinasi Bey kapıyı açtı ve bana 'gel' diye seslendi. İçeri girdiğimde Vali Nevzat Tandoğan koltukta oturuyordu. On dakika kadar beni tepeden tırnağa sözdü.

"Şinasi, elektrikleri söndür!' dedi. Bir dakika sonra, tekrar, 'aç' dedi. Başını iki tarafa sallayarak, gözlüğünü çıkardı, tek camıyla baktı, ayağa kalktı: 'Yanıma gel' dedi. Omzumdan tuttu. 'Nasıl olur, sen Cumhuriyet çocuğusun. Böyle kimsenin peşine takılırsın? Bunun gayelerini bilmez misin?' dedi.

"Ben de cevaben, Vali Bey'e şunları söyledim:

"l936 senesinden beri Kastamonu'da ziyaretine giderim. Eserlerinden okudum ve neşrine çalıştım. Bu eserler imanî ve İslâmîdir. Siyasî ve menfi milliyetçilik yoktur. Milletimizin ve devletimizin aleyhinde en ufak bir kelime görseydim ve kendisinden menfi bir düşünceyi hissetseydim, ihbar eder ve herkesten önce ben düşman kesilirdim. Tamamıyla yanlış bir kanaate sahipsiniz. Eserleri imanîdir. Kur'ân-ı Azimüşşanın bazı âyetlerinin tefsirlerinden ibarettir. Kastamonu'da herkes ziyaret ediyor. Polis karakolunun karşısında bir evde oturuyor. Polisler her gün giren çıkanı görüyorlar.'

"Kim Kastamonu Valisi?' dedi. "Mithat Altıok' dedim. "Şinasi, ne hayvanlar var' dedi. Tekrar bana hitaben: "Madem ki eserleri imanîdir diyorsun, mahkemeye verileceksiniz, orada tetkiki yapılır, orada söylersin' dedi. Kapıda bekleyen l. Şube Müdürüne mahkemeye sevk edilmemi söyledi.

"İnebolu'ya sevkediliyorum"

"Hava kararmış, iftar vakti çoktan geçmişti. Bizi iki polis refakatinde mahkemeye sevkettiler. Gece saat l2'ye kadar mahkeme salonunda bekledik. Nöbetçi hakim, savcılığa, tevkifim için gelen telgrafı, gündüz Savcı Kemâl Bora'ya vermiş. Nereye koyduğunu bulamayan Savcı Muavini, evine telefonla sorduktan sonra, telgraf bulundu ve nihayet mahkemeye alındık.

"TCK'nun 163'üncü maddesi mucibinde tevkifime karar verildi. Bir vasıta tutarak, polisle beraber, tevkif müzekkeresi elimizde gece 1.30'da Cebeci Cezaevinin karantina koğuşuna alındım.

"Bir hafta sonra Zonguldak yoluyla İnebolu'ya sevkedildim. Refakatimde iki jandarma vardı. Trende siyasî mücrim diye hususî kompartıman açılmıştı. İnebolu'ya çıktığımda, jandarma komutanlığı beni polise teslim etti.

"Bu esnada babam da tevkif edilmişti. Emniyet dairesinde iki gün kaldım. Said ismindeki savcı, Ankara'daki ifadelerimi tekrar ettirdi. Beni bu imanî ve İslâmî eserlerden soğutmak için, iki gün, iki gece uğraştı. 'Beden ruhsuz ayakta durur mu? Ekmeksiz ve susuz yaşanır mı?' deyince: 'Peki, cezaevinde ekmek ve su ile bedenini yaşat.' dedi.

"İnebolu Cezaevine girdik. Hapishanede diğer İnebolu'lu Nur Talebeleri ile bir araya geldik. Onların isimleri şöyle idi. Pederim Ahmed Nazif Çelebi, İbrahim Fakazlı, Ziya Dilek, Büyük İbrahim, Gülcü Hüseyin, İzzet Turgut, Ahmed Köroğlu, Zühtü İşeri, Ömer Gedikoğlu, Halil Enercan, Ahmed Şaşmaz.

