Block title
Block content

"Sen, benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yani, fâil ve masdar değilsiniz; belki münfail ve mahalsiniz..." Devamıyla izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstadımızın  iki tağutla mücadelesi vardır. Biri insandadır, diğeri alemdedir. İnsanda olan, nefistir. Alemde olan ise tabiattır.

Esasında her ikisi de hayır için yaratılmışlardır. İkisi de ilahi bir sanat eseridir. Ancak insanların yanlış yaklaşım ve kullanımıyla, ikisinden de şerler ve dalaletler meydana gelmiştir.

Nefis dalında; Nemrutlar, Firavunlar, Deccallar zuhur ettiği gibi, tabiat dalında da materyalistler, tabiatperestler ve ateistler çıkmıştır.

Bu iki ilahi sanatı müsbet kullananlar ve onlara hakikat noktasında yaklaşanlardan ise; enbiyalar, asfiyalar, evliyalar ve inananlar tezahür etmiştir.

Üstadımız nefs-i emmareyi, alemdeki tabiata benzetmektedir. Yani her ikisi de imtihan için takdir edilmiş vasıtalardır. Bu vasıtalara insanların münasebet ve ilgisi sebebiyle, kazananlar ve kaybedenler olmuş, terakkiler ve tedenniler meydana gelmiştir.

Tabiat ve nefsin esası olan benlik, esasında mevhumdur. Yani biz, tabiat dediğimiz şeyleri, tek tek ayıklayıp çıkarır isek, ortada tabiat diye göstereceğimiz hiç bir şey kalmaz.

Aynı şekilde insanın nefsinin ve benliğinin de, kendine isnad edip sahiplendikleri şeyler incelemeye tabi tutulur ise, o da tabiat gibi mevhum kalır. Bizzat kendisine ait bir varlığı söz konusu değildir ve kendinden hiçbir şey yapamaz.

Demek ki; insanlık aleminde nefsin esası olan benlik duygusu ile, kainattaki tabiat aynı özellik ve hususiyettedir.

Bunlar bizzat kendilerince hiçbir şey icat edemezler. Ancak Allah’ın (cc) ilahi sanatlarını göstermede vesile, yer ve mahaldirler; fail ve mastar değillerdir. Yani bir şeyi yapan ve yoktan var edip çıkaran değillerdir. Fakat yaratılan ve yapılanları sadece gösterme özelliğine sahipdirler. İşte benlik ve tabiat; sadece gösterme özelliğine sahip iken, gösterilen şeyleri kendilerinden zannedip, Allah’ın (cc) sanatlarına müdahele ederler ve sahiplenirler. İşte burada hata başlamış olur.

Mesela “namaz kıldım” ifadesi ile namaza sahiplenen insandaki benliğin ve nefsin vaziyetini değerlendirelim.

Hakikatte namazı kılmak ve ona tam sahiplenmek için, bütün şartlarının sahiplenen tarafından yerine getirilmesi icab eder. Yani vakti getirecek, havayı muhafaza edecek, suyu yaratacak, sistemleri tanzim edecek, insanın vücudunu ve hayatını koruyacak sistemlerini çalıştıracak, kaslarda, sinirlerde ve bütün organlardaki faaliyetleri yapması ve tahakkuk ettirmesi icab eder ki; o namaza hakikat noktasında sahip çıksın ve hakkıyla “namaz kıldım” diyebilsin.

Halbuki sadece, niyet etmeye meyletmekle namaza sahipleniyoruz. Bu sebeple de “namaz kıldım”  diyoruz.

Esasında namaz bize kıldırılıyor; biz kılmıyoruz. Ancak o samimi niyet, iksir gibi, bizi namaza sahiplendiriyor. Bütün fiiller, işler ve muameleler namazda olduğu gibidir.

İşte tabiat gibi insandaki benliğin, bu sahiplenmeleri mevhumdur. Hakikatte bizzat yaptıkları hiçbir şey yoktur. Ancak yaptıkları; Allah’ın (cc) hayır ve güzellik olarak verdiklerini, güzel bir niyetle kabul etmektir.

Yani namazı emreden, kıldıran, önüne cennet hediyesi koyan Allah (cc)’dır. Bunların tamamı hayr-ı mutlaktan gelen külli hayırlardır. Bizim halimiz ise, bu hayırları ve emirleri, ihlaslı bir niyetle kabul ederek hayıra vesile olup, onların tezahürünü sağlamaktır. Bu noktada münfail ve mahal olarak vazife ifa ederiz.

Tabiat ve benliğin, hayırda hiçbir tesirleri yoktur. Vazifeleri, sadece ve sadece Allah’tan (cc) gelenleri samimiyetle göstererek, onlara yer ve mahal olmaktır. Bu sebeple vazifeleri böyle iken; kendilerinde görünülenlere, haddini aşarak sahiplenen benlik ve tabiatın, isim ve mahiyeti değişir. Benlik; gurur ve kibirle Firavunluğa kadar gittiği gibi, tabiat ise; sanatlıktan çıkar, maddiyyunluğa ve materyalizme hizmet eder.

Şerde ise tabiat ve benlik, vesile ve sebeptır.  Zira kainat hep güzellik ve hayır odaklı çalıştığı halde, bu hayırlar ve güzellikler, tabiat ve benliğin suiistimal ve kötüye kullanımıyla, şerre ve çirkinliğe dönüşür.

Mesela; alemde herşey Allah’ın mülkü ve malı olup, ona delil ve hizmetkar olduğu halde, benlik ve tabiat; bu hakikatı ikmal etme ve gösterme, vazifesi iken,   bu vazifesini su-i istimal edip veya terk ederek, mahlukata sahiplenir, teveccüh ve iltifatları kendilerine çekerler, kul ile allah münasebetini bozarlar işte bu noktada şerre sebebiyet vererek, mesuliyeti yüklenirler.(1)

Yani bu haliyle tabiat ve benlik, Allah’tan gelen hayrı ve güzelliği kabul etmemesiyle, şerrin meydana gelmesine sebep olurlar. Sebep oldukları için de şerde ve çirkinlikte tesir sahibidirler.

(1) bk. "Her şey Allah'ın mülkü ve malı olup ona delil ve hizmetkar olduğu halde ... teveccüh ve iltifatları kendilerine çekerler. Şerre sebebiyet vererek mesuliyeti yüklenirler." cümlenizi izah eder misiniz?

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...