Block title
Block content

ŞÜKRÜ BULUT

 

Sevgiliye Mektup

        Ne çabuk geçti yıllar… Anî esen rüzgârlara mı, yoksa sarp kayalardan kaynayarak, vadilere doğru koşan çaylara mı benzetsem geçen seneleri… Hani dünkü gün gibi, derler ya… Halbuki firakınla kavrulalı neredeyse yarım asır olmuş. Ayrılık yarası o kadar taze ki… Henüz yeni açılmış gibi… Taze taze kanıyor, her gün… Biz iltiyamını beklerken ızdıraplarımız şiddetle artıyor… Senin bahsin geçince, söz konusu sen olunca, sükûnet dağlara kaçıyor, her dem cismimiz heyecan helecanın avucunda kıvranıyor, üstadım…

            Bu mektubu, aşıkların vuslat yadıyla hıçkırdıkları bir gecede yazıyoruz… Sana olan iştiyâkın aşka dönüştüğü bir gecede… Hani vatanından koparılırken Vanlıların, Emirdağ´a giderken Denizlilerin buğulu bakışlarla seni ardısıra izledikleri zamanlara benzeyen bir gecede… Veya Denizli garında, kompartımandan pervenelerine bakıyordun ya… Birisi gözyaşlarını senden kaçırmaya çalışıyordu. Elindeki mektubu bir beyaz kelebek gibi kucağına bıraktı, bakışlarından kaçarak… Ve tren hareket edince açıp bakmıştın… Hıçkırıklarını trenin gürültüleri bastırmıştı… İşte o deme benzeyen bir demde, canım üstadım: Gecelerimiz belki de binlerce Feyzi´nin tahassürleriyle yüklü… Rüzgârlar deşifre edilebilseydi, hıçkırıkları tek tek duyacaktın efendim. Senden maddeten ayrı kaldığımız zaman uzadıkça, sana özlemimiz öyle artıyor ki…

            Bir kez dahi olsa gelemez misin? Vürudunla firak ateşinin söneceğinden öyle eminiz ki, üstadım… Ufkumuzda hafifçe görünsen ve bize bir el etsen, şanı yüce sevgili!… İstersen yalnız gelme… Hasretini bestelediğin Abdurrahmanınla gel! İstikamet şehidi Asımınla… Bize “dosdoğruluğu” yeniden göstersin… Hayatımızın pahasına… Sonra Nur fabrikasının sahibini, müdebbirini… İslamköy’den Karadağ’a hangi telefonla seninle konuştuğunu bize anlatsın… Zindanda yarım bıraktığı Nurlarını tamamlasın, aziz şehid… Denizli kabristanındaki kuşlar, hâlâ o­nun sekerattaki “hû hû!”larını taganniyle meşguller… Hasan Feyzisiz olur mu üstadım… Kasideleriyle cûş u huruşa getirsin bizi… şen ve şakrak:

           Boyun bala gözün şehla gören mecnun seni Leylâ!
                Sözün ferşte, gözün arşta gönül meftun sana câna!
                Derken, birden ayrılığın en yakıcı mersiyesini sunsun sana:
                Çekilip nur-u hidayet yine zindan olacak
                Yine firkat, yine hasret, yine hüsran olacak…

      olsun efendim acılarla tatlılarla gel… Münacatlarına hasret koca çınar her gece dallarında seni bekler… Mırıldanır, senden duyduklarını… Hafız Ahmetlerin, Şamlıların, Milaslıların ve Tahirînle gel… Donmuş dünyamıza bahar seninle gelsin… Bize doğru attığın her adımla her yerin gülşene döndüğünü, sevdiğin gül-ü Muhammedî´lerle çevrenin süslendiğini ve Muhammedî rayihalarla sermest olduğumuzu görmeye gelmez misin? Gelişinle Medinetüzzehra´ya dönsün, Barla… Hulusilerin, İlemalı ve Konyalı Sabrilerin, Abdullah Çavuşların, Hüsrevlerin ve Lütfülerinle gel… İster Eflanî’ye, ister İnebolu´ya, istersen Kuleönü veya Sav’a gel… Sana müştak ve seni bekleyen binlerceyi göreceksin, üstadım.

