Block title
Block content

SİNAN OMUR

 

Bediüzzaman, "Benim üç Sinan'ım var: Mimar Sinan, Ümmi Sinan ve Omur Sinan" diyordu."

Otuz sene evvelki menhus ihtilalin o uğursuz günlerinde, Risale-i Nur şaheserlerini okumak ve İslâmî hayatı yaşamaya başlamak gibi, şerefli bir suçtan Gaziantep lisesinden kovularak İstanbul'a geldiğim günlerdeydi.

O günlerde vilayet karşısındaki Sinan Matbaasında Nur Risaleleri gizli gizli basılıyordu. Muhterem Abdülvahid Mutkan Ağabeyim, beni de ara sokaklardan, bazı duvarlardan atlayarak, bugünkü defterdarlığın bulunduğu yerde çalışan Sinan Matbaasına götürürdü. Burada Nur Risalelerinin basılma ve tashih gibi faaliyetlere şereflerle iştirak ederdim.

Risale-i Nur ve Sinan Matbaası

İşte daha önceki l957-1958 senelerinde Gaziantep'te Nazım Gökçek Ağabeyin bizlere okuyarak tanıttığı "Hür Adam" gazetesinin sahibi merhum Sinan Omur Beyi de kendi matbaası olan Sinan Omur Matbaasında tanımıştım...

Daha sonraki senelerde Fatih-Kıztaşı (Nurtaşı)ndaki Okumuş Adam sokağındaki evinde çok ziyaret ve sohbetlerimiz olmuştu. Merhum Hür Adam gazetesi sahip ve yazarını son olarak vefatından bir kaç gün evvel, ziyaret etmiştik. O günlerde Yeni Asya gazetesinde “Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî” çalışmamız tefrika ediliyordu. Bu tefrikanın neşredildiği Yeni Asya'nın arka sayfalarını hasta yattığı odanın çepe çevre odasına asmıştı. Iztıraplar içinde bulunduğu halde, hiç kendi hastalık ve acılarını düşünmüyor, mütemadiyen Üstad Bediüzzaman'dan bahsediyor, onun kahramanlığından, salahatinden ve takvasından, İslâmiyete olan büyük hizmetlerinden anlatıyordu.

 Rahmetli Sinan Omur, karyolasının kenarlarında gerili bulunan iplere tutunarak, yerinden kıpırdamaya ve hareket etmeye çalışıyordu. Unutamadığım o gün, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin hayatını yazmandan dolayı tekrar tekrar tebrikler ederek, hasta yatağında sevinç gözyaşları içinde, yanında ve baş ucunda hazırladığı Hür Adam gazetesinin kocaman bir cildini "Bunlar senindir" diyerek, elleriyle tutarak bana hediye etmişti.

Bu ziyaretimden birkaç gün sonra Hür Adam gazetesinin ve Sinan matbaasının bu yiğit mensubunun cenaze namazını Fatih camiinde kılmıştık. Mekânı ve makamı nur olsun!

Üstad Bediüzzaman'ı can ü gönülden seven Sinan Omur l898'de Bolu'da dünyaya gelmiş ve l974 Mart ayında rahmete kavuşmuştu.

Hür Adam'cı Sinan Omur, Nur Üstad Bediüzzaman'ı iki defa ziyaret ettiğini anlatmıştı. İlk görüşü Birinci Cihan Harbinde, kendi ifadesiyle "l332'de." Yani l9l6 senesinde Sübhan Dağı'nda. İkinci görüşü ise l925 senesinin başlarında İstanbul-Eminönü'ndeki Hidayet Camiinde olmuştu.  Hatıralarını şöyle anlattı:

Said Nursî'nin askeri cephesi

Üstad'ı ilk olarak l332 (m.1916)'de Sübhan Dağı'nda görmüştüm. O zaman ben muallim mektebi talebesiydim. l332'nin 24 Temmuz'unda idi. Ben l8 yaşındaydım, beni askere almışlardı. O zaman Şarkta Üstadı görmüştüm.