 Denizli'ye sevkiyat

"İnebolu Cezaevininin alt katındaki koğuşta bir arada idik. Ramazan-ı Şerifin sevinci ile, o mübarek günlerin kıymetinden istifadeye çalışıyorduk. İhlâsla ibadet yapılıyordu. On bir kişi aramızda cüzler taksim ederek, günde bir hatim indiriyorduk. Hac farizasını ifâ ederken vefat eden Hacı Halil Enercan, ayrıca üç günde bir hatim yapıyordu. Bir ikindi namazında imam olan rahmetli Telyeli İzzet Turgut'u biz ümmi zannediyorduk. Namazı müteakip bir mürakabe yaptı. Bilâhare başını kaldırarak,

'Arkadaşlar, şimdi rical-i gayb hazeratı geldiler. Ellerinde yeşil bir sancak vardı. Sancakta 'İnnâ fetahnâ leke fethan mübinâ' âyet-i kerimesi yazılı idi. Bir de âbide diktiler. Üzerinde keza 'İnnâ fetahnâ leke fethan mübinâ' âyet-i kerimesi yazılı idi. Ziya Beye hitaben, 'Biz sizi muhafaza edeceğiz, hiç korkmayın' dediler.

"Arkadaşlar İzzet Turgut'u gülerek dinlediler. Ve 'İçimizde bir de evliya varmış' diye şakalaştılar.

"Ziya Dilek, 'Bunlar, henüz murakabeyi bilmiyorlar, sen ne için sırrı ifşa ettin?' deyince, 'Ben onları, olgunlaşmış zannettim. Fakat yanılmışım. Şimdi ben bu ifşa etmenin cezasını çekerim.' dedi.

"İki saat sonra döndüğünde, boğazını göstererek 'Jandarma kumandanı boğazımı sıktı ve jandarma koğuşunun altına bir kömür dolabına hapsetti. Orada ayakta durmanın imkânı yoktu. İki kat, iki büklüm orada kaldım. Beni çıkardıktan sonra, 'Siz Almanlarla muhabere ediyormuşsunuz, söyle bakalım, alıcı-verici radyonuz nerede?' diye mübarek Telyeli İzzet'i işkence ile dövmüşlerdi.

 "Fakat haddizatında manevî gözü açık olan İzzet, hakikaten manevî radyo idi. İzzet Turgut ara sıra yaptığı murakabelerde Ziya Beye: 'Daha buradayız, gideceğimiz zaman ben size haber veririm.' diyordu.

"Denizli'ye sevk emri gelmeden bir gün evvel: 'Yarın gidiyoruz, hazır olun. Fakat merak etmeyiniz. Beraat edip geleceğiz.' dedi. Ertesi gün Anafarta vapuru ile İstanbul-İzmir vapuruna aktarma edilerek İzmir'e ve İzmir'den trenle Denizli'ye hareket ettik.

"Denizli'de trenden çıktığımız zaman bizi karşılayan halk teessür içinde, sakin bir halde selâmladılar. Etrafımızı saranlardan bazıları 'Sizin başınızda öyle bir Hoca Efendi var ki; sorgu hakimi sual sormadan sorularına cevap verdi. Sizlerin hiç bir kabahatiniz yoktur, merak etmeyin. Beraat edeceksiniz' diyorlardı.

"Denizli Cezaevi yeni yapılmıştı. Şehir harici yeşil saha içinde, beton, havasız koğuşları ile, ufak mazgal deliği gibi cam pencerede sık demir parmaklığıyla, Malta zindanına benzer, rutubetli bir bina idi.

"İlk geceyi binanın müştemilatında beş kişinin barınamayacağı bir yerde geçirdik. Gece uyumak için yatak sermemize rağmen imkân olmadı. Yatakların üzerine oturmakla, tilki uykusuna daldık. Bu bize bir nevi işkence idi. Kapımız da kilitlendi. Bizim yegâne tesellimiz, Üstadımızın o binada bulunması idi.

