HAMİT EKİNCİ (MOLLA)

Molla Hamid Ağabey Van’lıdır. Ve Üstad’ımızın, Eski Said Devrinin ilk talebelerindendir. Zamanında Van Emniyet Müfettişliği yapan Abdullah Ekincinin kardeşidir. Molla Hamid ağabey 60’lı yılların sonları ile, 70’li yılların başlarında, Ankara’ya Bayram Yüksel Ağabeyimizin misafiri olarak gelir, Dersane-i Nuriye’lerde kıymetli hâtıralarını anlatırdı. Ankara’da Dersanelerde kalan talebeler olarak bizler de, bu hâtıraları kendisinden müteaddit defalar dinlemek ve kaydetmek şansına sahip olmuştuk.

Çok tatlı bir şark şivesiyle konuşuyor, gittiği her yerde, kelimesi kelimesine hafızasına yazdığı bu kıymetli hatıralarını dile getiriyordu. Ankara’da kısa sürelerle misafir kaldığından, Re’fet Ağabey’le olduğu gibi kendisine çok yakın olamadık. Fakat Üstadımızın Yeni Said dönemine aid, ilk yıllarını ondan dinledikten sonra, dimağımızda yeni pencerelerin açıldığını gördük. Molla Hamid ağabey 1984 senesinde vefat etmiştir.

Yeni Said dönemi Ankara’da başlamıştır

Çoğumuzun bildiğinin aksine, Yeni Said dönemi Burdur’da veya Isparta’da değil, Van’da, hatta Ankara’da Mustafa Kemal ile Meclisteki görüşmesinden sonra başlamıştır. Tarihçe-i Hayatta bu mesele şöyle izah edilmektedir. "… O zamana yetiştiğiniz zaman, siyaset cânibiyle onlara galebe edilmez; ancak manevî kılınç hükmünde i'caz-ı Kur'anın nurlariyle mukabele edilebilir." tavsiyesine müraatla, Ankarada teşrik-i mesai edemiyeceği için, kendisine tevdi edilmek istenen meb'usluk, Dar-ül-Hikmet-il-İslâmiye gibi Diyanetteki azalığı, hem Vilâyât-ı Şarkiye vaiz-i umumiliği tekliflerini kabul etmez. Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankaradan ayrılmamasını rica için istasyona kadar gelen bir kısım mebusların da arzularına uyamıyacağını bildirerek Ankara'dan ayrılır, Van'a gider. Ve orada hayat-ı içtimaiyeden uzaklaşarak Erek Dağı eteğinde, Zernebad Suyu başında bir mağaracıkda idâme-i hayat etmeye başlar...” (T.Hayat 149)

Molla Hamid Ekinci “Eski Said” döneminin sona erip, “Yeni Said” döneminin başladığı 1920’li senelerin başlarında, Bediüzzaman’ın kendi iç âleminde yaşadığı büyük inkılabın ilk yansımalarını gören, mühim bir şahittir. Yeni Said’in ilk ahvalini ve Van hayatını anlatan en mühim kaynaktır.

Üstadımız, Risale-i Nur’un bazı yerlerinde, Molla Hamid Ağabeyden iltifatla bahsetmektedir.

Azîz, sıddık, vefâdar âhiret kardeşlerim

Hacı Nuh Bey, Molla Hamid!

Sizler benim için çok ehemniyetlisiniz. “Sıddık-ı vefiy bu zamanda yoktur” diyenlere karşı sizleri gösteriyorum. Yirmi sene Van’da geçirdiğim hayat-ı ilmiye.. benim için Van çok kıymettardır. Lilâhil-hamd sizler o kıymettarlığı gösterdiniz. Ve Van’a karşı şedid hissiyatıma tam mukabele ediyorsunuz. (Barla L.121)

“Eski Said” ve “Yeni Said”

Bu hatıraların kıymetini daha iyi kavrayabilmek için, “Eski Said” ve “Yeni Said” hakkında, yine Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin kendi ifadelerinden bir özet yapmakta fayda var.

Eski Said: Daha çocukluk yaşlarından itibaren fırtınalı bir hayat geçirmeye başlayan; Otuz Bir Mart Hadisesinde bir nutuk ile, isyan etmiş sekiz taburu itaate getiren; bir zaman gazetelerin yazdıkları gibi, İstiklâl Harbinde "Hutuvat-ı Sitte" nâmında bir makale ile, İstanbul’daki efkâr-ı ulemayı İngiliz aleyhine çevirip, harekât-ı milliye lehinde ehemmiyetli hizmet eden ve Ayasofya Camiinde elli bin adama takdir ile nutkunu dinlettiren bir adam ve Birinci Harb-i Umumi’de gönüllü Alay Kumandanı olarak çarpışan ve Ruslara esir düşen ve Ankaradaki Meclis-i Meb'usanın şiddetli alkışlamasıyla karşılanan bir Bediüzzaman Said Nursi veya Eski Said.

Yeni Said: "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" deyip siyasetten bütün kuvvetiyle kaçmış, hiçbir gazeteyi ve siyasî eserleri ne okumuş, ne sormuş, ne bahsetmiş; ve on senedir, hükûmetin iki reisinden ve bir vali ve bir meb'usundan başka hiç bir erkânı ve büyük memurlarını bilmiyor ve tanımıyor ve tanımağa merak etmemiş. Ve üç senedir harb-i umumîyi ne sormuş, ne bilmiş, ne merak etmiş, ne radyo dinlemiş.” Bir Bediüzzaman Said Nursi veya Yeni Said.

“Şark hadisesi münasebetiyle nefyedilmem, iddiânâmede iştiraki ihsas ettiği cihetle cevab veriyorum ki: Hükûmetin dosyalarında, benim künyem altında hiçbir meşruhat (bilgi) yoktur; sırf ihtiyat yüzünden nefyedildiğim, hükûmetçe sabit olmuştur. Ben, o zaman da, şimdiki gibi münzevi yaşıyordum. Bir dağın mağarasında, bir hizmetçi ile yalnız otururken; beni tutup, on sene bilâ - sebeb, müracaat etmediğim için, dokuz sene bir köyde, bir sene de Isparta’da ikamete mahkûm edip, ahirinde bu musibete giriftar ettiler. (T.Hayat 246)

Bediüzzaman Said Nursi’nin bu Van hayatı 1925 senesine kadar devam eder. O tarihteki Şeyh Said Hâdisesine karışmamış, hatta mâni olmaya çalışmıştır. Fakat o zamanki hükümet, güya ihtiyat için, O’nu yaşadığı mağaradan alıp, Anadolu’nun batısına, önce Burdur’a, daha sonra Isparta’nın Barla beldesine sürgün etmiştir. Bediüzzaman bu konuyu 1934 Eskişehir Mahkemesine karşı şöyle izah etmektedir:

Hatıralar okunduğunda, Molla Hamid ağabeyin Üstad Hazretlerinin “bir hizmetçisi” şumûlüne dahil olduğu görülecektir.

İşte Molla Hamid Ekinci; aralarında dağlar, okyanuslar büyüklüğünde farklar bulunan Eski Said ile Yeni Said’in yaşantısının ilk şahitlerinden birisidir.

Bediüzzaman çok şöhretli ve çok hareketli içtimai bir hayattan, kendi iradesiyle ayrılıp; Önce Van şehrinin Nurşin Camiinde, sonra dağlarında, mağaralarında birkaç talebesiyle birlikte yarı münzevî olarak yaşamaya başlıyor. Buralardaki hayatını ve hatıralarını, Molla Hamid ağabeyin lisanından okuduğumuzda, Yeni Said’in ilk senelerini biraz daha keşfetmiş olacağız inşallah.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri seneler sonra neşrettiği bir mektubunda, bu iki hayatının özetini şöyle ifade etmektedir.

“Şiddetli hastalık ve sair sebeblerin tesiriyle ben Nurcu kardeşlerimle konuşamadığımdan ve o musahabeden mahrum kaldığımdan; benim bedelime sizler ve Risale-i Nur'un Kur'an medresesinde, Yeni Said'e verdiği ders ve Eski Said'in de Hutbe-i Şamiye ve zeyilleri gibi, hayat-ı içtimaiye medresesinde aldığı dersleri ve konuşmaları, bu bîçare kardeşiniz bedeline, müştak olduğum kardeşlerimle, benim yerimde konuşmalarını tevkil ediyorum.” (Em.L.2 S:109)

MOLLA HAMİD AĞABEYDEN HÂTIRALAR

Üstadla ilk görüşmemiz

Büyük Kardaşım Abdullah Ekinci memurdu. Üstad’ı tanıyormuş. Üstadımızın Nurşin Câmiinde ikâmet etmek için geldiğini görmüş. Bana bir gün akşama yakın dedi ki: “Buraya çok iyi bir âlim gelmiş, herhalde odunu yoktur. Ona biraz odun götür.”