            Aramızdaki maddî varlığınla cihanşümul hücumlara karşı bize paratöner olduğunu söylemiştin de, anlayamamıştık… Zulümler nifağa büründü, senden sonra… Yılan, çıyan ve akrep olmuş, akıyor dört yanımızdan… Hele birinci ve ikinci cereyanların ittifakı o­nları da arattırır hale geldi. Her tarafta; okulda, sokakta ve hatta çocuklarımızın oynadığı yerde delikleri var o­nların… Çıkıp çıkıp zehirliyorlar bizi… Ahirzamanla ilgili söylediklerinin dehşetini yaşıyoruz. Belki de Ahirzaman mücadelesinin en ateşli anını… Mütecaviz dinsizlik Anadolu nifağıyla ittifağa geçti. Şarapnellerin birisi Atlas ötesine diğeri Enbiya beşiğine düşüyor. Harb-i Umumîdeki milletlerin seferberliğini çoktan geçti seferberliklerimiz… Alem-i İslama düşen ateşler Doğu ve Batıyı ayağa kaldırmış… Bildiğin gibi ihtiyar dünyanın da canı burnuna gelmiş…

          Ey Aktab-ı Çârın güzeli… Belki de görünmeden aramıza teşrif ediyorsundur… Hal-i pürmelalimizi görüp görüp üzülüyorsundur. Bazen hanelerimizi şereflendirmediğin ne malum… Camekânlı dolaplardaki mütena yerlerdeki Risalelerine sevinirken gözün evimizin en cazip köşesine kurulmuş sihirli kutulara takılıyordur. Ekranların manyetizmine yakalanmış ev halkını görünce önce şaşırıyorsundur. Aile boyu zamanın müfsit aletleriyle hipnotize olmuş ve derin uykulara daldırılmış halimizi görünce de ağlıyorsundur, ey şefkat kahramanı… Ey ism-i Rahîmin mazharı… Bizi gafletimizle başbaşa bırakır mısın? Rabbimizin izniyle yeniden gel evlerimize ve kurul baş köşemize… Göreceksin ki o zaman ne sihir, ne manyetizma ve ne de hipnotizma kalmayacak evlerimizde.

            Firkatinde zar u efgan olduğumuz efendim, senden sonra zaman o kadar sürat peyda etti ki… Top güllesine benzettiğin dünyamız sanki hedefine düşmek üzere… O süratle her şey birbirine girdi. Bir aycık zamanda yılları yaşadığımız oluyor. Sen dememiş miydin bize, “serîüsseyir zamane çocuğu”…

           Zamane çocuğunun etrafını dahiyeler, tufanlar, zelzeleler ve kasırgalar sardı… Ölümün soğuk nefesiyle ekranların başından yataklarına uzananlar, yorgun bitkin duygularla sabahlıyorlar, bugün… Nasıl izah edeyim ki… Herşey karmakarışık. Neyi düşüneceğimizi, nasıl yaşayacağımızı ve şu derin ızdıraplarımızı nelerle teskin edebileceğimizi tekrar bize anlatsan... Tamam yazdın… Gel gör ki zamane hadiseleri bizimle kitaplarının arasına giriyor… İman hakikatlerini yudumlamamıza fırsat vermiyor… N´olur yine gel... Bizimle, bizi beyebanlara uçuran dünyevî kasırgalar arasına mübârek elini koy… İnanıyoruz ki; sekînet işte o zaman başlayacak bizde… Kevgire dönmüş, yıkık dökük bir saray kalıntısındaki dünyamızda tüm dehlizler, menfezler ve pencereler boşluklara o kadar açık ki… Üşüyoruz… Dimağımız donuyor. Efkârımız alabora! N´olur gel… Elindeki nurlarla ısınacağımızdan ve ürpertilerden kurtulacağımıza o kadar eminiz ki… Sana olan hasretimizi; ne tahassür, ne özlem ve ne de iştiyak ifade edebilir… Seraser muhtacın kesilmişiz… Seni bekliyoruz, sevgili üstadımız.

          Bize bıraktığın tesbihat hatıranda, sabah akşam şerrinden Allah´a sığındığın Deccaliyet, dünyayı sadmeleriyle sarsıyor. Avrupa´daki son saldırısı İkinci Cihan Harbinden de dehşetli… Bombaların harab ettiği şehirler tamir oldu ama, bu tahrip fikirlerde başlayıp ruhlara sirayet ediyor. Sonra da bedenleri zakkum acısıyla kıvrandırıyor. Mesih’in (a.s.) ordusunu püskürten ispritizmacı başlar, dinsizliğin birinci kuvvetiyle ittifağa geçti. Bekleyiş içindeki İsevî âleme maalesef İslam âlemi hâlâ bîgane… Senin sesini bekliyorlarmış. “Haydi ileri!” emrini… Eskişehir, Denizli, Afyon ve İstanbul´da hedefi gösteren şehadet parmağını… Bakışlarınla, gürleyişinle bekliyorlar, muazzez üstadım…