"Bir gün sonra Ağır Ceza koğuşunun bir odasını İnebolu, Kastamonu ve İstanbul'dan gelen Nur Talebelerine tahsis ettiler. Üstad kibrit kutusu içinde bir kağıda 'Hoş geldiniz' diye bir pusula yazarak mahkûmlardan meydancı Âdem Ağa ile gönderdi.

 "Hapishane medrese oldu"

"Kısa zamanda cezaevindeki bütün ağır cezalılar yaptıklarına nedamet ederek, tövbe istiğfar ettiler. Üstad'ın girdiği günden itibaren guslederek beş vakit muntazaman kılmaya başlamışlardı. Hapishanenin elebaşısı (cezaevi tabiri ile 'dayısı') olan Beylerbeyi Süleyman Hünkâr'a:

"Siz ne gördünüz ki, kısa zamanda Hoca Efendiye karşı bu kadar saygı gösteriyorsunuz? Fırsat buldukça elini öpmeye koşuyorsunuz?' dediğinde 'Ben buraya adam yaralamaktan sekiz aya mahkûm olarak geldim. Bir gece rüyamda bir hoca efendi, 'Süleyman sen iyisin, fakat çok mağrursun ve nefsine güveniyorsun, yakında bunun cezasını çekeceksin' dedi. Hakikaten çok geçmeden, hapishanede bir kavga olmuştu. Kavgada bir mahkûm ölmüştü. Bu hâdiseden sonra ben de 24 seneye mahkûm olmuştum. Bediüzzaman cezaevine gelince, bu Zatın rüyamda gördüğüm Hoca Efendi olduğunu anlamıştım. Zaten Hoca Efendi de gelir gelmez mektup yazarak,

'Burası bir hapishane değil, Medrese-i Yusufiyedir. İçindekiler birer zebani değil, birer müdür ve idarecidir. Bugünden itibaren gusledip, tövbekâr olarak içki, kumar gibi şeyleri katiyyen terk edeceksiniz.' diyordu.

"Bunun için kendisine son derece hürmet ediyoruz. Aksi halde, manevî tokatını yiyeceğimizi biliyoruz. Bizim koğuş komşuları olan ağır cezalıların hepsi, Nur Talebelerinden elif cüz'ünden başlayarak Kur'ân'ı hatmetmişlerdir. İstanbul'un meşhur hocalarından takva sahibi Gönenli Mehmed Efendi'den ders almaya başlayan Mehmed ismindeki dört adam katili Kur'ân'ı hatmetmiş ve 'Veddüha'dan aşağısına kadar ezberleyerek, imtihanı kazanmış bulunduğundan, mahkûmlara imamlık yaptığını gözümüzle gördük.

"Çok geçmeden bütün katiller rüyalarını anlatmaya başlamışlardı. Göz yaşları dökerek, yaptıklarına bir defa pişman olduklarını söylemişlerdi. 'Biz Allah ve Peygamberi bilmiyorduk. Bize o yol gösterdiği için, başta Hoca Efendiye ve sizlere binlerce teşekkür ederiz.' diyorlardı. Biz beraat edip çıkarken çok acı göz yaşları dökmüşlerdi. Üstad kendilerine hitaben:

'Merak etmeyin, bundan sonra yeni bir hükümet iş başına gelecek ve af ilân edecek, o zaman çıkacaksınız.' demişti.

"Denizli Hapishanesinde, tavan beton olduğu halde, incecik yağmur gibi tahtakurusu ve sivrisinek dökülüyordu. Sık sık süpürür ve dökerdik. Koğuştaki mahkûm ağır cezalılar, şikâyet ederlerdi: 'Adam öldürdük, ama şimdi, sivrisineği dahi öldüremiyoruz' diyorlardı.