Ben biraz odun aldım, gittim Nurşin Câmiine, içeri girdim. Orada başında yazma bağlı, kim olduğu belli olmayan, üzerinde hoca kisvesi bulunmayan birisi var. O zamanlar her hoca sarıklı idi, sarık henüz kalkmamış idi, yasak değildi, hoca olanlar sarık bağlarlardı. Üstadımızda ise hoca kisvesi yoktu. Hatta bir arkadaşımdan işittim, Üstadımıza demiş ki: “Herkes seni hoca biliyor, hoca kisvesini giy ki, herkes bilsin senin hoca olduğunu. Sarık sarmayınca, bakıyorlar ki hoca yok, millet şaşırıyor.” Üstadım demiş ki: “İmam-ı Âzam da giysin kisve-i ilmiyeyi, ben de giyeyim?..” Kendisini ilmî kisveye lâyık görmüyordu, çok mütevâzi idi. Onun için, Nurşin Camiinde Onu ilk gördüğümde, ben de hoca olduğunu zannetmedim. Düşündüm “”acaba hoca başka bir yere mi gitmiş” dedim içimden. Orada durmuş hocayı bekliyordum. Oradaki kimse

“Kardaşım ne arıyorsun?” dedi.“Hocaya odun getirdim” dedim. Biraderimi târif ettim onun gönderdiğini söyledim.“Bu gecelik odunum kâfi idi neye zahmet ettin!” dedi. Neyse odunu bıraktım.

Üstadın namazı ve tesbihatı, hazîn ve huşû içinde heyecan verirdi

“Kardaşım namaz kıldın mı?” diye sordu. Mağrib vakti idi.“Kılmadım” dedim.“Abdestin var mı?” “Var”.“Bir ezan oku, cemaatle namaz kılalım” dedi. Ben ise câhilim ezan okumasını bilmiyordum. Neyse bilmediğimi anladı. Kendisi yavaş sesle bir ezan okudu. Namaza durdu. Müezzinliği de kendisi yapıyordu. Baktım “Allahü Ekber!..” der demez boynu düştü. Kendine bir hâl geldi. Ben içimden diyordum: “Bunda hoca kılığı yok. Bu ne haldir ki, bir hayret...” Neyse namazı kıldık, tesbihata başladık. Dedi ki: “Namazın sonundaki tesbihat, namazın tohumu, çekirdekleri hükmündedir.”Tesbihat otuzüç defadan fazla veya eksik olmaz.

Bir gün tesbihini yere uzattı ve tespihin tanelerini göstererek: “Şu taneler, her biri birer vartadır, birer engeldir. Ben baktım ki; dünyanın ömrü kısa, benim ömrüm kısa, lüzumlu vazifeler çok. Cenab-ı Hakk’a rica ve niyazda bulundum. Mânen emredildi: “Şuradan şuraya atla.” Bir adımda maksadıma vasıl olmamı bana ihsan buyurdu. Hadsiz şükürler olsun”

Yine bir başka gün namazdan sonra cemaatten bazılarının tesbihat yapması dikkatini çekmiş ki sordular: “Tesbihleri nasıl çekiyorsunuz?” Birisi dedi: “Fazla çekiyoruz, noksan çekmiyoruz. Üstad: “Olmaz kardeşim! Hazinenin anahtarının bir dişi fazla veya eksik olursa o anahtar hazineyi açmaz. Tesbihat namazın çekirdekleri hükmündedir. Namaz tesbihat üstünde neşv-ü nema buluyor. Otuzüç defadan fazla veya eksik olmaz.

Hizmetine girdim, daha eve gitmiyordum

Ertesi günü tekrar odun götürdüm. Canı sıkıldı.

“Dün getirmiştin, bu gün tekrar niye getirdin?” dedi. “Mâdem getirmişsin, kalsın” diye sonradan kabül etti. “Bir daha böyle yapma” diye de tembih etti. “Molla Hamid” ismi

Üstad hiç boş durmazdı. Daima ilim ve ibadetle meşgul olurdu. Bir gün bana dedi: “Elif cüz’ü getir, sana Kur’an okutacağım.” Benim kendimden ümidim olmadığı için ihmal ettim getirmedim. Birkaç gün sonra bir daha emretti. O zaman ben Molla Resul’e dedim: “Ben çalışan bir insanım, ara sıra buraya geliyorum, nasıl okuyayım?” Dedi: “Ahmak! onu bizim gibi bilme. Madem o söylüyor, okursun.” Onun üzerine bir cüz getirdim. Bizzat kendisi benimle meşgul oldu. Bir gün hocalara dedi: “Bu gün Molla Hamid’imin dersini siz söyleyin.” İşte “Molla Hamid” ismi de o zamandan kaldı. Bazen mübarek eli ile kafama vururdu. Derdi: “Biraderimin kafası taştır. (Seri birakemin kevire) bir şey girmez içine.”

Bizim ineklere ne oldu ki?

Bazen yemek yerken fareler çıkardı. Onların çıktıkları deliklere ekmek ufağı, bulgur ve şeker koyardı Üstad.

“Şekeri niçin koyuyorsun?” diye bir defa sormuştum.“Oda onların çayı olsun, sen çaysız idare ediyor musun?” demişti. Ben de fareler gelmesin diye kedileri yanımıza alıştırdım. Yemek esnasında her zaman çıkan fareler kedilerin kokusunu alınca çıkmaz oldular. Bunun üzerine Üstadımız:“Bizim ineklere ne oldu ki?” dedi. Ben güldüm.“Sende bir iş var” dedi. O esnada bir kedi içeri girdi. Baktı Üstad, kedi pencereden içeri giriyor. Pencerenin kâğıdını tekrar yaptırdı, kedi girip fareleri rahatsız etmesin diye...“Ben tefsirleri kontrol ediyorum, senin bu âyete verdiğin mânayı vermemişler. Senin dediğin gibi değil.” Üstad dedi:“Bu tarz okuyacağız.” Molla Resül dedi:“Öyle ise benim bildiğim o kitapları kaldıralım. Ne lûzumu var?” Üstad dedi:“Lâzımdır onu da okuyun.” Molla Resül îtiraz etti. Üstadımız hiddetlendiği zaman sağ elini, sol elinin tersine vurarak konuşurdu. Sağ elini sol elinin tersine çarparak dedi.“Siz hâla beni Eski Said biliyorsunuz, bütün kitapları tasnif edenlere kafamı vurdum, karşımda kimse durmadı. Yalnız bir tanesi Şeyh Muhyiddin-i Arâbi karşımda durdu. Bana “biraz konuşalım” dedi. Onunla şimdi konuşuyoruz. Bu kitapları yazanların ilmi deniz olsa, daha Said’in topuğuna ulaşmamış. Mesuliyet bana âit, ben sana ders veriyorum, öyle oku; niçin beni mecbur ettiniz konuşturuyorsunuz.” Molla Resül eskiden beri ders alırdı. “..neyse” dediler sözü kestiler.Üstad’ın yanında bir tek kere tok kalkmadım

Ders alan hocalar; iâşelerini temin etmek ve kimseye yük olmamak için, bulgur zamanı bir teneke bulgur ve biraz da yağ getirmişlerdi. Yetmiş-seksen yaşlarında ihtiyar bir annem vardı. Allah rahmet eylesin yemeğimizi ona yaptırırdık. Üstadımız bana dedi ki: “Bu getirilen bulguru evinize götür. Sabahları çay ve peynirle; öğle ve akşamları da bu bulgurla çorba veya pilav yaptırır, idare ederiz. Annene yaptırıp getirirsin” dedi. Ben de anneme: “Bu bulgurdan çorba veya pilav yapacaksın” dedim ve ona bıraktım.

