Block title
Block content

"Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (A.S.M.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebîr, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur..." izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (A.S.M.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebîr, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur..."

Nur-u Muhammedî: Hadis-i Şerifte, “Allah’ın yarattığı ilk mahluk benim nurumdur.” buyruluyor.  Bu nurun mahiyeti bilemiyoruz. Ancak,  Üstat hazretleri Nur-u Muhammedî için, kâinat kitabının mürekkebi olduğunu beyan ediyor. Buna göre, bütün varlık âlemi o nurdan yaratılmış bulunuyor. Güneş de o mürekkepten yazılmış, yıldılar da. Melekler de o mürekkepten yazılmış, cinler de, insanlar ve hayvanlar da. Keza, arş da o mürekkepten yazılmış, kürsi de, levh-i mahfuz da. Bütün bu sayılanlar Allah’ın isimlerinin farklı aynaları olduğuna göre, nur-u Muhammedî’de bütün esmâ tecellilerinin bulunması gerekiyor. Yâni bütün bu yazılanlar, o nurda mevcut olan bir tecellinin başka aynalara da aksetmesi gibidir. Yine Üstadımız buyururlar ki, “Bu kâinatın aslı... kuru bir madde olamaz. Hem cismani hem ruhani bütün esasatını muafa edecek.”

Meleklerden insanlara kadar bütün varlıkların hayatları o nurdan yazıldığına göre, o nurun da hayattar olması gerekiyor.

O nurun kendine has bir şahsiyeti ve o şahsiyete mahsus manevi bir sureti de olacaktır. O halde, Cebraili  Azrailden ayıran farklı bir suret olduğu gibi, bir dağı bir denizden ayıran yine ayrı bir suret de vardır. İşte bütün bu suretler âlemin, Nur-u Muhammedî’de tecelli eden Musavvir isminin farklı yansımaları gibidir. Örnekleri çoğaltabiliriz.

Bir sonraki cümle bu cümleninin de açıklanmasında bize bir ölçü vermektedir:

“Eğer o âlem-i kebîr, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.”

Risalelerde kâinat bir ağaca, elementler onun dallarına, bitkiler âlemi yapraklarına, hayvanlar onun çiçeklerine, insanlar ise meyvelerine benzetilir.

Bir ağacın bütün programı çekirdeğinde genetik şifreler halinde yazılıyor. Üstat hazretleri bu manayı “ manevi kader kalemiyle yazılıyor” şeklinde ifade ediyor. Bu manevi kalemle genler farklı şekillerde diziliyorlar, bu farklılıklar da o varlıktaki değişik özellikler olarak ortaya çıkıyor.

Şu nokta çok önemlidir: Ağacın gövdesinin çekirdekteki  yazılışı gövde şeklinde değildir, dallarının yazılışı da dal şeklinde değildir. Keza, insanın genetik şifresinde yer alan kemikler sert olmadığı gibi, o şifredeki kan da kırmızı değildir. İşte nur-u Muhammedî’de bütün varlık âleminin manen yazılmış olmasına bu gerçeğin ışığında  baktığımızda o nur ile madde âlemindeki çok farklı varlıklar arasında bir şekil benzerliği arama hatasına düşmeyiz.

Nitekim, bizim yazdığımız kelimelerde de bunun küçük misalini görebiliyoruz. Mesela, güneş kelimesi ateş saçmadığı gibi, su kelimesi de ıslak değildir.

Üstat hazretleri birçok risalesinde kâinat için kitap, ondaki varlıklar için de mektûbat-ı Rabaniye, kelimat-ı kudret, hikmetnüma bir söz gibi tabirler kullanır. Her varlık Yine Üstadın ifadesiyle “misdar-ı kader üstünde kalem-i kudretle” yazılmıştır. Yâni, her varlık Allah’ın ezeli ilminde her şeyiyle, her özelliğiyle takdir edilir ve kudret kalemi bu takdire göre eşyaya vücut verir. İnsanın ilminde kurduğu bir cümlenin onun kaleminin ucundan kâğıda dökülmemesi bu hakikati anlamamız için bize ihsan edilen bir özellik, bir kabiliyettir.

İşte bütün varlık âlemi, ilk varlık olan nur-u Muhammedî’den, tâ cennete, cehenneme kadar, Allah’ın ezelî ilminde takdir edilmiş ve kudret kalemiyle yazılarak, ilim dairesinden kudret dairesine, gayb âleminden şehadet âlemine geçirilmişlerdir. Bu kalemden dökülen bütün yazıların mürekkebi nur-u Muhammedî’dir, yâni, o nurda  şifre ve çekirdek olarak yerleştirilmiş bulunan bütün esmâ tecellileridir.  Buna göre,  nur-u Muhammedî bütün âlemlerde tecelli eden İlâhî isimlerin, mücmel bir hülasası gibi düşünülebilir.

Üstat hazretleri, “semâvât ve arz bitişik idiler, biz onu ayırdık” mealindeki ayet-i kerîme için,   “Nur-u Muhammediyeden (a.s.m.) yaratılan madde-i acîniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun mâcun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir” buyururlar. Bu ifadeler nur-u Muhammedî kavramının doğru anlaşılması konusunda bize yepyeni bir ufuk açıyor. Buna göre, nur-u Muhammediyeden bir yandan meleker, ruhaniler, arş, kürsi yaratılırken, öte yandan aynı nurdan bir “madde-i acîniye” yaratılmış,  gökler ve yerler, şu gördüğümüz bütün madde âlemi o macun maddeden yaratılmışlardır.

"Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur:"

Buradaki “dünya” kelimesi sadece yer küresi değil, kâinatın tamamı demektir. Onuncu Söz’deki şu ifadeler de bunu teyid eder: “Evet, evet, evet!  Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek.”

Nur, zulmetin her çeşidini yok eder.    İnsanlar iman nuruyla küfürden, tevhid nuruyla şirkten, ibâdet nuruyla isyandan, ilim nuruyla cehaletten, edeb nuruyla ahlaksızlıktan kurtulmuşlardır. Zâten kâinatın yaratılış gayesi de bu nurlardır. Bütün bu nurların kaynağı da nur-u Muhammedîdir. Ayet-i kerîmede haber verildiği gibi "Allah nurunu tamamlayacaktır."

Bu nurlardan mahrum kalanlar bütün yeryüzünü kapladığında, yahut bu nura kavuşanlar yeryüzünde azınlıkta kaldığında Cenâb-ı Hak kıyameti koparacak, dünya hayatına son verecek, ahiret hayatını başlatacaktır.

Kıyametin kâfirler üzerine kopması meselesinde Üstat hazretleri bu ikinci görüşü benimsemiştir. Yâni, yer yüzünde hiçbir Müslüman kalmayınca değil, Müslümanlar tamamen mağlup düşüp dünyada küfür tam hakim olduğunda “Cenâb-ı Hak müminlerin ruhlarını bir müddet önce kabzedecek ve kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır.”

“Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.”

Onuncu Söz’den naklettiğimiz yukarıdaki cümlenin devamında da şöyle buyrulur:

“… Eğer Kur'ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.” Sözler

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Habbe | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 928 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...