"Cezaevi Müdürü Şevki Bey bizi diğer koğuştaki kardeşlerimizle görüştürmedi. Ancak mahkemeye giderken görüşebildik 70 kişilik bir kafile önde, Üstad her seferde başka bir kişiyle kelepçelenirdi. Etrafımızda süngülü otuzdan fazla jandarma bulunurdu. Denizli'nin âlicenap ve misafirperver halkı geçtiğimiz yolların iki sırasını doldurur, göz yaşlarıyla sevgilerini, teessürlerini, başlarıyla da selâmlarını bildirirlerdi. Cezaevi yolunda eski bir mezarlık vardı. Üstad buradan gelirken ve giderken Fatiha okumadan geçmezdi.

"İstanbul ulemâsından Gönenli Mehmed Efendi, Seyyid Şefik Arvasî, Şemseddin Yeşil, Emin Uzun, Mustafa Hemadan ile hep bir koğuşta idi. Bediüzzaman Hazretlerini sabah namazında camide gördüklerinin rivayeti yayılınca, (Hâdise için bk: Tarihçe-i Hayat, l93) bu konuşmaları ihbar telâkki ederek, kendisini iç koridorlardaki bir münferide hapsetmişlerdi. Müdafaasını yazdırmak için Müdür Şevki beyden beni istemişti. Burası bir insanın yaşayamayacağı, kadar havasız, kapalı bir hücre idi. Bir yatak zor sığmıştı. Mum ışığı ile âdeta bir mağarayı andırıyordu. Ankara'da, altı bakanlığa göndermek üzere dilekçe hazırlanmıştı. Bunları Üstad söyledi, ben yazdım. O tarihlerde Denizli'nin elektriği çok fersizdi. Gündüz cereyan verilmezdi. Geceleri de 12'den sonra kesilirdi. Bir saat söyledi, yazdım. Bitkin olarak huzurundan ayrıldım. İnsan vücudu o rutubete dayanamazdı.

 "Beraet kararı ve çıkış

"Son mahkemede merhum Hâkim Ali Rıza (Balaban) ve diğer hâkimler olayda suç unsuru olmadığını, kararın okunacağını ve ayağa kalkmamızı söylediler. Başta Üstad olmak üzere hepimizin beraetine oy birliği ile karar verilmişti. Daha önceleri Gönenli Mehmed Efendi ile İzzet Turgut, bir rüyasında beraetimizi, diğeri murakabede dokuz ay on gün hitamında beraetimizi müjdelemişlerdi.

"Mahkemeden çıkınca halkın tezahüratları, 'yaşasın adalet' nidaları ve alkışları ile cezaevine geldik. Eşyalarımızı dışarıya çıkardık ve denklerin üzerinde İbrahim Fakazlı oturuyordu. Çarşıdan faytonla geliyor, sıraya giriyorlardı. Birinci faytona Üstad, ikinci faytona Fevzi Pamukçu binmişti. Bu esnada Doğu tarafından ağaçlar arasından bir süvari geliyordu ki, ağaçlar arasından süratle geçmek akıl almadığından şaşkına döndük. Süvari tam Üstad'ın faytonunun sol arkasından aniden durdu. Atından indi, Üstadımızın karşısında askerce sert bir selâm verdi. Birkaç kelime söyledi, elini öptü ve yine sert bir selâmla mahmuzlarını şaklattı. Ve atına binerek aynı istikamette aynı şekilde süratle uzaklaştı. İbrahim Fakazlı ile bu hâdiseyi hiçbir zaman çözemedik. Üstad'a sormaya da cesaret edemedik.

"Üstad, Delikli Çınar namıyla anılan semtte bir otele yerleşti. Diğer arkadaşlarımızı Denizlililer evlerine götürdüler. Nefis yemeklerle ikramda bulunmuşlardı. Nur Talebeleri trene binmeden evvel, Denizli halkının içlerinden seçtiği Mustafa Bey (Hafız Mustafa Koçkaya) ismindeki zat, elinde bir mendil para ile gelmiş, talebelere dağıtmak istemişti. Fakat hiç kimse bu paraları kabul etmedi. Eşyalarımızı trene yüklerken birçok tüccar ve mevki sahibi zatlar yardımcı olmuşlardı.