Üstadımız yemek yerken herkesin ekmeğini ayırtır, kendisine verirdi. Herkese az bir ekmek düşerdi. O da bana gayet az geliyordu. Sofrada beş talebe, ikide biz, yedi kişi olurduk. Çok zaman misafirlerimiz gelir, onlarla beraber yerdik. Üstadımız şefkatinden bana çok yüz veriyordu, bir gün ona:

“Ekmeği az veriyorsun. Ben rençper adamım, çalışıyorum. Bu kadarcık ekmekle nasıl idare edeyim? Bu bana az geliyor. Bizim evde, buğdayı ambar almıyor, çoktur. Bırak millet yesin. Biterse istediğin kadar size getirebiliriz” diye itiraz ettim. “Yok.. yok.. kardeşim, azlığı için değildir. Kardeşim siz midenizi neye benzetiyorsunuz? Midenin hakkı üçtür, üç hissesi olacak: Bir hisse zikrullah ve nefes için, bir hisse su için, bir hisse de gıda içindir. O mideyi üçe ayıracaksınız. Siz hepsini gıda için ayırıyorsunuz. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Beş davarlık ahır var, siz oraya onbeş davar dolduruyorsunuz. Orada başlıyorlar tepişmeye. Benim âdetim böyledir, benim düsturumu bozmayacaksınız.”Üstad: “Acaba Vâli bu lezzeti alabiliyor mu?”

Yine bir gün ekmeğimiz bitmişti. Daima yufka ekmekten yerdik. Onun kırıkları ve toz şeklinde olan ekmekten kalmıştı. Onu toplayıp hayvanlar dokunmasın diye ağaca astık. Peynirden de artıklar duruyordu. Öğle vakti oldu. Yine Üstadımız, ekmeği bize taksim edecekti. Baktık ki ekmek yok ki bölünsün. Hepsi toz olmuştu. Bana dedi: “Herkesin önüne avuç avuç koy.” Zernabat suyu da aldık. Onu azar azar yemeğe başladık. Öyle lezzetliydi ki, Üstad dedi:

“Molla Resül, şimdi acaba Vâli bu lezzeti alabiliyor mu?” Molla Resül saf idi. Dedi“Verdin bize toz şeklinde biraz ekmek, su olmasa boğazımızdan geçmiyor. Vâli ise şimdi etli sütlü yemeklerle karnını doyuruyor.” Üstad dedi:“Yok! Yok! bu lezzeti alamaz”. Molla Resül dedi.“Nasıl almaz?” Üstad dedi“Şimdi zaten tok… Midesini doldurmuş neyi yesem diye düşünür, her yemeği beğenmez. Bizim gibi lezzet alamaz. Bak biz ne kadar iyi lezzet alıyoruz.”İktisatla hareket ediyordu

İşte biz iktisatla o bulguru bahara kadar yedik. Üstad bana dedi ki: “Bahar geldi dağa gideceğiz, burada kalmayalım, git annene söyle, kendi bulgurundan ne kadar sarf etmişse köyden onun yerine bulgur getirelim, borcumuzu verelim.” Gittim anneme sordum, annem dedi: “Daha ben bizim bulgurdan harcamadım, küpte daha bulgurunuz var, bitmemiş.” Bunun üzerine Üstadımız hocaları çağırdı, dedi:

“Molla Resül kaç nüfusun var?”“Beş nüfusum var”.“Bir sene bahara kadar kaç teneke bulgur sarf edersiniz?”“Onbeş tenekeden aşağı olmaz.” (Bizde, teneke çap denen bir ölçüdür.) Üstad dedi.“Bak Molla Hamid’in annesinin elinin bereketine, bir teneke bulgurumuz daha bitmemiş. Sizin evlerinizde beş-altı teneke bulgurlarınız bitmiş. Annesi olsaydı onlar da bitmeyecekti. Bu onun elinin bereketidir. Anası yapıyor, ben yapmıyorum...”“Üstadım ne için soba yakmıyorsun? Burası kocaman mescid, ısınmıyor.” O ise:“Yok yok günde üç öğün yeter” derdi. Biz dağa gittiğimiz mevsimde odunun yarısı damda artmış kalmıştı.Köpeğin gıybetini yapmayın.

Kavurmaları küpte saklardık. İcap ettikçe oradan alırdık. Bir gün köpek kapıyı açık bulmuş içeri girmiş. Küpe başını sokmuş, benim gürültümü duydu kaçmak istedi. Başını küpe zorla soktuğundan çıkaramıyordu. Başını oraya buraya çarpa çarpa küpü kırdı kaçtı. Mâlum hoca kısmı biraz tamahkar olur. Bizim Molla Resül dedi ki: “İçeriye biraz kıyma bırakalım köpek yine gelsin, onu öldürelim.” Biz münakaşa yapıp dururken, Üstad gürültüyü işitti. Kendisi ibâdetle meşguldü. Bizi çağırdı. “Ne oluyor?” dedi, ben de durumu anlattım.

“Hepiniz buraya gelin. En büyüğünüz kimdir?” diye sordu.“Molla Resüldür” diye cevap verdik. O’na:“Şimdi ben sana sual soracağım, doğru cevap vereceksin. Sen bir yere gidiyorsun, paran, erzakın, hiçbir şeyin kalmamış, açlıktan iflahın kesilmiş. Baktın ki bir evin kapısı açık, içeriye girdin, orada bir küp kavurma var, sen insansın aklın da var, başkasının malının haram olduğunu da biliyorsun, azabı da var. Bu halde o kavurmadan yer misin, yemez misin?” dedi. Molla Resül dedi:“Evet yerim.” Üstad dedi:“Köpek ise aklı yok, azabı bilmez, karnı da aç, bunda kabahat var mı? Daha gıybetini yapmayın. İntikamını düşünmeyin, hakkınızı helal edin.” Molla Resül:“İçimden helal gelmiyor ama, ne yapayım artık helal edelim” dedi.

Üstadımızın boş vaktini görmüyordum.

Yine bir sene Erek dağında Zernebat suyunun kenarına çekildik. Çok sık ağaçlık bir yerdeydik. Bir ağaç vardı, budanmamış dalları birbirine geçiyordu. Orada Üstadımızın üzerine çıkacağı bir taht yaptık. Biz talebeler ise aşağıda yatıyorduk. Ben Üstadımızın hiç boş vaktini görmüyordum. Dâima meşguldü. Ya okur, ya dua eder veya namaz kılardı. Yalnız misafirler geldiği zaman onlarla biraz konuşurdu. Onlara köylerinde cami olup olmadığını sorardı, “hocanız kimdir, ne yapıyor, ne dersi okutuyor?” Derdi. Eğer misafir: “Hocamız yok, camimiz yok” derse; “eviniz harap olsun, camisiz, hocasız yerde nasıl duruyorsunuz!” diye hiddet ederdi.

Üstad Zernebat’da iken, her gece namaza, teheccüd namazına kalktığını görüyordum. Ben bazen onu görür uyuyamazdım. Uyumadığımı görürse: “Keçeli neden uyumuyorsun? Kalk, sen de gel, beraber dua edelim” derdi. Ben bir şey bilmezdim ki yanında okuyayım. Derdi ki: “Ben dua edeceğim, sen de âmin dersin.” Çok mütevâzi idi. “Büyük bir sarayın kapısını açtırmak için nasıl o saray sahibinin tanıdığı kimseye benzeyerek kapısı vurulursa, onun gibi bende Yunus (A.S) ve Veysel Karâni Hazretlerinin (R.A) dua ve münacatlarıyla Rabbime niyaz ediyorum” derdi. “Onlar kapıyı açtırmışlar, bende o yüz yoktur ki açtırayım, senin âmin demen kapıyı açtırmak olsun, ben de seninle içeri gireyim” derdi. Benim dua esnasında bazen uykum gelir, pineklerdim. Bana bakar derdi ki: “Ben de eskiden senin gibiydim, sonra alışırsın.”

Rusya’daki esâret hayatı ve külâhın fiyatı

Eski Van Müftüsü Ömer Efendiye Üstadımız, esaret hayatı ve oradan nasıl kurtulduğu hakkında bazı şeyler anlatmış. Müftü Efendi de bize nakletmişti. Ben de aklımda kaldığı kadarıyla Ömer efendiden duyduklarımı size söyleyeyim:

“Ruslar fırınlara canlı domuzlar atarlar ve pişirirlerdi. Sonra o fırınlarda ekmek yapıyorlardı. Domuz yağı ekmeklere de karışırdı. Necis oluyordu. Onun için yemiyordum. Ayrıca un ve buğday alıp, el değirmeni ile öğütüp, sacda kendim ekmek yapardım. Yumurta ve patates alıp pişirirdim. Benim bu halimi gören Ruslar “bu delidir diyorlardı.”

