Block title
Block content

"Sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refakat etmiyor. Senin rağmına müfarakat ediyor. Madem öyledir, bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun.." Açar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Aşk ve muhabbet, insanın en köklü ve en esaslı bir duygusudur. Bu duygunun da diğerleri gibi tamamen fıtrattan sökülüp atılması kabil değildir. Ama bu duyguyu ilahi veya mecazi aşka çevirmek insanın iradesine bakar. İnsan kalbini ilahi aşka yönlendirme fırsatı ve imkanı varken, bunu mecazi aşkların dalgasına terk ediyor ise bu, mesuliyeti gerektiren bir durumdur. Muhabbet etme kabiliyetini Allah kendi Zatı ve isimlerini sevmemiz  için bize  takmıştır. İnsan suistimal ile bu kabiliyeti mecazi aşklara çeviriyor ve mesul oluyor.

Allah insana kendi cemal ve kemalini sevecek ve fani güzelliklerle tatmin olmayacak genişlikte ve keskinlikte bir kalp vermiştir. İnsanın bu geniş kalbi ancak ebedi ve solmayan bir güzellik ile tatmin olabilir.

Oysa kainatın ve içindeki bütün güzelliklerin üzerinde fena ve fanilik damgası vardır. Sevdiğimiz  o güzellik, ya eskir ya pörsür ya da bize karşılık vermez, verse de bizim meftun olduğumuz o  güzellik çabuk söner. Demek bize verilen bu kalp o fena ve fani güzellikler için değil, ebedi ve solmayan bir güzelliği sevmek için tahsis edilmiştir.

 Biz suistimal edip, Allah’a tahsis edilmiş kalbimizi fani mahlukata tevcih edersek, bunun tokadını hem burada hem ahirette yeriz. Kalbimizdeki bu hastalığı tedavi etmenin yolu ise iman ve tefekkür üzerinde yoğunlaşıp, o güzellikler üzerinde fanilik damgalarını okuyarak, sevgi ve aşkımızı gerçek sahibine tevdi etmektir.

 Kainatta aşka sebep olan üç faktör vardır. Bunlar cemal, kemal ve ihsandır. İnsan bu sebeplerden dolayı aşık olur ya da birisini sever. Halbuki kainattaki bütün güzellikler, mükemmellikler, ikram ve ihsanların membaı ve esası Allah’ın isim ve sıfatlarıdır.

Kainattaki bütün güzellikleri toplasak Allah’ın cemali yanında okyanustan bir damla mesabesinde kalır. Üstelik bu güzellik ebedidir. Öyle ise neden damla ile oyalanıp acı ve elem çekelim, asıl güzellik kaynağına kalbimizi tevcih edip, tatmin olmak varken.

Mesela, çok susamış bir adam düşünelim. Ağzı susuzluktan kavrulur bir vaziyette iken, bir baraja rast gelir, barajın bendinin bu tarafında toprak üzerinde az bir yaşlık var, ama arkasında ise nezih ve leziz büyük bir gölet var. Şu şaşkın adam, kavrulmuş ağzını toprak üzerindeki yaşlığa dayamış kanmaya çalışıyor. Halbuki arkasında büyük bir gölet var.

İşte biz de sonsuz güzellik sahibi olan Allah varken, gidip ıslaklık mesabesinde fani ve adi güzelliklere kalp dudağımızı yapıştırıp kanmaya çalışıyoruz. Üstelik o güzellikler Allah’ın güzelliğinden zaif ve çok perdelerden geçmiş bir sızıntısı konumundalar. Biz nazarımızı ve kalbimizi o mecazi sevgiliden hakiki sevgiliye, yani Allah’a  çevirirsek, hem o beladan kurtuluruz, hem de gerçek güzelliği bulmuş oluruz. 

Allah insana ancak kendi ile meşgul olup onun ile tatmin olabilecek mahiyette bir  kalp vermiştir. Bu sebeple kalbin Allah’tan başka şeyler ile meşgul olup onlara aşık olması doğru bir şey değildir. Kalbin fani olan mahluklara aşık olması kalbin manevi bir hastalığıdır, hatta kalbi bir şirktir. Zira Allah, kalbi, insana sadece kendisini sevmek için tahsis etmiştir. Biz bu tahsise ihanet ederek farklı şeylere aşık olursak, elbette bu Allah katında makbul ve caiz olmaz.

"Kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur." (Ra'd,13/ 28)

ayetinde de ihtar ve ikaz edildiği gibi, insan kalbini tatmin edip doyuracak tek maşuk tek mahbub  Allah’tır. Bu sebeple kalbimize giren bu kir ve pasları temizleyip, Allah aşkına yanmamız gerekir. Yoksa insanın fani aşklar  içinde boğulup imtihanı kaybetme riski çok fazla olur. Hazreti İbrahim (as) gibi  “La uhubbül afilin” (Fani şeyleri sevmeye değmez) deyip, mecazi aşklardan kalbimizi ve gönlümüzü arındırıp kurtarmalıyız.

