Block title
Block content

"Sen benim cismimde âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre mercî olmak için yaratılmışsınız. Yani, fâil ve masdar değilsiniz, belki münfail ve mahalsiniz..." izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Evet, sen benim cismimde âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre mercî olmak için yaratılmışsınız. Yani, fâil ve masdar değilsiniz, belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir tesiriniz var; o da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı güzel bir sûrette kabul etmemenizden, şerre sebep olmanızdır. Hem, siz birer perde yaratılmışsınız; tâ güzelliği görülmeyen zâhirî çirkinlikler size isnad edilip, Zât-ı Mukaddese-i İlâhiyenin tenzihine vesîle olasınız. Halbuki, bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıd bir sûret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalbettiğiniz halde, Hâlıkınızla güyâ iştirâk edersiniz. Demek, nefisperest, tabiatperest, gayet ahmak, gayet zâlimdir.”

Burada; nefisle tabiat birbirine benzetilmiştir. Bunların; hayrı kabul edip  şerre merci olmaları,  fail ve mastar olmamaları, belki münfail ve mahal olmaları, hayr-ı mutlaktan gelen hayrı güzel bir surette kabul etmemelerinden şerre sebep olmaları,  birer perde olarak yaratılmaları konularını biraz açar mısınız?

“Otuz seneden beri iki tâğut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri ene'dir, diğeri tabiattır. Birinci tâğutu gayr-ı kastî, gölgevâri bir ayna gibi gördüm. Fakat o tâğutu kasten veya bizzat nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrud ve Firavun olurlar.” (Mesnev-i Nuriye, Habbe)

Mülk Allah’ındır. Sebepler sadece birer perdedirler. Hakikat bu iken, insanlar misafir olarak geldikleri bu dünyada, kendilerine ihsan edilen haricî nimetleri ve onlardan faydalanmak için kendilerine verilen maddi ve manevî cihazları birer İlâhî ihsan olarak bilmek yerine, âlemdeki icraatları tabiata, kendilerinden hasıl olan güzellikleri ve kemalleri ise nefislerine isnat ederek gaflete, dalalete ve küfre düşerler.

Üstat Hazretleri bu iki tağut ile, yani “ene ve tabiat” ile bir ömür boyu mücadele etmiş, insana kul olduğunu, mahluk olduğunu, cüzi bir cüzi iradeden başka elinde bir şey bulunmadığını, hayır olsun şer olsun her şeyi Allah’ın yaratığını ders vermiş, iradesiz tabiatın, kör kuvvetin ve ölü maddenin bu âlemdeki mucize sanatlara ve hikmetli icraatlara sahip çıkamayacağını kuvvetli delillerle ortaya koymuştur.

Bu risalede de nefsin terbiyesiyle ilgili bütün ifadeler, ene tağutuna haddini bildirmek ve tabiatın gerçek icraat sahibi olmadığını beyan içindir.

Soruların cevabına yardımcı olacağı düşüncesiyle bazı kavramlardan kısaca söz edelim.

Risalelerde “masdar ile mazhar, fail ve münfail” kavramaları üzerinde önemle durulur. Burada “mazhar” yerine “mahal” kelimesi kullanılmış.

Masdar bir şeyin sudur ettiği, çıktığı mekândır. Mazhar ise o şeyin zahir olduğu, göründüğü mekândır. Işık güneşten çıkar ama aynada zahir olur, yani kendini onda gösterir. Ayna, bu ışığa masdar değildir,  ışık ondan çıkmamaktadır.

Varlık âleminde görünen bütün güzellikler ve kemaller de o varlıklardan doğmamakta, onlardan sudur etmemekte, o varlıklar İlâhî isimlere ve sıfatlara ayna olmakta, mazhar olmakta, mahal olmaktadırlar. Mahal kelimesi de burada mekân mânasına kullanılmıştır. Meyvenin mekânı daldır, ağacınki topraktır. Ama ne meyve,  ağacın hüneri; ne de ağaç, toprağın sanatıdır.

“Fail ve münfail” meselesine gelince, fail bir işi yapan, işleyen demektir. Münfail ise o fiili kabul eden, yani kendisinde o fiil işlenen şeydir. Meselâ kâtip, yazma fiilinin failidir. Kağıt ise münfaildir, yani yazı fiilini kabul etmektedir. Biz kağıda yazı yazdığımız halde, havaya veya suya yazı yazamayız. Bunların ikisi de yazı fiilini kabul etmezler ve yazma fiili onlarda icra edilemez. Kâğıt, bu noktada, havadan ve sudan ileri olmakla birlikte, kendisinde yazılan yazılara sahip çıkamaz; onların kendi ilminin ve  kudretinin eseri olduğunu  iddia edemez.

