Tâlim-i esmâdaki düstur-u küllînin uçları olarak nazara verilen, "nev-i beşere câmiiyet-i istidad cihetiyle talim olunan hadsiz ulum", "kâinatın envâına muhit pek çok fünun" ve "Hâlık’ın şuunat ve evsafına şâmil kesretli maarif"i izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Tâlim-i esmâ" yâni isimleri öğretme, öncelikle insanın bu istidatta yaratılmasıyla alâkalıdır. Bir örnek verelim: Gözde Basîr (gören, görücü) isminin tecelli etmesi için, gözün görme istidatına sahip bir şekilde yaratılması gerekir. Nitekim öyle olmuş ve Basîr ismi, elde veya ayakta değil de gözde tecelli etmiştir.

İnsan da bütün isimleri öğrenebilecek bir kabiliyette yaratılmış, bu yönüyle meleklerden üstün olmuş, bunun meleklere de gösterilmesi hikmetiyle âyet-i kerîmede haber verilen imtihan gerçekleştirilmiştir.

İnsan, bütün esmânın tecellilerini bilecek, idrak edecek câmi bir istidada sahip kılınmıştır. Bundan dolayı arza hâlife olmuştur.

“Hem mahiyetinin câmiiyetiyle bütün esmâ-i İlâhiyeye bir mazhar-ı etemm olmuştur.”

İşte bu hâlifenin yükleneceği büyük vazifeleri tahmin edemeyen melekler, onun yaratılacağı haberini işitince, yeryüzünde daha önce kan döken yırtıcı hayvanlar gibi, onun da kan dökeceğini sanmış ve böyle bir mahlûkun yaratılmasındaki hikmeti anlamak istemişlerdir.

“Nev-i beşere, değil yalnız melâikelere, belki semâvât ve arz ve dağlara karşı emânet-i kübrayı haml davasında bir rüchaniyet vermiş.” İfadesi, emaneti göklerin, yerin ve dağların değil de insanın yüklenmesiyle yakından alâkalıdır. Nitekim Üstad Hazretleri Onuncu Söz’ün On Birinci Hakikati'nde, bu büyük emaneti, insanın yüklenmesini ondaki “istidat” ile izah etmiştir. Bu teklifin mahiyetini bilemiyoruz. Ancak bizim buradan alacağımız en büyük ders, insan mahiyetine konulan istidadın ehemmiyetini idrak etmek, semaların, yerin ve dağların kaldıramadıkları bir yükü yüklenme istidadımızı iyi değerlendirmek ve onu günah ve isyanlarla zayi etmemektir.

İşte gökler, yer ve dağlar emaneti yüklenecek istidada sahip olmadıkları gibi, onlara müekkel olan melekler de o varlıkların gerçek mahiyetini, yaratılış hikmetini, vazifelerini ve onlardaki rahmet ve inâyet cilvelerini bilmekten uzaktırlar.

Buna göre, insanın hizmetine verilen eşyanın isimlerini melekler bilemezken, insan kendisine verilen o câmi istidat ile o varlıkların ne olduklarını, ne görev yaptıklarını, kendisinin ne gibi ihtiyaçlarına cevap verdiklerini önce özet olarak bilmiş, ilim ve fennin inkişafıyla bu konuda çok daha derinlere inmiş, çok daha ileri ve yüksek bilgilere ulaşmıştır.

İnsanın câmi istidadı ona şu üç sahada inkişaf imkânı sağlamıştır: Ulûm, fünun ve maarif.

Bilindiği gibi fünun (fenler) kâinatın fizikî yapısıyla alâkalı ilimlerdir; fizik, kimya, botanik, jeoloji, astronomi gibi.

Ulûm ifadesinin biraz daha metafizik boyutu vardır. Meselâ, ilahiyat, tarih, edebiyat gibi ilim dallarının konusu fizikî âlem olmadığından onlara "fünun” denilmez.

Maarif denilince, öncelikle en büyük ilim olan marifetullah anlaşılır. Allah’ın isimlerini, sıfatlarını, fiillerini ve esmâ tecellilerini tanıma konusunda insana verilen istidat, meleklerden çok ileridir. Ene bahsinde ve Otuz Üçüncü Söz’ün İnsan Penceresinde bu konu çok güzel ve mükemmel olarak işlenmiştir. Burada sadece bir iki noktaya değinmekle yetinelim:

İnsana verilen ilim, irade, görme ve işitme gibi sıfatlar; ikram, ihsan, merhamet ve gazap gibi duygular, insanın İlâhî sıfatları ve şuûnatı bir derece bilmesi için birer dürbün vazifesi görüyor. Melekler bu noktada insan kadar zengin değillerdir. Bir de, insan bütün isimlere ayna olması yönüyle de meleklerden çok ileridir.