"Sabıkan beyan edildiği gibi, ehl-i gaflet ve ehl-i dünya tarzında ve nefis hesabına olan muhabbetlerin, dünyada belâları, elemleri, meşakkatleri çoktur; safâları, lezzetleri, rahatları azdır. Meselâ şefkat, acz yüzünden elemli bir musibet olur. Muhabbet, firak yüzünden belâlı bir hırkat olur. Lezzet, zeval yüzünden zehirli bir şerbet olur. Âhirette ise, Cenâb-ı Hakkın hesabına olmadıkları için, ya faydasızdır veya azaptır (eğer harama girmişse)."

"Sual: Enbiya ve evliyaya muhabbet nasıl faydasız kalır?

"Elcevap: Ehl-i teslisin İsâ Aleyhisselâma ve Râfızîlerin Hazret-i Ali Radıyallahu Anha muhabbetleri faydasız kaldığı gibi. Eğer o muhabbetler, Kur'ân'ın irşad ettiği tarzda ve Cenâb-ı Hakkın hesabına ve muhabbet-i Rahmân namına olsalar, o zaman hem dünyada, hem âhirette güzel neticeleri var."

"Amma dünyada ise, leziz taamlara, güzel meyvelere muhabbetin, elemsiz bir nimet ve ayn-ı şükür bir lezzettir.

"Nefsine muhabbet ise, ona acımak, terbiye etmek, zararlı hevesattan men etmektir. O vakit nefis sana binmez, seni hevâsına esir etmez. Belki sen nefsine binersin. Onu hevâya değil, hüdâya sevk edersin."(1)

Özet olarak, mevcudatı Allah hesabına ve onun sanat ve eserleri olduğu için sevmeliyiz ve Allah’a olan muhabbetimize bir vesile ve araç yapmalıyız.

Celal ismi, Allah’ın kahhar, intikam, ceza, azamet, haysiyet, gibi sıfatlarını temsil eder. Bu sıfatların tecellileri insanın akıl ve duygularını dehşet ve vahşet içerisinde bırakır. İnsanlar da bu sıfatların dehşetli tecellisinden dolayı  korkup kaçma ve bir yere sığınma meyli oluşur. Tabi burada dehşet ifadesi azamet ve kibriya anlamındadır.

İşte korku da sevgi gibi Allah’a bir ulaşma ve yakınlaşma vasıtasıdır. İnsan Allah’tan ne kadar korkarsa, o kadar lezzetli bir  zillet içine girer ki, bu zillet insan için bir izzet ve şereftir. Allah’tan hakkı ile korkan ve onu hakkı ile seven, bütün acılardan salim olduğu gibi bütün saadetlere de nail olmuş demektir. 

(1)  bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

fakir35
Hakiki sevgiyi Cenab-ı Allah hesabına sarf etmek,anne, baba,eş,çocuk ve dostları sevmemek, onları ihmal etmek veya sevgiye layık görmemek olarak da anlaşılmamalıdır.Yanlış olan bunları sevmek değil,elbette sevecek ancak bunları Esma-i İlahinin cilvesi olduğunu idarak ederek sevmede ve özlemede sakınca olmasa gerek.Zira Üstad hazretleri " yüzünü, esmâ ve âhiret için sevmiş ve ibâdet fikriyle o yüzleri mâmur etmiş, güyâ bütün dünyasıyla ibâdet etmiş; elbette dünya kadar bir mükâfat alması, muktezâ-i rahmet ve hikmettir. Hem, mâdem âhiretin muhabbetiyle onun mezraasını sevmiş ve Cenâb-ı Hakkın muhabbetiyle âyine-i esmâsını sevmiş; elbette dünya gibi bir mahbub ister. O da dünya kadar bir Cennettir. " diyerek dünya sevgisinin nasıl ahiret hesabına döndürülmesi gerektiğini açıklığa kavuşturmuştur.Ahireti kazanmanın mezraa ve mecrâsı olan dünyadaki herşeyi Allah namıma sevmek, sevginin gerçek anlamdaki; karşılıksız ve sırf Rıza-i İlahi olarak harcamak gayreti boşa gitmeyecektir.İnşaallah.Yoksa sevgimi Allah'a verecem diye çoluk cocuğunu terk etme fiil ve düşüncesi içinde olmak çok büyük bir yanılgı olacaktır.Peygamberimizde sevmiş kaybedince üzülmüş ancak İlahi takdire de razı olmuştur.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Eneskanaat

1) Sevilen şeylerin insanları tanımamasına örnek olarak, insanların gençliğine, güzelliğine veya malına karşı duyduğu muhabbete karşı bu şeylerin o insanları tanımamaları ve eninde sonunda o insanları terk etmeleridir.
2) Sevilen şeylerin insanları tahkir etmesine örnek olarak, bazı insanların belli makam ve mevkilere duydukları muhabbetten ötürü zillet altına girmeleridir.
3) Sevilen şeylerin insanlara refakat etmeyerek müfarakat etmesine örnek olarak, insanlardaki gençlik, sağlık ve güzelliğin zamanla kaybolmasıdır, elde durmamasıdır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...