Şu görünen umumî âlemde her insanın hususî bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yalnız umumî âlemin merkezi şemstir. Hususî âlemlerin merkezi ise şahıstır... Burayı izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bir gerçek alem vardır ki; bu alem kainattır. Bu alem sabittir, değişmez ve her insan için aynıdır. Felsefi tabir ile bu alem objektif bir alemdir, yani nesnel ve herkes için aynı olan bir alemdir. İnsan bu alemin bir taşını bile değiştiremez.

Bir de her insanın bu gerçek olan kainat aleminden algıladığı ve hissettiği bir alem vardır ki; bu insana özel, hususi bir alemdir. İnsan bu alemin merkezi ve efendisidir. Felsefi tabir ile bu alem sübjektiftir, yani göreceli ve öznel bir alemdir. Bu alemi insan tedbir ve terbiye eder ve her tarafına hükmedebilir.

İnsanın merkezinde olduğu bu özel alemi, insan sahip olduğu duygu ve hissiyatları ile şekillendirir. Duygu ve hissiyatları ne kadar mükemmel ve geniş ise; hususi olan alemi de o derece mükemmel ve geniş olur. İnsana özel olan bu hususi alemin rengini ve şeffaflığını insan tayin eder. İnsan, iman ve Kur’an nazarı ile bu alemi inşa ederse, bu alem hayır ve tefekkür noktasında muazzam bir zenginlik ve saadet kaynağı olur. Yok eğer küfür ve inkar nazarı ile inşa ederse, bu sefer bu alem olabildiğine kadar karanlık ve azap kaynağına dönüşür. Sonuçta bu hususi alemin saadet ya da azap kaynağı haline gelmesi insanın elindedir.

Nasıl gözüne kırmızı gözlük takan birisi, eşyayı kırmızı olarak görür; yeşil takan yeşil görürse; aynı şekilde kalbine ve gözüne iman gözlüğünü takan birisi, her şeyi Allah’ın birer sanatı ve eseri olarak görür, her şey ona marifet ve muhabbet kapısı olur. Ama kalbine ve gözüne inkar ve küfür gözlüğünü takan birisi, bu sefer her şeyi karanlık ve abes olarak görür, her şeyde insanı taciz eden ve insana azap veren şeylere sapar.

İnsanın şahsına verilmiş olan binlerce hissiyat ve duygular, kalpteki bu inanç sistemine göre çalışır ve onun boyası ile boyanır. Bu hissiyat ve duygular, müspet ve hayır gözlüğü ile çalışır ise, hayır üreten araçlar haline döner, küfür ve şer hesabına çalışır ise, bu kez de şer üreten araçlar haline döner.

İnsan hem objektif olan umumi alemi, hem de sübjektif olan hususi alemi duygu ve latifeleri ile seyreder, onlar ile algılar. Mesela; göz görme alemine açılan bir pencere olduğu gibi, akıl da manalar aleminin anahtarı ve penceresi hükmündedir. Daha bunun gibi binlerce hissiyat insanın şahsına takılmıştır.

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Şu görünen umumî âlemde her insanın hususî bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yalnız umumî âlemin merkezi şemstir. Hususî âlemlerin merkezi ise şahıstır. Her hususî âlemin anahtarları o âlemin sâhibinde olup letâifiyle bağlıdır. O şahsî âlemlerin safveti, hüsnü ve kubhu, ziyası ve zulmeti, merkezleri olan eşhasa tâbidir."

Güneş hem dünyamıza, hem aya hem de diğer gezegenlerine ışık saçar. Bu muhteşem ışıktan bize düşün hisse gözümüzü aydınlatan, yolumuzu gösteren ve şehrimizi karanlıktan kurtaran kısımdır. Keza, atmosfer bütün canlıların imdadına koşarken, bu büyük ve şümullü nimetten bize düşen hisse aldığımın nefeslerdir.

Yine yer keremiz, sayısız denecek karar çok canlıya bineklik yapar, onları sırtında taşır, bu binekten bize deşen hisse ayaklarımı bastığımız topraklardır.

Bütün bunlar bizim hususî dünyamızdır. Bu maddî dünyamız bizim ruh âlemimizle şekillenir. Üstat hazretlerinin verdiği örneği hatırlayalım:

“Meselâ, gayet meyus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve meyus suretinde görür. Gayet sürurlu ve neşeli, müjdeli ve kemâl-i neşesinden gülen bir adam, kâinatı neşeli, güler gördüğü gibi;..” Lem’alar

Biz üzülünce kâinatımız hüzünlendiği, güldüğümüzde o hususi dünyamız da neşelendiği gibi, biz ibâdet ettiğimizde o dünyamızla birlikte ibâdet ederiz, onun yardımıyla bu ulvi görevi yapmamız mümkün olur ve o da bu ibâdetten manen hisse alır, memnun olur. Günahlara girdiğimizde de o hususi dünyamızı hatalarımıza, yanlışlarımıza ortak etmiş oluruz.

“Evet, âyinede irtisâm eden bir bahçe; hareket, tegayyür ve sâir ahvâlinde âyineye tâbî olduğu gibi, her şahsın âlemi de merkezi olan o şahsa tâbidir. Gölge ve misâl gibi…”

Kendi hususi dünyamızın, bizim kalb ve ruhumuza şekillenmesi “güneş ve ayna” örneğiyle açıklanıyor. Elimizdeki aynayı bahçemize tuttuğumuzda baçemiz o aynanın kabiliyeti kadtar ışık alıyor. Öte yandan, aynamız puslu ise bahçemizin ışığı da silik ve soluk oluyor.

Aynı hakikate diğer örnek olmak üzere “gölge ve misâl gibi.” buyruluyor. İnsanın gölgesi bedenine tabi olduğu gibi bizim hususî dünyamız da kalbimize göre şekillenir.

İnsan bu hakikati sürekli olarak dikkate almalı ve iyi bilmelidir ki, günah ve isyanlarla kararan bir kalb, insanın hususi dünyasını da karartır. Üstadımızın ifadesiyle o dünyanın “bütün yıldızlarını küsufa tutturur” ve onları Kur’ân nurundan, hidayet güneşinden ışık alamaz hale getirir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...