           Nifak hareketinin, bakışlarımızı yeniden, gösterdiğin hedeflerden kopardığını ve hatta bazıları­mızın anî kasırgalarla siperlerinden uçtuğunu elbette duydun. Zındıka o kadar derinden ve dehşetlice geliyor ki farkına varamadık. Ama bir bakışınla, omuzlarımıza hafiften dokunuşunla tekrar kendimize geleceğimize inanıyoruz. Yeter ki bir kez de olsa gel ve dokun… Elinle olmasa bari bakışlarınla dokun bize… Düşmanın daireyi iyice daralttığını biliyorsun… Hiç beklenmedik stratejilerle en mahrem mekânlarımıza girdi… Yeterince Nur Risalelerini okuduğumuzu söyleyemeyiz… Hulusi´den, Sabri´den, Rüştü Refet´ten ta Zübeyir ve Sungurlara kadar gön­derdiğin mektuplarını, Kur´ânî stratejini tam okuyamadık, canım üstadım… Merkad-i re´sin olan şarktaki fitneyi bir asır önceden ikaz ile haber vermiştin. Tedbirini alamadık… Kapılarımızı Ye´cüc ve Me´cüc tuttu… Şimal cereyanını hep kuzeyden bekledik, şarktan ve hatta kıblegâhımızdan da hücum edeceklerini hesap edemedik, aldandık. Şark yine senin şarkın… Mevsim bahara dönüyor… Yeniden gel yaylalarımıza… Sözden anlamayan bizlere Münazaratını şerhet! Eski Said, Yeni Said ve Zübeyir´li günlerinle gel.

        Dert ve ızdıraplarımızla seni üzüyoruz üstadım. Kusurumuzu affet! Ancak seninle ve elindeki nurlarınla çıkış arıyoruz şu labirentlerden… Fakat seni sevindirecek şeylerimiz de var… Ey asrın müceddidi! Hani nurların neşir günlerinde, Emirdağ’da ağabeylerle dolu dizgin koşuşturduğun zamanlarda Mekke´den bir adres vermiştin ya. Nurların Hacerülesved´te, Ravza-yı Mutahhara´daki kabulünü anlatmıştın. Nurlar yerlerine ulaştı efendim. Al-i Beyt, Haremeyn-i Şerîfeyn’de nurların neşir vazifesini üstlendi. Şam-ı Şerif´ten Halep ve Mısır´a kadar Medresetüzzehranın şubeleri açıldı. Alem-i İslam içinde nurlar süratle yayılıyor. Mucizat-ı Ahmediye her gün kuş cıvıltıları arasında okunuyor, Ravza´da… Hüve Nüktesinde tarif ettiğin hava zerrelerine binen nurlar, harika tellerin uçlarına tutunarak tüm dünyayı dolaşıyorlar ve muhtaçlarına en çaresiz demlerinde O´nun izniyle ulaşıyorlar. Senin Medrese-i Zehran olan Isparta, İnebolu, Urfa ve İstanbul gibi şubelerini görmedikleri halde; Kapstadt´ta, Kuala Lumpur, Darulbeyda ve Cezayir gibi dünyanın altı kıtası ve yedi ikliminde aynı sistemde medreselerin açılıyor.

            Aramıza döndüğünde seni sevindirecek çok şeylerin olduğuna eminiz. İsevî ruhanilerin, söylediklerini nasıl tek tek kabul ettiklerini, “Muvasala” çizgisinde Risale-i Nur´u tasdik ettiklerini, hatta onların bizi emansız amansız ve tahribatçı Deccaliyete karşı ittifağa davet ettiklerini görsen, sevineceksin, efendim…

        Biliyoruz… Sen görüyor ve seviniyorsundur da, biz seni göremiyoruz. Tahassürünün harîk bir nağmeye döndüğü şu demimizde iştiyakımızı gideremiyoruz… Verdiğimiz sözlerde durmadığımızı ve en ehemmiyetli vazifelerimizde tembellik ve korkaklıkta bulunduğumuzu biliyoruz… Anlaşılıyor ki, yakazalarımıza dargınsın… Öyle ise canım üstadım, bari rüyalarımıza gel… N´olur… O kadar özledik ki, efendim…

"Yazarların Gözüyle Bediüzzaman'ı Tanımak" eserinden alınmıştır.

Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 29 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
Yükleniyor...