Bir gün teyzemlerin dükkanında oturmuştu; yine anlatıyordu Üstad. Külahını masanın üzerine koyup elini Üstüne vurarak:

“Sen bana kaç paraya mal oldun?” derdi.“Ben de senin her şeyin böyle pahalımı olur, bu külah onbeş kuruşluk bir şeydir dedim.” Bunun üzerine dedi:“Ruslar benim kıyafetimi sevmezlerdi, bu külahımı isterlerdi. ‘Sen bunu çıkart at, sana elbise verelim onları giy, sana maaş bağlayalım’ dediler. Ben onlara ‘sizin maaşınızla kıyafetimi değiştirmem’ derdim. Üç sene kadar esarette kaldım. Bağlıyacakları banknot üzerinden hesap et, kaç lira tutar. Ona göre kıyafetimin kıymetinin değerini anla.”

Rus esaretinden kurtuluş nasıl oldu?

Rusya’da esarette iken bazen kimsesiz yerlerde dolaşırdım. Düşünüyordum, sen bu Rusların arasında ölsen, seni bir Müslüman bulur mu? Nasıl kaldırırlar bu gavurlar. ‘Yâ Rabbi! Sen bilirsin, bana bir kapı aç!’ diye düşüne düşüne kaldığım yere geliyordum.

Bir gün; Arap kıyafetli, entarili, merkep üstünde üç-dört kişi. Birisi yanımdan geçerken bana:

“Selâmün Aleyküm!” dedi. Selamını aldım.“Seni buradan çıkarsam Türkiye’ye gider misin?” dedi. Dedim“Giderim, fakat nasıl buradan çıkacağız, dört kapısı bulunan etrafı kapalı Diyarbakır kalesi gibi bir yerde bulunuyoruz. Kapılarda bizim resimlerimiz var. Nöbetçiler bizi tanırlar, kapıdan nasıl geçeyim?” dedim. O şahıs:“Sen benim zübunumu giy, merkepleri sür, sen ileriden git, ben sana yetişirim” dedi. ‘Bu adam boş adama benzemiyor’ dedim, kendi kendime. O’nun elbiselerini giydim ve merkeplerini sürüp gittim. Kapıdan geçtim, nöbetçi bir şey demedi. Kapıdan çıkınca ekmek hatırıma geldi, ben ne yapacağım diye düşündüm. Baktım torbada aynı benim ekmeğim gibi dört-beş ekmek var. O şahısla yirmidört saat beraber gittik... Benim ayaklarım şişmişti. O dedi: “Hududa yaklaştık, ben daha seninle gelemem. İleride Çerkezler, Kafkaslar vardır, onlar Türkçe bilir, seni huduttan geçirirler.” Ben düşündüm, doğru yoldan gidersem, Ermeniler, Ruslar, onların dillerini bilmediğimden beni geri çevirirler. Ayrı ince bir yol vardı, onu takip edeyim dedim. “Sen Türkiye’ye gidesin, Türk kardaşlarıma selam edesin. Başlarında çok felaketler, musîbetler var. Üç Şey’e riâyet etsinler. Biri: Kur’an dersine. Biri: Ezan-ı Muhammediyi dâima yüksek sesle okusunlar. Biri de: Cemaatten ayrılmasınlar. (Onun için olsa gerek Üstadımız, yanına gelen ziyaretçilere, köylülere dâima diyordu, köyünüzde hoca var mı? Câmi var mı? Yok derlerse onlara kızardı.) Türk hududuna geldim. Türk askeri parolayı sordu. Ben ‘parolayı bilmiyorum’ dedim, ismimi söyledim. Bir subay beni tanıyormuş, böylece huduttan geçtim.” Hangi huduttan geçtiğini bilmiyor.“Böyle çok yerleri gördün, Şam’a gittin, neden hicaza gidip üzerindeki farzı kaldırmadın?” İlk seferde cevap vermedi, mevzûyu değiştirdi. Tekrar sordum:İnsan günde beş defa huzur-u Beyt’te durmazsa, senede bir defa veya ömründe birkaç defa gitse ne feyz alabilecek. (Ben buna şahidim, bize tavsiye ettiği ‘TEVECCEHTÜ İLÂ BEYTİKEŞŞERİF’ demeyince niyet getirmeyin dedi. M.Hamid)“Sana on tane üzüm verseler, sonra da on tokat vursalar buna razı olur musun?” “Üzüm yemesem tokat yemeyecek miyim?” “Hayır!” dedi.“Bunu bilmeyecek ne var. Bunu bir çocuk da bilir” dedim.“Ama üzümler tatlı insan razı olmaz mı?” dedi.“Buna razı olmak için, deli olmak lâzım” dedim.“Ben bir zaman gençken, Ayasofya’da vaaz veriyordum. Câmi tıklım tıklım doluyordu. Kapıdan içeriye girmek mümkün değildi. İşte o cemaate verdiğim kıymet kadar, size de aynı kıymeti veriyorum. Demeyin, ‘bize niye ehemmiyet veriyorsun. Ne için nefes tüketeceksin, biz kimiz ki’ diye kendinizi küçük görmeyin. Ben size o cemaat kadar ehemmiyet veriyorum, nazarımda birsiniz.”“İnsanın aklı olursa, ebedî hayatını bu dünyanın üç-beş dakikasına değişmez. İlelebet azap çekmeğe ne mecburiyetimiz var.” dedi.“Sen daha gitmedin mi?” dedi. Ben de köpeklerden korktuğumu onun için de hazırlık yaptığımı söyledim.“Ayıptır, senin elinde taş var, ağaç var, bu kadar köpekten korkmak olur mu?” dedi. Ben ağacı da atıp, hiçbir şey almadan, canım da sıkılmış olarak köye doğru yürüdüm. Baktım köyün altında bir bayır, sürüler ve köpekler oraya gelmişler. Akşam üzeriydi. Köpeklere görünmeden geçmek imkansız. Baktım, geçeceğim yolda canavar gibi bir köpek yatmış, diğerleri de koyunların etrafında geziniyorlar. Başka çarem yoktu, yola yürüdüm. Yaklaşınca havaya baktı ve gerindi. Sonra yoldan aşağı inerek bana yol verdi. Çoban yukarıdan bize bakıyordu, geçip gittim. Sonra köyün altında elleri sopalı birkaç genç ve bir ihtiyar gördüm.“Sen nereden geldin, bayırda koyunlara rastlamadın mı?” dediler. Rastladığımı nasıl geçtiğimi anlattım. İhtiyar adam ağladı. Üstad’a onlar “Seyda” derlerdi.“Seyda’ya îman getirmeyenin îmanı var mıdır?” deyip; köpek kendilerinin olduğu halde, üç beş kişi sopalı halde yaklaşamıyoruz, sopalarla kendimizi müdafaa ediyoruz. Onlara koyun sütü içiriyoruz, çok kuvvetli oluyorlar, sana nasıl yol verdiler?” diyorlardı. Yatakları toplayıp götürdük. Üstad bizi kapıda güle güle karşıladı.“Geldin mi kardeşim?” dedi.“Geldim Üstadım” dedim.“Sana yolda köpekler saldırmadı mı?” “Saldırmadı” dedim.“İşte şecaatli ol! Korkak olma!” dedi. Ben o Zaman Üstadı anlayamıyordum, diğer hocalar gibi zannederdim. Halbuki tam îtikadım olsaydı, nereye git derse tereddütsüz giderdim. Kim Üstad’dan keramet gibi bir şey isterdi, ondan hoşlanmazdı. Dua ederken de: “Ben de sizin gibiyim, kardeşiz, beraber kapıyı çalıyoruz, kapı ne zaman açılırsa beraber gireriz” derdi.Besmele elbisesini giyince cinniler ilişemez.

Dağda kışın yatmak için bir yer yapmıştık. Harabe bir yer, kapısı penceresi açıktı. Üstadımızın yatağını bir yere yaptık. Biz misafir talebelerle iki sıra halinde yatıyorduk, kapı ortada idi. Bir gün misafirler gelmişti. Bana o zaman su getirmemi söyledi. Baktılar testide su yok, Üstadımız bana: “Kalk su getir!” dedi. Su on onbeş dakika ileride derede idi. Orada kurtlar çoktu. Korkumdan işitmemiş gibi yaptım.. tekrar..