Yaratma fiilinin faili ancak Allah’tır, bütün mahlukat ise yaratılmayı kabul etmişler, yani bu fiil onlarda icra edilmiş, sergilenmiştir. Bu yönüyle her mahluk münfaildir.

Bazı varlıklar bazı fiillere münfail olamazlar ve onlarda o fiil tecelli etmez. Gösterme fiili gözlerde icraat yapar, ama taşlarda, ağaçlarda yapmaz. Bu son ikisi gösterme fiiline münfail olamazlar. O halde insanoğlu görmesiyle övünmek yerine buna şükretmekle mükelleftir. “Gözümü görme fiilini kabul edecek şekilde terbiye eden ben değilim, annem ve babam da değiller. O halde ben görme fiilinin faili, yapıcısı değilim, ancak münfailim.”  demelidir.

Aynı şekilde, toprak da bitkilerin kökleşmesine, tohumların sümbül  vermesine elverişli bir şekilde yaratılmıştır. O da münfaildir. Havaya ağaç dikemeyiz, tohum ekemeyiz. Ama, insanlar toprak unsuruna verilen bu özelliği, bu münfail olma kabiliyetini yanlış kullanarak, bütün bitkileri toprağın yaptığını iddia ederlerse, toprağı fail kabul etmiş ve hataya düşmüş olurlar.

Bütün hayırlar Allah’tandır. Bu hayrı “güzel bir şekilde kabul etmemekten” şerler doğar. Yine göz ve meyve örneğimize dönelim.

Gözü, görecek şekilde terbiye eden Allah’tır. Bu hayır ancak O’na mahsustur. Gözün yapılmasında ve ışıkla temas kurmasında insan iradesinin hiçbir hissesi yoktur. Ancak insan, gözünü sert bir cisme çarparak kör ederse bu şerre sebep olan kendisidir. Gözü Allah vermiş, ama onun kör olmasına insan sebep olmuştur.

Toprağı da, suyu da yaratan Allah, onlardan ağaçlar bitirmektedir. Ağacın yaratıcısı, faili Allah’tır. Ama insan o ağaca su vermeyip kurutursa, onun ölümüne sebep olmuş olur. Yani, ağacı yaratan Allah, kurumasına sebep olan ise insandır.

Nefis ve tabiatın birer perde olmalarına gelince: Bu hikmet dünyasında her şey bir sebebe bağlanmıştır. Kudret âlemi olan ahirette ise her şey doğrudan, sebepsiz ve zamansız olarak yaratılacaktır.

Yine bu imtihan dünyasında, hastalıklar, ölümler, musibetler gibi nefsimizin hoşuna gitmeyen birçok icraat da sergilenir. Meselâ, Nur Külliyatı'nda beyan edildiği gibi, kabir bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısı olduğu halde, insan ölüm ötesini göremediğinden bu hakikatten gaflet edebilmektedir. Bunun içindir ki, hastalıklar ölüme perde edilmişlerdir. Böylece insanlar kadere karşı itiraz ve isyan yoluna girerek kendilerini tehlikeye atmaktan da kurtulmuş olurlar.

Öte yandan, bir padişah riayetinin maaşlarını bizzat dağıtmaz da memurları yoluyla verir. Ama herkes çok iyi bilir ki, bu maaşları o memurlar kendi ceplerinden yahut kasalarından vermezler. Onlar, padişahın izzetine perde olmuşlardır ve bu paraları onun namına vermektedirler.

Bütün sebepler birer perdedirler. Aklı başında olan her insan, sebepler eliyle gelen nimetleri o sebeplerin kendi malları, maharetleri ve ihsanları olarak değil, Allah’ın birer ikramı olarak görür ve sebeplerin birer perde olarak, birer vasıta olarak görevlendirildiğini bilir.

“Tabiat bir san'at-ı İlahiyedir, Sâni' olmaz.. bir kitabet-i Rabbaniyedir, kâtib olmaz.. bir nakıştır, nakkaş olamaz. ...” (Lem’alar, Yirmi Üçüncü Lem'a)

“Elbette bir padişahın hediyesinin kabı veya hediyeye sarılan mendil veyahut hediye eline verilip getiren nefer, o padişahın saltanatına şerik olamazlar. …” (Sözler, Otuz İkinci Söz)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...