 "Otelde Üstad'ın hizmetinde iki gün kaldım. Her gün beş yüzün üzerinde ziyaretçi geliyordu. Rusya'da esir iken arkadaşı olan emekli bir subay da gelmişti. Yaşlı gözlerle Üstad'la kucaklaştılar, esaret günlerini yad ettiler.

"Üstad'ın ağaçtan olan yemek kaşığının sapı kırılmış ince bir çivi ile perçin yapmışlardı. Ben çarşıdan güzel bir kaşık aldım. Ağaç kaşığı da çöp sepetine attım. Akşam yemeğini götürdüğümüzde ağaç kaşığını aradı. Efendim, eskimiş ve kırılmıştı, çöp sepetine attım, deyince: 'Benim otuz senelik arkadaşımdı. Onun kıymetini paha biçilir mi? Derhal bul ve getir' dedi. Hemen çöp sepetine koştum. Bereket versin bir yağlı kâğıda sarmıştım. Aynen duruyordu. Aldım ve suda kaynattıktan sonra hemen getirdim.

"Denizli Hapishanesinin sıkıntı, meşakkat, rutubet, ve betonunun insan kanını bir sünger gibi emmesine dayanamayan İslâmköylü Hafız Ali (Ergün) hastalandı ve vefat etti. Çok zayıf ve nahifti, Allah yolunda, gurbet hapishanesinde şehid olmuştu. Kıymetli bir Nur talebesi idi.

"Hapishaneden beraet edip tahliyemizde, Üstadımızın ilk işi Denizli'nin yeşillikler içindeki kabristanına gitmek oldu. Hafız Ali'nin kabri başında Kur'ân okundu. Üstad hazin bir dua yaptı. Elini semaya kaldırdı. 'Bu şehid bir yıldızdır' dedi. O sırada gayr-i ihtiyarî başımızı kaldırdığımızda, semada ışıl ışıl bir yıldız parlıyordu.

"Denizli'den sonra Üstad'ı Emirdağ'a göndermişlerdi. Senede bir defa Emirdağ'a ziyaretine giderdim. Orada daimi jandarma ve bekçiler tarassud ederler ve devriye gezerlerdi.

 Afyon mahkemesi de beraet kararı veriyor

"1948 senesinde bu defa Üstad ve Nur Talebelerini Afyon Hapishanesine koymuşlardı. Cezaevi müdürü ve kâtibi oranın gestapo şefi idi. Bizi yeni tevkif etmişlerdi. Üstad'la görüşmek istedik. Cezaevi müdürlüğüne müracaat ettik. Savcılıktan müsaade alın dediler. Bu defa kâtibi, 'Ben savcı mavcı tanımam. Burası benden sorulur.' diye cahilâne ve mağrurâne konuştu. Bizi görüştürmediler. Ancak uzakta üst koğuşun penceresinden Üstadımız göründü. İki eliyle şefkatle, tebessümle bizi selâmladı. Eliyle hemen gitmemizi, durmamamızı işaret etti.

"Afyon Hapishanesinde yine baba-oğul beraberdik. Orada yeni ve nurani simalarla karşılaştık. Bunlardan, Ceylanlar, Sungurlar ve Ziverler unutulmaz kahramanlardı. Bunlar Anadolumuzun yetiştirdiği örnek gençlerdi.

"Afyon hapsi de uzun aylardan sonra yine tahliye ve beraetle neticelendi. Mahkemenin sonunda Üstad talebelerine hitaben: 'İçinizde Ankara'ya gidecek olan varsa, Diyanet Riyasetine uğrasın. Orada Risale-i Nur'a sahip çıksınlar.' dedi.

