"Şu gördüğün dünyayı, bütün lezâiziyle, sefahetleriyle, safâlarıyla pek ağır ve büyük bir yük gördüm." ifadesiyle "Dünyayı kesben değil, kalben terketmek lazım." ifadesini birlikte nasıl anlamalıyız? Dünyanın hangi yüzüne iltifat etmeliyiz?..

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Hz. “Mevlânâ, dünyayı denize, insanı da gemiye benzetmektedir. Geminin ayakta durabilmesi için suya/denize ihtiyacı vardır. Ancak gemi delikse su alır ve batar; değilse suyun üzerinde rahatlıkla dolaşır. Ayrıca su, geminin altında kaldıkça onu yüzdürür; içine girdiğinde ise batırır. Benzer şekilde insan da, kalbini işgal etmeyen dünyalıktan zarar görmez. Aksi takdirde dünyanın onun iç âlemini batırmasına izin vermiş olur.”

Zühd denilen şey, Hazret-i Üstad'ın ifadesi ile "dünyayı kesben değil, kalben terk etmektir."

Hazret-i Ebu Bekir (ra), Hazret-i Osman (ra), Hazret-i Abdurrahman bin Avf gibi güzîde sahabeler, çok zengindiler, ama bu dünya malı onların kalblerinde değil, ayaklarının altında idi. Onların kalbinde Allah aşkı öyle bir kökleşmişti ki, hiçbir fani menfaat o aşka dokunamıyordu.

Bu hakikate binaen Abdulkadir-i Geylanî: “Zühd bedenî değil, kalbîdir.” diyerek zühdün bedenen dünyayı terk etmek olmadığını, bilakis dünyayı kalben terketmek olduğunu ifade eder.

“Dünya hayatı, ancak oyun ve boş şeylerle meşgul olmaktır. Ahiret ve nimetleri daimî olduğundan daha hayırlıdır. Bunların farkını anlamaz mısınız?" (En'âm Suresi, 6/32)

"Yanınızdaki dünyalıklar geçici, Allah katındaki hazine ve rahmetler ise daimîdir..." (Nahl Suresi, 16/96)

"Dünyayı ahirete tercih edersiniz, halbuki ahiret hayırlı olup nimetleri daimîdir." (A'lâ Suresi, 87/16, 17)

Dünyanın üç yüzü olduğu birçok risalede nazara verilmektedir. Tâ ki, dünya denilince sadece üçüncü yüze bakıp, onun fani zevklerine, makamlarına, menfaatlerine aldanıp ilk iki yüzdeki yüksek kazançları kaybetmeyelim.

Dünyanın birinci yüzü “ahirete tarla olma” yüzüdür.

“Dünya âhiretin mezraasıdır.” Her nefesimiz, konuştuğumuz her cümle, atfettiğimiz her nazar, aklımızdan geçen her fikir, kalbimizin teveccüh ettiği her sevgi, ticaret hayatımızın her kârı, musibet anlarımızın her dakikası ya cennet yahut cehennem meyvesi verecek bir fidan gibidir. Kıyamet hâdisesiyle âhiret âlemine yapılan bu sevkiyat da son bulacaktır.

Sevgi, korku, hırs, hased, şefkat, merhamet, merak, endişe, tevazu, kibir gibi binlerce hissin her birisi insan için hem büyük bir sermaye hem de imtihan vesilesidir. Duygularını ve âzalarını Allah’ın rızası dairesinde kullanan kâmil bir mü’min, melekleri çok gerilerde bırakır. Bu kıymettar sermayeleri nefis namına ve isyan yolunda kullananlar ise hayvandan daha aşağı bir derekeye düşer, bazen şeytanları bile geride bırakacak kadar alçalırlar.

“İnsan istidadı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor, ahirette mahsul alıyor.” (Sözler)

İnsan bu dünya hayatında “ömür dakikaları”nı ne ile geçiriyorsa ömrünü o işte ekmiş oluyor. O iş hayırlı ise meyvesi cennet, şerli ise cehennem oluyor.

İnsan, aynı zaman diliminde birçok şeyi birlikte de ekebilmektedir. Hayırlı bir şey söylerken yahut dinlerken, o zaman içinde hem aklı, hem hayali, hem konuşması, hem işitmesi ve daha birçok hisleri bir bakıma ekilmektedir. O halde insan bu dünyada hem düşünce ekmekte, hem inanç ekmekte, hem görme, işitme, hayal etme, sevme, korkma, endişe etme ve daha nice manevî tohumlar ekmektedir. Bunların hepsinin hayırlı cihetleri de vardır, şerli yönleri de. Biri cennet mahsulleri verir, diğeri cehennem. Ekimini tamamlayan her insan, sonunda toprağa girmekle bir bakıma kendisi de ekilmektedir.

Dünyanın ikinci yüzü, “Allah’ın isimlerine ayna olma” yüzüdür.

Malumdur ki, manevî güzellikler tecelli etmeden bilinmez ve anlaşılmazlar. Meselâ, cömertlik güzel bir sıfattır, onu ancak muhtaçlara serilen sofrada seyrederiz. İlim manevî bir güzelliktir, onu da ancak ilmî eserlerde müşahede ederiz.

Cenâb-ı Hakk’ın da bütün esmasının güzellikleri bu güzel mahlûkatta tecelli etmeleriyle bilinir, tanınır ve sevilirler.

Bu derste “ayna” mânasında “mektep ve tezgâh” kelimeleri kullanılmıştır. Mektep mekân ismidir, yazılan yer demektir. Tezgâh da bir şeyin dokunduğu yer mânasına gelir. Böylece mahlûkat için iki ayrı benzetme yapılmış oluyor. Her varlık, birinciye göre, İlâhî bir mektuptur, ikinciye göre ise esma tecellileriyle dokunmuş bir kumaştır.

Dünyanın bu yüzünde Allah’ın isim ve sıfatları talim edilir.

Dünyanın üçüncü yüzü ise mel’abegâhtır; yani nefis ve hevanın bir oyun yeridir. Bu yüz tehlikeli ve küsülmesi gereken bir yüzdür. Zira insanları gaflet ve dalalete atan, Allah’ı ve ahireti unutturan yüz, dünyanın bu yüzüdür.

İlk iki cihet ihmal edildiğinde, dünyanın bu fani yüzünden ne kadar istifade edilirse edilsin bir ehemmiyeti yoktur. Bir süre sonra o nimetler de, onlardan faydalananlar da toprak olup gideceklerdir.

İlk iki yüzden gerekli faydayı sağlayan ve manen terakki eden bir insan, bu üçüncü yüzdeki nimetlerden de meşru dairede istifade edebilir. Buna bir mâni yoktur.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...