O zaman Üstad milis teşkilatı başkumandanıydı. Başında yeşil bir sarık, omzunda apoletleri vardı. Devamlı at üzerinde dolaşır, orduya cesaret verirdi. Milis teşkilatının kurulmasını Enver Paşa, Vehib Paşa'ya söylemiştir. Vehib Paşa da bunu Bediüzzaman'a (O zaman ismi Bediüzzaman Said Kürdî idi) teklif etmişti. Ve böylece Bediüzzaman milis teşkilatını kurmuştu.

 Enver Paşa, milis kuvvetlerinin hazırlanmasını söylediği zaman, Bediüzzaman da, "Milis kuvveti bizden, erzak da sizden." diye cevap vermişti.

 Milis teşkilatı dört-beş bin kişiydi. Said Nursî miralaydı, yani rütbesi, albaylıktan bir derece daha yüksek kaymakamlığa tetabuk ediyordu. Kuvvetlerin başkumandanlığını yapıyordu.

Bediüzzaman'ın milis kuvvetlerine "Keçe Külahlılar" derlerdi. Ruslar, 'Keçe Külahlılar geliyor!" diye duydukları zamanlar, nereye kaçacaklarını şaşırır ve bilemezlerdi. Düşmanlar, Keçe Külahlılarla karşılaştıklarında neye uğradıklarını anlamazlardı.

Efendim, o zaman bizim elimizdeki kılıçlar adetâ dürtmek içindi. Halbuki onlar at üzerinde silâh kullanırlardı. Attıklarını mutlaka vururlardı. Üzerlerinde beyaz bir pelerin bulunurdu. Bunun ile fedâiler araziye uyarlar, hele kış günlerindeki karda hiç fark edilmezlerdi. Keçe külahlı bir fedâi atının dizginlerini bir koluna bağlar veya kolunu atar, ayaklarını atın karnına sıkı sıkı sarar, tamamen serbest ve rahat bir şekilde, sür'atle yol alırken, seri olarak ateş ederlerdi. Çok keskin nişancıydılar, boş ateş etmezlerdi. Aslında benim bu sizlere anlattığım, devletin arşivlerinde de vardır. Bunları yakın tarihçilerimizden Feridun Kandemir de iyi bilmektedir.

 Yine bana Fahri Kırkalı anlatmıştı. Bediüzzaman Bitlis'te esir düştüğünde Sibirya'daki esir kamplarından birisine sürülmüştü. Esarette kampta iken şöyle bir hadise cereyan ediyor:

Başkumandan birgün esirleri teftiş için kampa geldiği zaman bütün esirler ayağa kalktığı halde Bediüzzaman oturmuş vaziyette, ayaklarını da ileriye atmış, elindeki bir çomağı çakısıyla sivriltmektedir. Rus orduları Başkomutanı Nikola, Said Nursî'nin önünden geçtiği halde, o hiç tavrını bozmuyor ve elindeki çomağı sivriltmeye devam ediyordu. Tekrar önünden geçtiği halde kendisiyle hiç ilgilenmiyor.

Tafsilatını bildiğimiz hadiseyi bana anlatan Fahri Kırkalı, "biz böyle bir kahraman görmemiştik" diye çok hayran bir şekilde bu hadiseyi çok uzun olarak bana anlatmıştı.

"Üstadı Şeyh Said'le karıştıranların kulakları çınlasın"

Yakın tarihimizdeki en büyük siyasiler bile Bediüzzaman'ı harcayamadılar. Müfit Bey, Şeyh Said'e tazim ettiği için asılmıştı. Bu kadar büyük zulümler yapmışlardı.

Said Nursî'yi, Şeyh Said'in isyanına karıştıranların, onu suçlayanların kulakları çınlasın! Şeyh Said merhuma hürmet duyanları, ona selâm verenleri bile asmışlardı. Fakat Said Nursî'ye dokunamamışlardı. Niçin?  Zira Said Nursî'nin bu isyanla hiçbir alakası yoktu. Çünkü Bediüzzaman daima müsbet hareket eden bir şahsiyetti. Gidiniz, bakınız efendim, bu hususta da Feridun Kandemir'in dosyasında tam dört tane vesika var. Dördü de müsbettir.

