Block title
Block content

"Şunlar, ehl-i vahdetü’ş-şuhuddurlar. Fakat vahdetü’l-vücud ile mecazen tâbir edilebilir. Fakat hakikaten vahdetü’l-vücud, bazı hukema-i kadîmenin meslek-i bâtılasıdır." izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Vahdet-ül Vücut meşrebi, esâsında Vahdetuş-Şûhud'tur.

Yani bu meslekte gidenler, eşyaya ve mahlûkata, Allah noktâ-i nazarından bakarlar. Bu bakış o kadar ileri gider ki, âdeta onların âleminde, mahlûkat silinir, tükenir, her yerden biri ve teki, yani Allah’ı ve sıfatlarını müşâhede ederler. Bu müşâhede fikri tarzda olmalıdır. Hakikatinde ve esasında, her görünen ve bilinen eşyada, Allah’ı müşâhede etmek, yani noktâ-i nazarları sadece Cenâb-ı Hak olan, vahdetüş-şuhud mesleği, mecaz olarak, Vahdet-ül vücud diye tabir edilir. Yani Bir'den başkasını görmeme, bilmeme ve kabul etmeme mesleği Vahdet-ül Vücut olup, bu tabir mecâzen söylenmiştir. Mecâzen söylenen Vahdet-ül Vücut mesleğinin esası ise, görüneni nazara almadan, onları göstereni bilme, tanıma ve kabul etme anlamına gelen Vahdettüş-Şûhudtur.

Muâzzez Üstadımız, ehl-i tasavvufun mesleğini yukarıdaki manada nazara veriyor. Tasavvufta en yüksek mertebe olarak kabul ediyor. Ancak mecâz anlamında kullanılan Vahdet-ül Vücut tabirinin, hakikatiyle ifâde edilmesini ve takdimini mahsurlu görüyor. Çünkü; Vahdet-ül Vücut, hakikatiyle nazara alınırsa, alemde tek bir şeyi kabul ediyor. O ise Allah’tır. Diğer mahlûkat ise, yoktur. Bu mantıkla görünenleri, hâşâ Allah’ın hulul etmiş hususiyetleri ve özellikleri olarak kabul ediyorlar.

Mes'ele bu noktaya gelince, Vahdet-ül Vücut, eski hükemâların yani feylesofların mesleğiyle birleşiyor. Çünkü, eski felsefeciler, Allah’ı kabul etmiyorlar ve maddeye ezelîyet isnâd ediyorlar. Maddeyi ve âlemi Allah’ın yerine ikâme etmek istiyorlar. Bu cihetle meslek olarak küfrün en dehşetlisini işliyorlar. Halbuki Vahdet-ül Vücut mesleğinde gidenler ise, tamamen tersi olarak, Allah nâmına kâinatı unutup, Allah’a fedâ ediyorlar. Vücut olarak, sadece Allah’ı kabul ediyorlar.

İşte Vahdetüş-Şûhud hakikatini taşıyan bu mesleğin erbâbı, Vahdetüş-Şûhutla iktifâ etmeyip, Vahdet-ül Vücudu mecâzen değil de, hakikaten telâkki ederler ise, uluhiyeti âleme ve maddeye sirâyet ettirerek, her şey O’dur deyip, bir nevi maddeye onlar da uluhiyet ve ezeliyet isnât etmiş oluyorlar.

İşte bu cihette biri yerde, diğeri gökte olan ve aralarında çok uzak mesâfe bulunan iki meslek, bir birine yaklaşıyor ve her ikisi de hakka değil, şirke ve küfre hizmet ediyor. Yani materyalistler, bu anlamdaki Vahdet-ül Vücud mesleğini kendilerine âlet ediyorlar. Bu zamanda materyalist felsefenin hakim olduğunu bilen muâzzez Üstadımız, böyle bir zamanda Vahdetüş-Şûhudun, Vahdet-ül Vûcud manasında nazara verilmesini zararlı görüyor. Bu şekildeki Vahdet-ül Vücud tarzının, eski hükemânın bâtıl mesleği olan materyalizme kuvvet vereceğini ve onların bâtıl mesleğine hizmet edeceğini söylüyor.

Üstadımız Tasavvufta; Vahdetüş-Şûhud'un meslek olarak, Vahdet-ül Vücud'a göre daha sağlam ve daha selâmetli bir yol olduğunu ve salîklerinin Vahdetüş-Şûhud'la iktifâ etmelerini ifâde ediyor.

Vahdet-ül Vücud meşrebi, umumi bir cadde değildir. Özel şahısların patika yolları gibidir. Herkesi bu yola zorlamak, mizaçların muvâzenesini bozar ve mahsurlar meydana getirir. Vartaları ve tehlikeleri çoktur.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

bakiduman
Abi Allah razı olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Eneskanaat
Hakiki vahdet-ül vücud mesleği, Eski Yunan'daki Stoacı filozofların inandıkları Panteizm (Hâşâ, kâinatı ilahlaştıran) adındaki batıl meslektir. Ama, Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin mesleği ise böyle batıl itikadlardan müberradır.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...