Diyanet işleri riyasetinde

"İnebolu'ya gitmek için Ankara'ya uğradım. Doğru Diyanet İşlerine çıktım. Özel Kalem Müdürü ile konuşurken, içeri Diyanet İşleri Reisi Şerafettin Yaltkaya girdi. Kendilerine Afyon Cezaevinden beraet ederek çıktığımı söyledim. Nur Risalelerinin neşredilmesini talep ettim. Üstad'ın arzu ve selâmlarını aynen tebliğ ettim. Yaltkaya cevaben: 'Diyanet Riyaseti Kur'ân ve hadisten başka hiç bir eserle ilgilenmez.' dedi. Ben de, 'Elçiye zeval olmaz' dedim ve hayret içinde oradan ayrıldım.

"Halbuki ben, başkanlığı sırasında, Ahmet Hamdi Akseki'yi de ziyaret etmiştim. Yanında meşhur Nafiz Paşa vardı. Orada Üstad Bediüzzaman'dan bahis açılınca Akseki, 'Üstad bu asrın dehrîsidir. Hayatı, eserleri, Kur'ân ve hadis çerçevesi içinde bulunmaktadır... Onda menfî milliyetçilik ve ırkçılık yoktur. Kendisi İslâm milliyetçisidir. Türk milletinin de bu kudsî milliyetin bayraktarı olduğunu ifade etmektedir' demiştir. Akseki'nin bu beyanı üzerine Nafiz Paşa da Üstad'ı 3l Mart hâdiselerinden beri tanıdığını, o isyanda yaptığı çok tesirli konuşmalarla avcı taburlarını itaata getirdiğini söylemişti.

 "Ayasofya tekrar cami olacaktır"

"Üstad'ı ziyaretimin birinde Ayasofya hakkında düşüncelerini sormuştum. 'Keçeli, keçeli' diye güldü. Sonra birden ciddileşerek 'Ayasofya, Hristiyanlığın, İslâmiyete devir ve tesliminin bir âbidesidir. Bunun için kilise iken cami olmuştur. Elbette tekrar camiye çevrilecektir.' dedi.

"Sonraki yıllarda Salih Yeşil'le, Konyalı Sabri Halıcı arasında aşere-i mübeşere arasındaki hâdiseler ve harblerle ilgili lbir münakaşa çıkmıştı. Ben de bu münakaşaya şahid olmuştum. Bu münazarayı dinlediğimi söyleyince, birden Üstad kaşlarını çattı. Çok üzüldü, Salih Yeşil'e hitaben bir mektup yazarak benimle gönderdi. Bu mektup daha sonra Emirdağ Lâhikalarında neşredildi. (bk. Emirdağ Lâhikası-I, s.202)

 "Tek hayatlı olanlar meydanıma çıkmasın"

İnebolu ve Kastamonu'nun yakın tarihimizde, vatanımızın hayatî davalarında çok ehemmiyetli mevkileri ve hizmetleri olmuştur. Millî Mücadelede işgal altındaki İstanbul'dan kaçırılan silâhlar İnebolu limanıyla Anadolu içlerine sevkediliyordu. O tarihlerde İnebolu-Kastamonu karayolu, Anadolu'nun en modern ve güzel yollarından birisi idi.

Millî şâirimiz Mehmed Akif Bey de o karanlık günlerde Kastamonu Nasrullah Camiinde yaptığı ateşli konuşmalarla, karanlıkta ilk ışıkları yakanlardan birisi olarak tarihe geçiyordu.

Birinci Cihan Harbi günlerinde Enver Paşa ve arkadaşları da herhangi bir tehlike anında ilk mukavemet mihraklarını bu kadim Müslüman Türk topraklarında kurmayı düşünmüştü. Bu sebepten Mehmed Akif ve Said Nursî gibi, din ve maneviyat şahsiyetleriyle bu konuları görüşmüştü. Neticede; İnebolu limanından Anadolu'ya geçirilen silâhlarla, Millî Mücadele başlamış, müstevli düşman orduları, Anadolu'nun bağrında tepelenmişti.