 Küçükyalı'da Cemal Bey, şimdi avukat. Temyiz reislerinden, O da bilmiyor zavallı. Ona kitapları, risaleleri verdim. Beyefendi çok rica ederim, Said Nursî için yapılan ve söylenen iftiraların hepsi yalan. Bu kuvvetli adam. Bu kuvvetli adamı imha etmek istiyorlar düşmanları. Biliyorsunuz, bu adam Türk milletinin imanını kurtarmak istiyor, başka bir şey istemiyor. Bu adam, Müslümanların imanını kurtarmak için elinden ne gelirse yapmış. Onlar da, yani din düşmanları da onun için ne iftira varsa yapıyorlar. Bu yapılan iftiraların hiçbirisi isbat edilemez. Gösterin bana, bu büyük Üstad'ın dünyada nesi var? Kürdistan kuracakmış, Kürdistanı idare edecekmiş. Şükrü Babanzadeler filân. Şurda burda. Babanzade Kürt Teâli Cemiyetinin sekreteri.

 Mevlanzade Rifat bey vardı. Serbesti gazetesinin sahibi. Bunlar tutuyorlar Kürt Teâli Cemiyeti kuruyorlar. Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Sadece bunlar değil. Çerkezler, Çerkez hükümeti kurmak istiyorlar. Lazistan hükümeti kurulmak isteniyor. Zaten eskiden Lazistan vilayeti vardı ya! Ahmed Barutçu'nun pederi o teşkilatın reisi. Kazım Karabekir, "Yapma, gel, bana yardım edin" diyor. "Pekala" diyor. "Ben teşkilatımla sana yardım edeyim öyleyse" diyor. Onlar da "Biz Pontusçuları filân mahvederiz. Buraları Rumlara veriyorlar. Biz Rumlara verdirmeyeceğiz. Biz Lazistan hükümeti kurduk burada" diyorlar. Çerkezler, Çerkezistanı Bolu ve havalisinde kuruyorlar. Düzce havalisinde Balıkesir'de Boşnaklar kuruyor. Hepsi bir yerde devlet kuruyorlar.

O zaman bunlar da, Mevlanzâde filan öyle düşünüyorlar. Buralar Ermenilere veriliyor. "Binaenaleyh Ermenilere verilmesin" diyorlar.

Milis Albayı Bediüzzaman da diyor ki:

"Madem ki böyle bir kuvvetimiz var, öyle ise Osmanlı Devletinin yıkılmış olan durumunu kurtaralım. Kurtaralım devletimizi. Çünkü Osmanlı Devleti İslâmiyete en büyük hizmeti yapmıştır. Bizlere de çok büyük iyilik ve hizmetler etmiştir. Gelin bu büyük devletimizi kurtaralım. Bizler parça parça olursak bir şey yapamayız."

Dediğim gibi, Bediüzzaman'ın siyasî cephesi ve görüşü mükemmel. Daha önceleri Selanik'te filan hep İttihatçılarla beraber bulunmuştu. Onlar da bu zata hürmet ederlerdi. Enver Paşa Bediüzzaman'ın elini öperdi daima. Onun dediğini yapardı.

"Enver  paşa Bediüzzaman'ın elini öperdi"

- O hususta bilginiz var mı efendim? Üstad'ın Enver Paşa ile görüşmeleri hakkında bilginiz var mı?

Çok var. Hani o anlattığım milis teşkilatını kendisine Enver Paşa kurdurdu. Enver Paşa, Vehib Paşa'ya söylemişti. Vehib Paşa da, "Bediüzzaman Hazretlerine bu işi yaptırayım" diyor. O zaman böylece milis teşkilatı kurulmuş oluyor. Bediüzzaman ve fedâilerinin gösterdiği fedakârlığı tasavvur edemezsiniz.

(Resim Altı Yazısı: Nur Üstad Said Nursî Hazretleri Birinci Şua ismindeki eserinin "Dördüncü Ayet-i Meşhure" kısmında Enver Paşa'nın isminin geçtiği satırın üzerine Nur talebelerinden birisinin yazdığı parçanın arasına bir çizgi işaretiyle çıkış yaparak "Şehid" kelimesini ilave ediyordu.)