Melekler güneşin ışık saçmasının hikmetini bilemezler, zira onların görmek için ışığa ihtiyaçları yoktur. Meyvelerin, sebzelerin rızık olduklarını, vitamin ve kalori taşıdıklarını da bilemezler, çünkü onlar yemeyen ve içmeyen varlıklardır. Bu örnekleri esas alarak düşündüğümüzde, dünyanın dönmesi, gece ve gündüzün meydana gelmesi, insanların ve hayvanların organlarının yaratılış hikmetleri, atmosferin görevleri, elementlerin farklı özellikleri ve bunun sağladığı faydalar gibi sonsuz denecek kadar çok şey meleklerin meçhulüdür. Çünkü onların bu sayılanların hiçbiriyle ilgileri yoktur. Bütün bunları sadece birer eser olarak temaşa edebilirler.

Meselâ, meleklerde Rezzâk ismi, Şâfi ismi, Gaffâr ismi, Tevvab ismi gibi birçok esmâ tecelli etmez.

Öte yandan, melekler nurdan yaratıldıklarından, insanın ana rahminde geçirdiği terbiye safhâları gibi safhâlardan da geçmezler. Bu terbiyenin her kademesinde ayrı bir sanat sergilenir ve ona bağlı olarak da ayrı bir isim tecelli eder.

Keza, melekler maddî varlıklar olmadıklarından cisme mahsus hiçbir özelliği taşımazlar. Bunlar ise ayrı birer İlâhî fiille yaratılmışlardır. Onlarda ayrı sanatlar ve ayrı isimler sergilenmiştir. İnsana müekkel bir melek bu organları tanısa da vazifelerini bilemez, onlardaki hikmet ve rahmet cilvelerine vakıf olamaz. Meselâ, beynin terbiyesi, gözün, kulağın terbiyeleri birbirinden farklı olduğu gibi, midenin, kalbin, akciğerin ve karaciğerin, al ve ak yuvarların terbiyeleri de birbirinden çok farklıdır ve her birinde Rab isminin ayrı bir tecellisi kendini gösterir. Bütün bunlar insan için ayrı bir rahmettir, ayrı bir inâyettir.

Bir önceki soruda da temas edildiği gibi, insanın emaneti yüklenmesinin temelinde onun istidadının zenginliği ve üstünlüğü yatar. Yâni, insan bu istidadı sayesinde emaneti yüklenmiştir; gökler, yer ve dağlar ise onu yüklenmeye istidatları olmadığı için bu yükten kaçınmışlardır. Üstad Hazretleri bu yükü “küçücük cüz’î sıfatlarını vahid-i kıyasî yapıp Hâlık’ın muhit sıfatlarını… ölçerek bilmek” şeklinde özetliyor. Yâni insan, kendi istidadına konulan rahmet sıfatını bir ölçü tutarak Allah’ın rahmetini bir derece bildiği gibi, kendindeki ilim ile Allah’ın ilmini, irade ile O’nun iradesini, gazap ile O’nun kahrını, işleri planlamasıyla O’nun takdirini … tefekkür edebilme istidadına sahiptir. Melekler bu noktada insandan çok geridirler.

İnsana, arza hâlife olma rütbesi bu istidadından dolayı verilmiştir. Yâni, insan bütün canlılardan, bitkilerden faydalanabilmekte, yeryüzü tarlasını dilediği gibi ekip biçmektedir. Bu üstün vazifesi sebebiyledir ki, Üstad Hazretlerinin ifadesiyle, onların tesbihatına müdahâle yetkisine sahip kılınmıştır. Yâni, o tesbih eden varlıkları kesmek yahut biçmek suretiyle onların vazifelerine son verebilmektedir. Bir başka risalesinde de insan için “şu tesbih eden mahlûkatın hürmetli bir ustabaşısı ” ifadesini kullanır. Yâni, her varlık Hakk’ı tesbih eder, ama insan bu konuda onlardan çok ileridir. Aralarında ustabaşı ile çırak kadar büyük bir farklılık vardır.

Şu noktanın da ehemmiyetle nazara alınması gerekiyor:

Âyet-i Kerîmede “Ben yeryüzünde bir hâlife yaratacağım” buyurulması, insanın semada değil, yerde yaratıldığı içindir; ancak onun fikrî çalışmaları yeryüzüyle sınırlı değildir. Üstad Hazretlerinin ifadesiyle “insan şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi”dir. Bu meyve, küllî şuuruyla bütün ağacı temaşa edebilir. Şu var ki, kıyamet yaklaştığı hâlde insanoğlu maddî âlemde sadece dünyanın uydusu olan Ay’a gidebilmiştir. Düşünce ufku semaları kaplasa da o hâlâ arza bağlıdır, onda hayat sürmektedir.

Öte yandan, yeryüzünde yaklaşık üç milyon canlı türü olduğu söyleniyor. Bunlar içerisinde akıl sahibi tek canlı insandır. Bu yönüyle de insan arzın hâlifesidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...