“Su yok mu getirmedin mi kardeş, niye gitmedin?” dedi. Ben de“Bu kadar milletin içinde yalnız ben mi varım?” dedim.“Niye sen ağa mısın, niye gitmiyorsun?” dedi.“Ben de; Üstadım, bana ne iş verirsen ver yapayım. Fakat oraya gidemem” deyince“Gel otur, neden korkuyorsun anlat?” dedi. Ben de kurtlar ve yırtıcı hayvanlardan korktuğumu söyledim. Üstadımız:“Birader ben geçen gece teheccüd namazına kalkmıştım. İçeriye bir kurt girdi. Sizlerin arasından geçerek doğru benim yanıma geldi, ben de elbisemi giyiyordum. Allah Allah yolunu mu şaşırdı yoksa, başka bir maksatla mı geldi, ‘gel bakayım!’ dedim. Üçbeş dakika birbirimize bakıştık. Durdu, durdu... Lisan-ı hâliyle bana dedi: “Bu kadar karşında durdum, bana bir ihsan, bir ikram yapmadın, ben de Rezzâk-ı Hakîkiye giderim” dedi ve çıkıp gitti. O kurdun dizgini kendi elinde olsaydı, iki-üç tanemizi dağıtıp giderdi. Demek ki dizgini kendi elinde değildir. Onu yaratan Onu çeviriyor. Hiçbir şeyin dizgini kendi elinde değildir. İnsana bir şey yapamaz.” “Gülerek birşey gördün mü?” Dedi.“Görmedim” dedim.“Korkak olma! Şecaatli ol!” dedi.“Arkadaşını al, dağa çık gez, ben meşgul olacağım” dedi. Biz de söylendiği gibi dağa çıktık. Dağda gezerken bir kertenkeleye rast geldik. Bizde kertenkeleyi öldürmek sevap bilinirdi. Bunun için kertenkelenin kafasını bir taş ile ezdim. Gezmekten döndük. Üstadımız:“Neler yaptınız, ne var?” diye sordu. Ben de iyi bir mârifet işlemiş gibi, hemen atıldım. Sevinerek kedi kafası kadar kafası olan bir hayvanı bir taşla öldürdüğümü söyledim.“Ne yaptın sen, evini harap ettin!” dedi. Beni yanına çağırarak: “O kertenkele size hücum etti mi?” “Yok”“Sizi ısırdı mı?.” “Yok.”“Elinizden bir şey aldı mı?” “Yok”.“Rızkını, yiyeceğini siz mi veriyorsunuz?” “Yok.”“Sizin mülkünüzde, toprağınızda mı geziyor?” “Yok.”“Siz mi halk etmişsiniz?” “Yok.”“Ne için ne hikmetle yaratıldığını biliyor musunuz?” “Yok.”“Hey ahmak!! Bu kadar yok!.. yok!.. yok!.. Bunu yaratan Allah senin öldürmen için mi yarattı, sen nasıl öldürürsün onu? Mahlukatın Ne için halk olunduğunu Cenab-ı Hak bilir.”Bilsen, gayret ne kadar hayırlıdır.

Yine bir gün odun kırıyordum. Yorulmuştum. Birkaç köylü de orada idi, bana yardım etmiyorlardı, hem de namaz vakti idi. Üstadımız geldi. Ben odun taşıyorum, kimse de yardım etmiyor. Üstad ise azar azar, yavaş yavaş odun götürmeye başladı. Ben de hiddetlenmiştim.

“Üstadım niye boşuna gidip geliyorsun? sen git yerinde otur, ben senin beş altı defada götürdüğünü bir defada götürürüm.” dedim. Üstadımız dedi:“Kardaş! Ben sana gayretin ne kadar hayırlı olduğunu gösteriyorum. Sen çalışırken, benim oturmamı, gayretim kabül etmiyor. Onun için ben de çalışacağım” dedi. Bana biraz nasihat etti ve dedi: “Eğer bilsen gayret ne kadar hayırlıdır, bir dakika ömrünü boşuna geçirmezdin. Bilsen o mahşer gününde sana ne kadar menfaat verecek, bir dakika boş durmak istemezdin.”Hem burada rahat oturayım, hem de cennet… isteyeyim, olmaz.

Yine bir gün diz üstü oturmuş münacatta idi. Bir parmağı bu şekilde oturmaktan berelenmiş yara olmuştu. Molla Resul’e dedi:

“Buna ne sürsem iyi olur?” Molla Resül ateş yakıyordu, dedi:“Biz de Allah’tan korkuyoruz, amma senin ödün patlıyor, sen de bizim gibi rahat otur biraz.” Üstad dedi: “Kısa ömürde, kısa dünyada ebedi hayatı kazanmaya gelmişsiniz. Hem burada rahat oturayım hem de cenneti isteyeyim, bu olmaz. Onun için cesaret edemiyorum rahat oturmaya..” Molla Resül:“Merhem sür, belki iyi olur” dedi.Gündüz bile kimsenin giremediği karanlık kümbet

Üstadımız çocukluğunda çok izzetli ve hiddetli imiş. Ders okurken hocalarıyla geçinemezmiş. Çocuklarla kavga eder, iddiasında musır olur, hiç kimseye boyun eğmezmiş. Bir zaman, kışın Ağabeyinin yanında ders okumaya başlamış. İzzetinden olacak ki, bir gün de oradan ayrılıp Doğubeyazıt’a “Şeyh Ahmet Hanî Hazretleri”nin kabrinin olduğu yere gidiyor. Orada hocası “Nur Mehmed” idi.

Üstadımız burada dersini aldıktan sonra hep ortadan kayboluyormuş. Orada gündüz bile herkesin korkup gidemediği, karanlık bir kümbet vardır. Burası “Ahmed-i Hanî” Hazretlerinin türbesidir. Meğer dersini aldıktan sonra oraya gidermiş. Orada geceleri devamlı okumaya dalarmış. Bir gece diğer talebeler bunu araştırıyorlar, takip ederek oraya, kümbete gidiyorlar. Bakıyorlar ki, kümbetin üzerinde diz çöküp kitap okuyor. Hayret ediyorlar. ‘Bu karanlıkta kitap okumak nasıl olur, karanlıkta kitaba bakmak nedendir?’ diye hem korkuyorlar, hem de hayrette kalıyorlar.

Bu hadiseden sonra üstad talebelere ve hocasına: “Niçin bana karışıyorsunuz, daha burada kalamam artık” deyip, kızarak oradan ayrılıyor.

Gözümle şahit oldum:

Köpekleri konuşarak durdurdu

Dağda kalırken Üstadımız Cuma günleri, Cuma namazına giderdi. Bir gün beni de götürdü. Namazı kıldık geliyorduk. Dağda koyunlar yayılıyordu. Köpekleri de vardı. Bizi görünce köpekler hücum ettiler, bizi tutmaya geliyorlardı. Üstadımız önde başında şemsiye gidiyordu. Köpeklerin hücumunu görünce ben taş toplamaya başladım. Bunu gören Üstadımız

“Sen ne yapıyorsun?” Dedi. Ben de“Dağdan gelenleri görüyorsun kendimizi müdafaa etmeyelim mi?” dedim.“Ayıp, ayıp at o taşları” dedi. Ben de taşları attım.“Bakalım gelsinler ne olacak?” dedim. Köpekler gelince Üstadımız:“Kâfi, kâfi siz vazifenizi yaptınız, gerçi burası sizin ülkenizdir, fakat biz hain değiliz” deyince, köpekler oldukları yerde kaldılar. Bir adım daha ileri gidemediler. Böylece gözümle şahid oldum. Biz yolumuza devam ettik.Sualleri sormadan hepsini cevapladı, yalnız nazar mevzuunda?..