O zaman Bitlis valisi Memduh Bey vardı, bir tane de Kel Ali vardı. Bediüzzaman, talebeleriyle ve fedaileriyle birlikte düşmanın eline geçen otuz tane topumuzu geri almıştı. Bunlar askerî mecmualarda vardır. Said Nursî'nin ve milis teşkilatının yaptığı hizmetler erkân-ı harbiye arşivinde bulunur.

 Cumhuriyetin ilk senelerinde ne kadar ilim adamı varsa hepsini harcadılar. Hele o şapka kanunu, ona itiraz eden bir tek kişi çıkmamıştır. İzmir Fâtihi Nureddin Paşa vardı. Sonra Bursa mebusu oldu. Ondan başka itiraz eden olmadı. Kâmil Miras'lar, Hasan Basri Çantay'lar bir şey yapamadılar.

 Bediüzzaman'ın M.Kemal'le karşılaşması

Hasan Basri Çantay anlatmıştı. Mecliste Reisicumhur seçilirken Üstad da orada hazır bulunuyor. Reisicumhuru kasd ederek, "Gideyim şuna bir şeyler söyleyeyim" diyor. Bunun üzerine, başta Hasan Basri Çantay olmak üzere oradakiler korkuyorlar. "Şimdi gider, bir şey söyler, bizi de tehlikeye atar" diye Bediüzzaman'a mani olmaya, onu zorla durdurmaya çalışıyorlar. Ama Üstad dinlemiyor, gidiyor. 

Paşa, "Buyurun, bir emriniz mi var?" diyor.

"Estağfirullah, emrim filan yok. Sana söylüyorum: Halim ol, selim ol, refik ol, şefik ol. İşte sana söyleceğim budur."

Mustafa Kemal paşa "Teşekkür ederim" diyor, kendisini kapıya kadar uğurluyor.

Bana yine Hasan Basri Çantay anlatmıştı:

 "Ondan sonra Mustafa Kemal, Bediüzzaman'a Şark vilayetleri müfettişliğini verdi. Diyanet İşleri Reisliğini verdi. Fakat Bediüzzaman bunların hiçbirini kabul etmedi. Mebusluk verdi. Yine reddetti. Büyük Üstad Bediüzzaman biliyordu ki, M. Kemal kendisini bu şekilde susturacak ve harcayacaktı. Zamanın müceddidi hiç kanar mı böyle tekliflere?"

 Efendim, bir de esaretteki o muhteşem kahramanlık hadisesini kim yazmıştı, biraz önce söylemiştiniz?

Fahri Kırkalı, Bursalı makine tüfek üsteğmeni, mülazım. O zaman o da oradaymış. Harbte zaten bu kahramanlar hücum ediyorlar, düşman kuşatmış, bunlar kuşatmayı yarmak için hücum etmişler. Bana Fahri Kırkalı çok bilgi ve mecmualar da vermişti.

 Milis Albayı Bediüzzaman ve Keçe Külahlılar

28 Eylül l990 Cuma günkü Türkiye gazetesinde Prof. Dr. Mim Kemal Öke "Tarihin Süzgeci" nden sütununda "Keçe Külahlılar" başlığı altında bir makale neşretti. Bu cidden nefis yazıyı, yazarını tebrik ederek, Şâhitler'in Dilinden sütunları arasına alıyorum.

"Keçe külahlılar"

Bugün Kazım Karabekir Paşa'nın l920 yılında Ermenilere karşı Türk ordusunun harekâtını başlattığı gündür, onun yıldönümüdür.

Bilindiği gibi l877-78 Osmanlı-Rus Harbinden beri Ermeniler, Rusların müttefikleriydiler. Aziziye Tabyasına, "92 Harbi"nde baskınla girmede onlar öncülük etmişlerdi.

