“Şu görünen umumî âlemde her insanın hususî bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yalnız umumî âlemin merkezi şemstir. Hususî âlemlerin merkezi ise şahıstır.” Burayı izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Şu görünen umumî âlemde her insanın hususî bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yalnız umumî âlemin merkezi şemstir. Hususî âlemlerin merkezi ise şahıstır. Her hususî âlemin anahtarları o âlemin sâhibinde olup letâifiyle bağlıdır. O şahsî âlemlerin safveti, hüsnü ve kubhu, ziyası ve zulmeti, merkezleri olan eşhasa tâbidir."(1)

Güneş hem dünyamıza, hem Ay’a hem de diğer gezegenlerine ışık saçar. Bu muhteşem ışıktan bize düşen hisse; gözümüzü aydınlatan, yolumuzu gösteren ve şehrimizi karanlıktan kurtaran kısımdır. Keza, atmosfer bütün canlıların imdadına koşarken, bu büyük ve şümullü nimetten bize düşen hisse aldığımız nefeslerdir.

Yine yerküremiz, sayısız denecek karar çok canlıya bineklik yapar, onları sırtında taşır, bu binekten bize düşen hisse, ayaklarımızı bastığımız topraklardır. Bütün bunlar bizim hususî dünyamızdır. Bu maddî dünyamız bizim ruh âlemimizle şekillenir. Üstad Hazretlerinin verdiği misali hatırlayalım:

“Meselâ, gayet meyus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve meyus suretinde görür. Gayet sürurlu ve neşeli, müjdeli ve kemâl-i neşesinden gülen bir adam, kâinatı neşeli, güler gördüğü gibi; ...”(2)

İnsan üzülünce, hususî dünyası da hüzünlenir, sevindiğinde hususî dünyası da neşelenir. Aynı şekilde, insan ibadet ettiğinde, onun hususî dünyası da ondan hissesini alır. Zira ibadetlerimizi ve ulvî vazifelerimizi onun yardımıyla ve onunla birlikte yaparız. İnsan günaha girdiğinde de o hususî dünyasını isyanına ortak etmiş olur.

“Evet, âyinede irtisâm eden bir bahçe; hareket, tegayyür ve sâir ahvâlinde âyineye tâbî olduğu gibi, her şahsın âlemi de merkezi olan o şahsa tâbidir. Gölge ve misâl gibi…”

Kendi hususî dünyamızın, bizim kalb ve ruhumuzda şekillenmesi “güneş ve ayna” misaliyle açıklanıyor. Elimizdeki aynayı bahçemize tuttuğumuzda, bahçemiz o aynanın kabiliyeti kadar ışık alıyor. Öte yandan, aynamız puslu ise bahçemizin ışığı da silik ve soluk oluyor.

Aynı hakikate diğer bir misal olmak üzere “gölge ve misâl gibi” buyuruluyor. İnsanın gölgesi bedenine tâbi olduğu gibi, bizim hususî dünyamız da kalbimize göre şekillenir. İnsan bu hakikati mütemadiyen dikkate almalı ve iyi bilmelidir ki, günah ve isyanlarla kararan bir kalb, insanın hususî dünyasını da karartır; Kur’ân nurundan, hidayet güneşinden ışık alamaz hale getirir.

İnsanın hususî âlemi, duygu ve hissiyatları ile şekillenir. Duygu ve hissiyatları ne kadar mükemmel ve geniş ise; hususî âlemi de o derece mükemmel ve geniş olur. Bu hususî âlemin rengini insan tayin eder. İnsan, iç âlemini iman ve Kur’an nazarı ile inşa ederse, bu âlem hayır ve tefekkür noktasında muazzam bir zenginlik ve saadet kaynağı olur. Eğer küfür ve inkâra göre inşa ederse, bu sefer bu âlem olabildiğince kararır ve azap kaynağına dönüşür. Neticede bu hususî âlemin saadet ya da azap kaynağı haline gelmesi insanın elindedir.

İnsanın niyeti, eşyanın sırlarını ve kapılarını açan bir anahtar gibidir. Niyet ve nazarda iman ve hidayet galip ise, kâinatın rengi iman ve hidayete göre şekillenir. Şayet küfür ve inkâr hükmediyorsa, o zaman kâinatın rengi küfür ve inkâra göre şekillenir ve onun boyası ile boyanır. Kırmızı gözlük eşyayı kırmızı, siyah gözlük de siyah gösterir. Gözüne iman gözlüğünü takan birisi, her şeyi Allah’ın birer harika eseri olarak görür, her şey ona marifet ve muhabbet kapısı olur. Ama kalbine ve gözüne inkâr ve küfür gözlüğünü takan birisi, bu sefer her şeyi karanlık, mânasız ve abes olarak görür.

Münkir, kâinatı mânasız, işe yaramaz ve tesadüfün oyuncağı olarak gördüğü için, her şey ona azaplı ve sıkıntılı olarak yansır. Mü’min ise eşyanın ve hâdiselerin başıboş olmadığını bildiği için, her şey ona sevimli ve huzurlu olarak akseder.

Hayata ve hâdiselere iman gözlüğü ile bakılırsa, onların arkasındaki güzellikler tezahür eder, hikmetler ve sırlar anlaşılır. Bu bakış açısını elde edebilmek için, insanın kalbini imanın nuru ile nurlandırması, aklını marifetle tenvir etmesi gerekir. Asıl mesele, kalb ve nazarın nasıl ve ne ile terbiye edildiğidir. Zaten insanın diğer cihazları kalbe ve akla bakar. İmanı sağlam, marifeti derin ve ibadeti ziyade olan bir insan, her mahlûkun ibadet ve tesbihlerini görüp anlar.

İman ve ibadet gözlüğünü takmayanlar, mevcudatın yapmış oldukları fıtrî ibadetleri göremezler ve okuyamazlar. Sağlam bir iman nasıl her şeyin arkasında Allah’ın kudret elini ve tasarrufunu zahir bir şekilde gösteriyor ise, ibadetler de mevcudatın lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile yapmış oldukları ibadetleri zahir bir şekilde gösterip ilan eder. Bu, Allah’ın insanın mahiyetine koyduğu büyük bir istidattır.

Allah Resulünün (asm) getirdiği iman nuru ve İslam ışığı olmasa idi insan, kâinatı ve onda cereyan eden hâdiseleri doğru okuyamayacak ve hikmetini anlayamayacaktı. İnsanlık koyu bir karanlık ve ümitsizlik içinde kalacaktı.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.
(2) bk. Lem’alar, Yirmi Üçüncü Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

bytere6935

Hususi dünya dediği aslında kozmolojide yeni ortaya çıkan paralel evrenler meselesi, Allah herkese hergün bu alemden Alemi misalde paralel bir kainat halkediyor, onun nurani veyahut zulmani olması kişini ameline ve kalbine tabi bırakmış Cenabı Hak, kalbin zerre kadar kasaveti paralel evrendeki Alemi misalde olan ve bize hususi yaratılan kainattaki yıldızlarin hepsini söndürüp aklın ihata edemeyeceği bir cürme sebep olunuyor

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...