Bir gün, öğrenmek için bir kaç sual hazır etmiştim. Üstadımızdan soracaktım. Sohbet sırasında daha ben sualleri sormadan hepsini cevaplandırdı. Yalnız nazar mevzuunda bir sualim kalmıştı. Ben bunu hiç açmadan hiddetle elini eline vurdu. “Ben eski Said’den memnun değildim, yalnız üç hâlinden razıyım” dedi, ilâve etti: “İstanbul’da şaşaalı zamanda haftada bir elbise değiştirirdim. Pırlanta gibi bir elbise, İstanbul un en şaşaalı yerlerine giderdim. Benim fâkih arkadaşlarım birisini gözcü edip, beni takip etmişler. ‘Bunun peşinden git, bakalım nerelere gidiyor, ne yapıyor?’ demişler. Üç gün sonra arkadaşlarla sohbet esnasında, bana şöyle dediler:

“Said ne yapsan haktır. Hakka gidiyorsun ve bunda da muvaffak olacaksın”.“Niçin böyle söylüyorsunuz?” diye sorduğumda şu cevabı verdiler.“Üç gündür seni takip ettiriyorduk, bakalım şeriata aykırı bir davranışı oluyor mu? diye. Baktık ki senin kendi halinden başka şeyden haberin yok. Bunun için sen inşallah gayende muvaffak olacaksın” dediler.“Allah’a (C.C.) üç kere kasem ederim ki bana ne gördüğünü söyleyeceksin, söylemezsen arkadaşlarına derim, sende bir şey bırakmazlar, Allah rızası için bana söyle orada ne keşifte bulundun?” dedim. Kızdı“Ahmak benden ne istiyorsun?” dedi. Tekrar iki-üç defa yalvardım. Dedi:“Madem ki sen benden vazgeçmiyorsun, söyleyeyim. Sâliha bir kadının mezarının yanından geçiyordum. Çok sâliha bir kadın, fakat ziynete ve boncuğa biraz meyyalmiş, dünya yüzünde boncuğu kırılmış, onu dizerken vefat etmiş, hâla o boncuğu dizmekle meşgul. İhtimal ki, kıyamete kadar onu dizmekle meşgul olacak. Ve kıyamet koptuğunda ‘ne kadar çabuk koptu kıyamet, daha boncuğu dizip bitiremedim’ diyecek. Ben de durup Cenâb-ı Hakkın azâmetini seyrediyordum.”“Paşanın kızları vardı, birisini siz alacaktınız, gelip gidiyorlardı, siz görmediniz mi?” dedik.“Kasem ederim, ben o evde kız olduğunu bilmedim” diye cevap verdi.Erek Dağı, Zernebat suyu başında mağara

Cuma günleri kürsüde vaaz yapıyordu. Bazı evhamlı kimseler –Van eşrafından- “Zaman tehlikelidir, biraz dikkatli ders yapın” diye tavsiye ettiler. Bu teklif Üstadın zoruna gitti. Zaten bahar da gelmişti. Zernebat’a gitmek istiyordu. Zernebat suyu; Erek Dağının bir tarafında, bir dereden çıkan bol bir su idi. Zernabat’a gitmeden önce bir gün evimize teşrif etmesini rica ettim ve ettiler. Kendisine bir bardak süt ikram etmiştik. Sütü içerken bir küçük bahçemiz vardı, bahçeye baktı, ayağını bahçeye attı geri döndü. O sene bahçenin meyvesine öyle bir bereket düştü ki, inanın hiç bitmez oldu.

Bir ineğimiz vardı. Yine aynı sene evimizde her zaman süt bulunur, içmek arzu edenler gelir bol bol içerdi.

Dağa (Erek Dağı) çıktık güze kadar dağda kaldık. Güzün yavaş yavaş hava serinlemeye ve kar yağmaya başladı. Kaldığımız yer yamaç ve bayırdı.

“Buradan bir pencere gibi kapı açınız onun içini oyarak mağara yapın, orası sıcak olur, kışı burada geçiririz” dedi.“Üstadımız olur mu?” dedik.“Elbette olur” dedi. Benimle birlikte bir de fakih vardı (Fakih Hasan) Üstadımıza çok hizmeti olmuştu. Kendisi iki tarikata intisap etmişti. O, Bir gün dedi: “Virdlerime başlayınca cezbeye kapılır kendimden geçerdim. Üstadımız iltifat etmeye başlayınca hepsini bağladı.” İşte O rahmetlikle orayı kazıyorduk. Üstadımız gelip baktı ki, karıncalar çıkmış.“Bırakın orayı” dedi.“Niçin?” diye sorduğumuzda,“Bir ev yıkıp, bir ev yapmak olur mu? Bunları dağıtmayın, başka yer kazın” dedi. Böylece iki üç yer değiştirdik. O rahmetli:“Vallahi böyle olmaz, O gelir gelmez sen karıncaları karıştır, görmesin, yoksa bu işi biz bitiremeyiz, karıncasız yer var mı ki?” dedi. Neyse öyle yaptık, kazdık, hiç taşa falan rastlamadık. Güzel bir mağara yaptık. Üstadımız karıncaların yanına geldiği vakit, bulgur, şeker v.s. koyardı. Ben dedim:“Şekeri niçin koyuyorsun?”“Bu da onların çayı olsun” dedi. Beş altı kişi o mağaranın içine girdik. Ve tesbihatımızı yapmağa başladık. Bir ayakkabısı var kurumuş. Mübarek ayaklarının altı toprağa temas ediyor

Bir gün ikimiz beraber şehirden geliyoruz. Yolda üzerinde namaz kılınabilecek bir taş gördük. Dedi : “Bunu götürebilsek üzerinde namaz kılarız.” Ben arkama aldım gidiyoruz. Bir taşa daha rastladık. Dedi: “Bunu da ben alayım.” Ve arkasına aldı mübarek. Yol yok tabi. Dağ yoludur… dağlık… Bir ayakkabı var ayağında kurumuş. Mübarek ayaklarının altı toprağa temas ediyor. Arada bir ayağından çıkıyor, aşağı kayıyor.

Dedi: “Hey! Hey! Bir zaman vardı… Said, Tahir Paşa ile… ayağında çizmeler… faytonla tenezzül etmezdi gitmeye. Şimdi şu eski ayakkabılar sözümü tutmuyor.” Ben Dedim: “Efendim keşke o eski günler uzun olsaydı.” Dedi: “Sus ahmak! Bu günüm daha iyidir.”

“Said nasıl bir şeyhtir? kerametleri nicedir” diye gelen sofîye..

Neyse, orada, aşağıda metrûk bir çilehane, ermeni kilisesi vardı. Bahçesi çimenlikti. Zernebat suyunun geldiği yerdi. Üstadımız o çimenliğin üzerine seccadesini sermiş, tesbihatını okuyordu. Biz de oralarda odun kesiyorduk. Mağrib vakti, hava kararmak üzereydi. Bizi çağırdı, “buyur Üstadımız” dedik. Üstadımız kerameti açmak istemezdi. Kendisinden keramet bekleyen ve şahsına makam verenlerden hoşlanmazdı. Hatta bir gün, ben şahid oldum, akşam bir sofî gelmişti. O gün zamanında tesbihatına başlayamamıştı. Üstadımız sofî’ye :

“Sen kalk git evine, çoluk çocuk sahibisin, senin için böylesi daha hayırlıdır, biz her zaman buradayız, ne zaman olsa yatarız” dedi. Sofî yine gitmedi. Bunun üzerine üstadımız

“Sen ne diyorsun, senin kalbini sana okuyayım mı? Sen diyorsun ki: Bakalım Said nasıl bir şeyhtir, kerametleri nicedir? diye gelmişsin. Ben şeyh değilim, hocayım. Yalnız, sizden biraz fazla okumuşum, o kadar. Birlikte Cenab-ı Hakkın kapısını çalıyoruz. Ne zaman açılırsa birlikte gireriz. Haydi kalk git” dedi. Adam gidince

"İhtiyar buraya namaz kılmak, tesbih etmek için gelmiş, niçin müsaade etmedin” diye sordum. Üstadımız:“Siz biliyorsunuz, bazı insanlar vardır ki, yanımda bulundukları zaman, ben zannediyorum, boynuma binmiş, ayakları ile kalbimi sıkıyor ve nefesimi daraltıyor. Bir şey yapamıyorum. Bazı insanlar da vardır sizin gidi yekvücud, burada başka insanlar yok, kendi vücudum gibidir, onun için itiraz etmeyin, o adamı göndermeye mecbur kaldım.” dedi.O benim kapıcımdır

Keramete gelince, istemezdi, tâciz olurdu. Ben şimdi anlıyorum, Vanlılar da bilirler, tesbihata başladığında iki üç saat sürerdi. Bir gün ben çalışıyordum. Üstadımız gel seni bekliyoruz diye beni çağırdığında, Molla Resül merhum, Üstadımıza,