 1914 Sarıkamış Harekâtında III. Ordunun Erzurum'dan ineceği yolu - rotayı Rus Kumandanlığına ulaştıran yine onlardı.

Amaç belliydi: Osmanlı çökertilecek; yerine bir Ermenistan kurulacak. Ama Rusa bakarsanız, Çarlık, "Ermenisiz bir Ermenistan" istiyordu. Hedefi, sıcak sulara inmek, bu doğrultuda da Ermenileri kullanmaktı.

Katliamla Türkleri yöreden kaçırtmak politikasının izlendiği günlerde Doğu Anadolu’da genç yaşında "Bediüzzaman" adı ile anılmaya başlayan bir âlim, Seydâ, vatanın savunmasında haklı bir isim sahibi olur.

 Yanında toplanan talebelerini nişancılıkta bile eğitir. Başlarına beyaz keçe giyen ve beyaz pelerine bürünen bu "keçe külahlılar"dan Ruslar ve Ermeni-Taşnak Komitesi korkmaya başlar. "Keçe külahlılar geliyor!" haberi düşmanın yüreğine korku salarken, mağdur ve mazlum insanları sevince gark ediyordu.

Keçe külahlıların nerede ve ne zaman ortaya çıkacakları belli değildi. Vur-kaç taktiğiyle düşmanı yıpratıyorlardı.

Seydâ ve talebeleri en son mücadelelerini Bitlis'te verdiler. Bu çatışmada şehri düşmana teslim etmemek için vuruşan keçe külahlılar birer birer şehit düşüyorlardı. Seydâ'nın kendisi de büyük bir binanın altındaki su kemerinden atlarken ayağı taşa değdi ve kırıldı. Ayağı kırık vaziyette otuz altı saat bekleyen Seydâ, sonunda elli kişilik bir Rus müfrezesi tarafından esir alındı ve Sibirya'ya sürgüne yollandı.

* * *

Şecaat ve cesaret timsali, iman nurunun önderi, ihlâs cevherinin sosuz müdafiî, korkmaz, yılmaz, sebat ve azmin ender örneği, sönmeyen, söndürülemeyen İslâm meş’alesini ömrünün sonuna kadar elinden bırakmayan büyük mücâhit, Kafkas cephelerinde, Türk’ün ebedi ezeli düşmanı Ruslara kan kusturan fedâkar vefakâr kahraman. Van, Bitlis ve Muş’ta cansiperâne akınlarla kahhar savletlerle, kılıç kılıca dövüşerek yüzlerce Moskof’un canını cehenneme gönderen eşsiz fedâî, büyük vatanperver âşık-ı İlâhi Bediüzzaman Hazretleri 8 sene evvel bu gün İlâhi mâşukuna kavuşmuştu.

Hazret’in yüksek hasletlerini, büyük meziyetlerini, ilmini, irfanının kıyas edilmez kudretini dile getirecek kelimeyi ben lûgatta bulamıyorum. Hazret’in büyüklüğünü, Onun âlem-i İslâm’da ki muhteşem mevkiini şu iki kelime ile ifade edeceğim:

Hayatında olduğu gibi, Hak’ka kavuştuktan sonra da, milyonlarca Müslüman’ın kalbinde, ruhunda sönmeyen bir ateş, ölmeyen bir varlık olarak yaşaması, sözlerimizin isbatına kuvvetli delildir.

Bu sözlerimizin kuvvetini biraz daha artıracak şu ciheti de arz edelim ki; Hazret’in ebediyete intikalinden sonra dahi, muhalif devlet adamları Hazret’le uğraşmaktan, didişmekten bir an hâlî kalmamışlardır. Yalnız bu kadar mı? Onun mütevazi mezarı dahi onlara korku ve dehşet vermiş ve mübarek Naâşını mezarından söküp çıkarmışlardır.

Sorarım sizlere; bu sevgi, bu hürmet, bu şan şimdiye kadar kaç kişiye nasip olmuştur? Sözün kısası: Bu Zâtın büyüklüğüne bundan daha ayan bir şey olabilir mi?