 Zaferden sonra, Milli Mücadeleyi başaran kudsî ruh ve mânâya ihanet edilmişti. Bunun neticesi Anadolu'da din ve maneviyat buhranı başlamıştı. Yazdığı İstiklâl Marşını yarım yüzyıl ayakta söylediğimiz Mehmed Akif gibi birçok mümtaz şahsiyetler, muğber bir zat olarak vatanı terketmişlerdi. Hamdi Yazır gibi müfessir 25 yıl, tâ vefatına kadar evinden dışarı çıkmamıştı. Sesini çıkartanlar veya çıkartmak isteyenler ise, son nefeslerini darağaçlarında vermişlerdi. İskilipli Atıf Hoca gibi, Esad Hoca gibi.... Bu hengâme ve bu astmosferden devrilmeyen, yıkılmayan, çökmeyen kalmamıştı. Yine bunların istisnası, yarım yüzyıllık Cumhuriyetimizin içinde bir muhteşem insanla karşılaştık.

"İki hayatım var, biri dünyevî, diğeri uhrevî her ikisini de elime almışım, icab ettiği zaman her ikisini de fedâ etmeye hazırım. Tek hayatlı olanlar meydanıma çıkmasın.' diyen Said Nursî...

Millî Mücadelenin mübarek şehri, İnebolu, ve Kastamonu'dan, l944'de eserlerini vatan sathına yayıyordu. Millî Mücadelenin silâhlarını İnebolu'dan sevkedenlerin torunları, bu defa da aynı liman şehrinde teksir makinesiyle neşriyata başlamışlardı. Nurları Anadolu'nun içlerine yayıyorlardı.

 "Bin kalemli bir kâtip"

Nur risaleleri, yazılmaya başlandığı l926 yılından tam 18 yıl sonra  teksir makinasına intikal etmişti. Artık Nurlar "İnebolu baskısı" ismini almıştı.

Teksir makinesi İnebolu'da çalışmaya başlayınca Nur'un fedâkar kâtiplerinden bazıları artık hizmet edemeyiz endişesiyle rahatsız olmuştu. Halbuki bunların altın kalemleri, ebediyyen nesillerin şükranına vesile olacaktı. Yıllarca evinden çıkmadan matbaa gibi Nurları yazanlar, muhteşem Nur mabedinin inşasında temel ve esas olmuşlardı. Bunlar hiçbir zaman unutulmazlardı ve unutulmadılar.

Bediüzzaman'ın ifadesiyle: "Isparta kahramanlarına" yetişmek ve onlar gibi olmanın bazı şartları vardı. Çünkü onların yetiştirdiği "Her talebe bir matbaa olmuş, iman tekniğe meydan okumuştu." Bu yılmaz ve yorulmaz yazıcıların, iman ve İslâm dâvâsı yolunda sarfettikleri mürekkep, mahşerde şehitlerin kanlarıyla müsavi olacağı müjdeleniyordu.

Bütün bu gerçekler müvacehesinde Üstad Said Nursi İnebolu'dan yükselen bir teksir neşriyatıyla bayram ediyor ve meseleyi bu şekilde değerlendiriyordu:

"Bir adi mektubum için 'kim yazmış?' diye sekiz defa bana resmen sıkıntı ve eziyet verildiği aynı zamanda, sekizyüz sahifeyi 1.500 nüshaya ve bir milyon sahifelere çıkaran o makine, elbette gaybdan imdadımıza gelmiş Nurcu ve bin kalemli bir kâtiptir..

"Bir zaman, bir memlekete şimendifer geldiği zaman, arabacılar telaş edip dediler: 'Bizim san'atımız bozuldu.' Halbuki şimendiferin gelmesiyle memlekette faaliyet çoğaldığından, faytonculuğa iki kat ziyade ihtiyaç olmuş. İnşaallah onun gibi Nur yazıcıları değil tevakkuf, belki daha ziyade yazı ile defter-i  a'mâllerine hasenat kaydedecekler.."

(Son Şahitler kitabının, ikinci cildinden derlenmiştir...)

Paylaş
Yükleniyor...