“Yahu senin işinde anlaşılmıyor. Şeyh istersen burada, âlim istersen burada, hoca istersen biz varız onu ne yapacaksın?” Üstadımız:“Ne yapayım o benim kapıcımdır, o gelmeden bir şey edemiyorum, gelsin yanıma” dedi. Molla Resül:“Peki gelsin otursun” dedi. Ben şimdi itiraf ediyorum ki, ben Üstadımızdan, ne keramet, ne himmet… bir şey beklemiyordum. Yalnız bir gün bana dua etti, ben de hiddetlendim. Benim istediğim duayı, sen yapmıyorsun dedim.“Ahmak sen ne istiyorsun?” dedi. Ben de“Okuyorum, fakat okuduklarımı iyice anlayıp, hıfzedemiyorum, istiyorum ki, zihnim biraz açılsın” dedim.“Peki, oku, oku ne olacak, âlim mi olacaksın?” deyince,“Evet” dedim.“Peki senin hakkında ilmin hayırlı olduğunu biliyor musun?” dedi.“Ben duymuşum, Peygamber (A.S.M) dan sormuşlar, farzlardan sonra en âlâ amelimdir buyurmuş.” Üstadımız“Haydi hayırsız olursa?” dedi.“Efendim, ilim de hayırsız olur mu?” dedim. Üstad“Görülmüştür. Seferberlikten evvel, ilmine gururlanmış, dalâlete gitmiş, hatta mürted olmuş, burada tutunamamış, İran’a adam gönderip vurdurmuşlar. Sen hakkında hayırlısını iste kardeşim. Sen âdeta şuna benziyorsun: ‘Kıtlıktan kurtulmuş, zengin bir sofra bulunca çatlayıncaya yemek yemiş birisine.’ Sen de, kendine göre oku, ne oluyor sana.”“Peki Efendim” dedim. İşte beni onun için götürüyordu, ben kendinden keramet beklemiyordum“Said biz burayı tathir ettik, temizledik. Sana teslim.”“Bugünden itibaren buraya kilise demeyeceksiniz. Çilehâne diyeceksiniz” dedi Üstadımız. Sonra da, biz orayı tamir ettik. Kapısını penceresini tamir edip yerleştik. O kadar hoş ve müferrah oldu ki, Van’dan ziyaretine gelenler, oradan çıkmak istemezdi. “Her şey tamam burada... Yalnız bir şey eksiğimiz var, vakti bilemiyoruz, bir horoz lâzım bize.” Dedim:“Üstadım, bizim beyaz nişansız bir horozumuz var, O’nu getirelim.” Durdu ve dedi:“Evet horoz güzel, getirsen yalnız başına canı sıkılacak, diyecek bana bir hanım lâzım, yalnız kalınmaz.” Dedim“Efendim, tavuğumuz çoktur. Bir de tavuk getiririm.” Dedi ki:“Onların ikisine de erzak lazım, yiyeceklerini isteyecekler.” Dedim:“Efendim, buğdayımız çoktur, bir miktar buğday getiririm yesinler.” Bana döndü:“Kardeşim, ben dünya gailesinden, çamurundan çıkmak istiyorum, istemez...” dedi.“Ya siz ileri gidin, ya ben ileri gideyim, siz sonra gelin.” Molla Resül dedi:“Üstadım, uzun yolda herkes yanına arkadaş ister ki, eğlenerek gitsin, sen bizi reddediyorsun, hikmeti nedir?” Emir buyurdu ki:“Siz beni meşgul ediyorsunuz. Dağdan Van’a inene kadar yolda bir çok evradımı okur bitiririm. Siz benimle gelince, beni konuşturuyorsunuz, vazifemden geri kalıyorum.” Sonra dedi.“Bazı insanlar vardır, ekin biçen amelenin yanına gidince, onları gayrete getirmek için o’da biçmeye başlar, ameleleri gayrete getirir. Bazıları da çalışan ameleleri çağırır, hele gelin bir sigara içelim der, onları tembelleştirir. Siz de onlar gibi beni işimden geri bırakırsınız. Onun için ömrümün boş geçmesini istemiyorum.”“Çok yoruldun mu?” Dedim“Efendim hiç yorulmadım, fakat köpekler üzerime hücum ettiler, çoban yetişmese idi beni yutacaklardı”. Biraz aradan zaman geçti, tekrar söyledim.“Bu hayvanlar süt içe içe olmuşlar ayı gibi, beni de yiyecektiler.” Üstad dedi ki.”“Kardeşim yeter hayvanların gıybetini yapmaya hakkın yok. Onlar vazifelerini yapmağa mecburdurlar. Bir lokma ekmek için sahiplerine o kadar sadakat gösteriyorlar.” Bana hayvanların bir daha gıybetini yaptırmadı. Ben de yapmadım.“Üstadım, senin ne ilmini ne amelini anladık. Nedir bu halin? Kendine eziyet edip, haftada iki defa tıraş oluyorsun?” “Ben esaretten evvel çok zındıkları titrettim. Yumruğum hep onların başında olsun. Şimdiki zındıklar, Said çökmüş, ihtiyarlamış demesinler diye, hep tıraş oluyorum...”Üstadla ayrılmamız şöyle oldu

Üstadla ayrılmamız şöyle oldu. Bana: “Kardeşim ihtimaldir ki beni götürürler, sen evine git.” dedi. Dedim: “Nereye götüreceklerse ben de seninle gelirim.” Dedi: “Yok, sen annenin yanına git.” Ben yola çıktım. Kendisi bir tepenin başında oturmuş bana bakıyordu. Ben tamamen uzaklaştım, gördüm ki halen arkamdan bakıyordu. İki gün sonra geldiler ve Üstad’ı götürdüler.

Şarktan sürgünler başladığında

Şarkın şeyh ve ağalarını sürgün edeceklerdi. Bir gün şarkın alim ve tarikat şeyhlerinden Şeyh Enver Efendi yanında bir at ve bir elbise getirdi, Üstad’a dedi ki:

“Sen de bunları al beraber buradan hududu geçelim, rahatına bak. Orada bir yerde oturur ibadetle meşgul oluruz.” Üstad emretti:“Şeyhim ben gelmeyeceğim, sen git, sen serbestsin gidebilirsin. Elimden gelse ben daha içeriye gitmeye çalışacağım, tâ ki benim yumruğum bir takım zındıkların başlarından eksik olmasın.” “Ali Çavuş ne yaparsanız yapınız, Üstad’ı buradan kurtarın, tutacaklar.” Ali Çavuş Şeyh’e diyor:“Sen kendi başının çaresine bak. O kendini kurtarır.” Şeyh ağlayarak diyor ki:“Ali Çavuş siz Üstad’ı tanımamışsınız ve daha tanımıyorsunuz. Sizi kasemle temin ederim ki, seksen tane benim gibi Şeyh Enver’i eritseler daha Üstad’ın bir parmağını ikmal edemezler. Beni onunla kıyas etmeyin, O’nu kurtarmaya çalışın.”MOLLA HAMİD EKİNCİNİN 28 SENE SONRA ÜSTAD HAZRETLERİNE ZİYARETİ

Üstad Van’dan ayrıldıktan 28 sene sonra Emirdağ’ında ziyaretine gittim.. Beni içeri aldılar. Üstadın odasına girdik. Dedi: “Dur bakalım seni tanıyabilecek miyim. Benim Van’da bir Molla Hamid’im vardı. Sen o olmayasın?” “Evet hizmetkarınızım.” Beni öyle bir kucakladı, sıktı ki; kuvvetli bir genç ancak öyle sıkabilirdi. Dedi: “O vakit zayıftın, şimdi gelişmişsin.” Zübeyr ağabeye dönerek “Zübeyr bak! Van’da tek başına benim hizmetimi görüyordu. Siz üç dört kişi ancak görüyorsunuz.”

Emretti, “otur! otur! Van’daki sinema perdelerini çevir bakalım. Kimler gitmiş, kimler kalmış?” Bazı kimselerin hayatta olduğunu, selamlarını söyledim. Muhammed Salih Efendinin ismi gelince: “O benim kardeşim de gitmiş, bizi bekliyor” dedi. Dedim: “Efendim o Hicaz maksadıyla Medine-i Münevvere’ye gitmiş” “Fesuphanallah! O benim dualarımda gidenlerle beraber geliyor, sen diyorsun hayattadır.” Zaten ölmüş olanlara hiç vefat etti, ölmüş demezdi. “Filanca gitti bizi bekliyor” derdi. Sordu “Zernebat’a gidiyorsun?” “Efendim Zernebat suyu Van’a gelmiş, evlerimize almışız.” “Afiyetle için.”