Akıldan noksan, gözü kör, kulağı sağır bîçare gafillerin dediği gibi, Hazret Isparta’dan Urfa’ya D.P.’nin propagandasını yapmak için gelmemiştir. Hakikat şamarı müfterilerin suratlarında pek çabuk şaklamıştır.

Said-i Nursi Hazretleri, Isparta’dan Urfa’ya ermen seyahat etmiştir.

Bir İlâhi tecelli de burada zikretmeden geçemiyeceğim: İçişleri Bakanı Namık Gedik, Urfa Valisinden Said Nursi Hazretlerini Urfa’dan derhal uzaklaştırılmasını istediği zaman, Vali Urfa’da Hazret’i gönderecek hiçbir vasıtanın bulunmadığını söyleyince, İçişleri Bakanı Namık Gedik ne söylemiştir bilir misiniz? “Çöp arabasına koyup gönderin?” Ne tecellidir ki: 27 Mayıs ihtilâlinde onu evinden çöp arabasına koyarak Harbiye’ye götürmüşlerdir. Urfa Valisiyle 1960’da Balmumcu Askerî Garnizonunda çilemizi beraber çekmiştik.

Hakikatin iç yüzü budur. Bunun haricinde söylenen sözler lâf-ı güzaf ve hezeyandır.

Ruhum kadar sevdiğim, saydığım, inandığım bu Zât-ı Ali kadîrin âlem-i bekaya intikal ettiğini duyduğum zaman, ne hale geldiğimi bir ben bir de Allah’ım bilir. Derhal havayollarından Adana’ya ekspres bir bilet alarak Adana’ya uçtum. Adana’da tek bir vasıta yok, hepsi Urfa’ya gitmiş, Adana kazan ben kepçe. Vasıta bulmanın imkânı yok. Nihayet bir sevgili dostum beni hususî arabası ile Gaziantep’e kadar getirdi. Oradan bir jip bularak Urfa’ya tam saat 2’de vardım. Ne göreyim, caddeden, sokak aralarından geçmenin imkânı yok. Bir ana-baba günü, aklıma geldi, jipin önüne “basın” diye bir levha koydum. Kendim de fotoğraf makinesini alarak jipin önündeki motorun üstündeki düz kısma çıkarak resim çekmeye başladım ve bu surette arabamıza yol verdiler. Halilürrahman camiinin avlusundan dışarılara taşan binlerce müslümanın eda ettiği cenaze namazına yetiştim.

Hazret-i Said Nursi’ye yapılan cenaze töreninin ihtişâmını tarif etmek ne benim kudretim dahilindedir ve ne de en yüksek edip ve şâiri kârıdır. Bu güne kadar gördüğünüz en muhteşem cenaze törenlerini gözünüzün önüne getirin. Bunların hepsinden bambaşka bir ihtişam, bambaşka kaynayış, bambaşka bir coşkunluğu görüp hayretler içinde kalarak gözlerinizin yaşardığını, tüylerinizin ürperdiğini hissedeceksiniz.

Bu öyle bir manzara idi ki, bunu insanın görmeden inanacağı gelmez.

Urfa’nın bütün okulları, kızlı, erkekli, halk ise yedisinden yetmişine kadar Urfa’nın caddelerinde bir sel gibi akıp gitmekte ve binlerce müslümanın ağzından çıkan tekbir sesleri Urfa’yı çın çın çınlatmaktaydı. İradesini gaip etmiş gönüllerin o coşkun kükreyişini bir görseydiniz. Ne “Allah” diyen sesinizi, ne de dökülen gözyaşlarınızı bir saniye bile tutamazdınız.

Hazret’in cenaze namazını Vali ve Belediye Reisi birinci safta kıldılar. 40 Hafız, tabutunun etrafında hatim indirdiler. Görülmemiş dinî merasimle, hususî surette yapılmış üstü kubbeli yere, o mübarek naâş-ı şeriflerini elimle, öperek, koklayarak yerleştirdim.

Allah şefaatine nail etsin. Onun aziz ruhunu daima tâziz ve terkim etmekten bizi alıkoymasın, Amin!...

(Son Şahitler kitabının, birinci cildinden derlenmiştir...)

Paylaş
Yükleniyor...