Block title
Block content

"Şeriat, doğrudan doğruya, gölgesiz, perdesiz, sırr-ı ehadiyet ile rububiyet-i mutlaka noktasında, hitab-ı İlâhînin neticesidir." cümlesini izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bir başbakan, iki memurunu çağırıp, birtakım emir ve yasakları halka duyurulması için o iki memuruna bildiriyor.

İki memurun birisi daha etkili ve daha şeffaf olması için, başbakanının sözlerini aynı ile bir teybe kaydedip, sonra bunu halka anons ediyor. Burada bu memurun hiçbir müdahale ve yorumu işin içine karışmıyor; yani gölgesiz, perdesiz ve yorumsuz oluyor.

İkinci memur ise; başbakanın talimatını sadece özü itibari ile anlayıp, sonra kendi kuvve-i ilmiye ve mizacı ile yeniden metne döküyor. Yani kaleme alınan metnin özü sağlam olsa da, ifade biçimine ve yorum şekline memurun kabiliyeti ve mizacı karışıyor. Bu yüzden bu metinde başbakan şeffaf ve tam manası ile tezahür etmiyor, edemiyor. Çünkü o memurun yorum ve mizacı, o talimatın özüne bir kılıf ve elbise olduğu için, birinci memurunki gibi gölgesiz ve perdesiz olamıyor.

Teşbihte hata olmasın; başbakan Allah’ı temsil ediyor, iki memurdan birincisi nebileri, diğeri ise velileri temsil ediyor. Talimat ise şeriattır.

Nebilerin eli ile gelen şeriatta; nebilerin mizaç ve kabiliyetleri müdahil değil, tıpkı örnekteki teybe kaydetmek gibi safi, gölgesiz ve perdesiz bir şekildedir. Bu yüzden hiçbir insanın şeriat için dar, gölgeli ve şu fıtratta olan insanlara münhasırdır gibi bir bahane ve gerekçesi olamaz. Çünkü şeriat doğrudan doğruya Allah’ın bir hitabı, bir buyruğudur ve her mizaçta insanı çatısı altına alacak bir genişlikte ve şeffaflıktadır.

Zaten peygamberler de mizaç olarak, insanların fevkinde ve ayetle uyum içinde donatılmışlardır. Yoksa nebiler dar ve basık mizaçlı olmuş olsalardı, ne insanlara hitap edebilirlerdi, ne de şeriatın yükünü çekebilirlerdi. Bu hususa ayette şu şekilde işaret ediliyor:

"Peygambere düşen sorumluluk, sadece tebliğ etmektir. Allah sizin açığa vurduğunuz ve gizlediğiniz her şeyi bilir." (Maide, 5/99)

"İKİNCİ ESAS: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hem beşerdir, beşeriyet itibarıyla beşer gibi muamele eder; hem resuldür, risalet itibarıyla Cenâb-ı Hakkın tercümanıdır, elçisidir. Risaleti, vahye istinad eder. Vahiy iki kısımdır: Biri vahy-i sarihîdir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur: Kur'ân ve bazı ehâdis-i kudsiye gibi..."(1) 

İkinci memuru temsil eden velilerin kalbine gelen ilham ise; mizaca ve kabiliyete göredir ve sübjektiftir. Sadece kendi mizacında olanları etkileyip aydınlatabilir. Belki şeriata uygundur, onun özüne hizmet edebilir; ama ben de şeriat gibi safi ve gölgesizim diyemez. Yüzlerce tarikat ekolünün, binlerce velilerin farklı ve muhtelif, hatta mütebayin meslek ve meşreplerde olmaları bu incelikten dolayıdır. Veliler vahyin denetiminde olan ilhama mazhardırlar ve bu ilhamın kuvveti her veliye göre farklılık arz eder. Bu yüzden ilham asla vahyin derece ve kuşatıcılığına yetişemez. Tıpkı örnekteki ikinci memurun, birinci memura yetişememesi gibi...

(1) bk. Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, Dördüncü Nükteli İşaret.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Dokuzuncu Kısım | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 1789 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...