Üstadla görüşmemiz Ramazanın yirmiyedinci gecesine rast gelmişti. Akşam namazının vakti geldi. Emrettiler “gidin odanızda kılın” Dedim “Sen kılmacaksın?” “Kılacağım” “Ben de sizinle kılmak istiyorum.” Dedi: “Sungur, bu kardeşim ikinci Hulûsi’nin kafasındandır. Gelin bu gün beraber kılalım.” Cüppesini giyerken dedi: “Şimdi kardeşim diyecek ‘ben de giyseydim!” Ve bana giydirdi çıkardım, namazı kıldık. Tesbihattan sonra Yâsin-i Şerif’i kendisi okudular, duasını yaptılar. “Artık odanıza gidin” dedi.

Merhum Zübeyr Ağabey bana dedi: “Sen Üstadla nasıl konuşuyorsun? Biz hiç bir şey söyleyemeyiz. Kendisi emreder biz yaparız. Neyse artık işimize bakalım” dedi. Dedim: “Ben oturamam uykum geldi.” Getirdi bana bir hap verdi, onu yuttum, daha hiç uykum gelmedi. Sabahleyin dedim, yine bir ziyaretine gideyim. Gittim, dedim: “Efendim, yine emrederseniz hizmetinizde biraz kalmak istiyorum.” Dedi: “Kardeşim bin aydır buradasın daha ne istiyorsun?”

Bakıyorum mübarek gözlerinden yaş geliyor. Dedim: “Gözleriniz sağlamdır, niye böyle yaş geliyor?” “Bana verilen zehri yere dökseler yeri yakardı.” Dedim: “Kendine niye dikkat etmiyorsun?” Emretti: “Biraz yemeğimiz kalmıştı, pencerenin önüne koyuyoruz ekşimesin diye. Gelip içine zehir koyuyorlar, ben ne yapayım?”

Şöyle emrettiler: “Ben ölürsem bana acımayın. Hiçbir şey kalmadı ki illa Risale-i Nur’a katıldı. Risale-i Nur size kafi ve vafidir. Kendisine sordum: “Efendim! ihlas Risalesinin onbeş günde bir defa okunmasını emretmişsiniz. Bu ihlas dua değil, salavat değil. Hikmeti nedir?” Dedi: “Kardeşim mümkünse her gün okuyun. Bütün ibadetlerin başı mâyesi ihlastır.”

bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-II

***

"İlk görüşmemiz bir akşam namazı ile başlamıştı"

"Bir sonbahar günüydü. Nurşin Camiinde namazını kılıp gelen ağabeyim (Abdullah Ekinci) bana hitaben:

“Hamid, Nurşin Camiine Bediiüzzaman gelmiş, oraya biraz odun götür” dedi. Ben bir miktar odun alarak Nurşin Camiine gittim. Camide beklemeye başladım. Az sonra oradaki bir zat, 'Ne bekliyorsun kardeşim' diye sordu.

"Ben de 'Efendim, buraya bir hoca gelmiş, kendisini görmek istiyorum' dedim. Bana 'Kardeşim, akşam namazının vakti geldi, bir ezan oku da namaz kılalım' dedi. O zamanın bir hatırası olarak zikrediyorum, ezan okumasını bilmiyordum, küçüktüm. Ben sesimi çıkarmadım ve sustum. Benim sustuğumu görünce, kendisi çok tatlı bir seda ile akşam ezanı okudu. Sonra beraber namaz kıldık. Arkasında kıldığım ilk namaz, o akşam namazı olmuştu. Namazdan sonra tesbihatı da yaptık. O günkü ezan, namaz ve tesbihat, beni sanki bir cennet âlemine götürmüştü.

"İlk görüşmemiz bir akşam namazıyla başlamıştı. Bana 'İşin olmadığı zaman gel, beraber namaz kılarız' demişti. Artık her gün yanına devam etmeye başladım. Giderken de odun götürüyordum.

"Odunu kabul etmek istemedi. Bana 'Bir amele bul, ağaçları budayalım. Çıkan parçalarla hem odamızı, hem de camiyi ısıtırız' dedi.

"Ben bir arkadaşla gelerek camiin avlusundaki kara ağaçları budamaya başladım. Bu esnada Üstad bir battaniyeye sarılarak durmuş, bizi takip ediyordu. Van Valisi Süleyman Sabri Paşaya haber göndererek Horhor vakfiyesinden camiye odun göndertmesini istemişti.

"Nurşin Camii irfan yuvası olmuştu"

"Nurşin Camiine gelişlerinden bir ay geçmemişti. Kıymetli âlim zatlar, ders almak için yanına gelmeye başladılar. Molla Resûl, Molla Yusuf, Molla Maruf en yüksek ilmî meseleleri hiç çekinmeden Üstad'a sorarlardı. Nurşin Camii bir ilim ve irfan yuvası olmuştu.

"Bunlardan birisini nakledeyim:

"Molla Resûl'ün sorduğu bir ilmî suale Üstad, eski âlimlerden birinin aksine cevap vermişti. Molla Resûl itiraz edince Üstad bu cevabında ısrar etti. Hattâ Üstad biraz hiddetlice:

'Efendiler Eski Said öldü, siz hâlâ beni Eski Said olarak tanıyorsunuz. Şimdi karşınızda Yeni Said var. Cenab-ı Hak Yeni Said'e öyle bir ihsanda bulunmuş ki, musanniflerin hepsi ilim denizi olsalar, Said'in topuğuna varamazlar. Her ne kadar metnin zâhirine, söylediğim mâna sizce muvafık görünmüyorsa da hakikati budur, bunu böyle kabul ediniz. Eski Said'in on senede verdiği derse, Yeni Said'in on ay dersi kâfi gelebilir.'

"Bilsen gayret ne hayırlı bir iştir"

"O kışı çok tatlı hatıralarla geçirdik. Baharda odun kırmış, camiye odun çekiyordum. Üstad da bana odun taşımak için yardım ediyordu. Kucağına bir demet alıp taşımaya başladı.

"Ben Üstad'ın odun taşımasını istemedim. 'Efendim, işte ben taşıyorum. Siz oturunuz' dedim. Üstad cevaben aynen şunları söyledi:

"Birader, gayretim kabul etmiyor, sen çalışasın ben oturayım. Eğer bilsen gayret ne kadar hayırlı bir iştir, ömrünü bir dakika boşa geçirmezdin!'

"Bu hayvanın gıybetini yapmayın"

"Bir gün camiin hücre kapısını açık unutmuştuk. Talebe arkadaşların küpte kavurmaları vardı. İçeri giren bir köpek, küpe kafasını sokup kavurmaları yemiş, sonra da kafasını çıkaramayınca küpü kırıp kaçmış.

"Talebe arkadaşların canı çok sıkılmıştı. Bir tertiple köpeği tekrar celb edip, sopa ile döveceklerdi. Üstad vaziyeti öğrenince, onları vazgeçirmek istedi. Molla Resûl:

"Seyda biraz kıymamız vardı. Biz kıyamıyorduk ki, yiyelim. Halbuki bir köpek gelerek hem kıymayı yemiş, hem de küpü kırmış. Bize zarar verdi. Nasıl biz onu dövmeyelim?' dedi, Üstad:

"Molla Resûl, senden soruyorum, vicdanen söyle, sen aç kalsan, paran da olmasa, bir şey almaya gücün de olmasa, nihayet açık bir yerde bir et bulsan, yer misin, yemez misin? Halbuki aklın var, idrak ediyorsun ki, bu etin sahibi var.' diye konuştu.

"Molla Resûl, Üstad'ın bu konuşması üzerine bir müddet konuşmayarak sustu: Sonra cevaben: 'Evet, yerim Seyda!' dedi. Üstad tekrar buyurdu ki:

"Bu hayvandır, aklı yoktur. Haramı helâli bilmiyor. Hayır ve şerri tanımıyor. Sahibinin kendisini döveceğini de bilmiyor. Elbette açık kapıdan girip, kıymalarınızı yemiş. Bundan dolayı cezaya müstehak mıdır? Sizden soruyorum, elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin.'

"Sonra Molla Resûl ve arkadaşları, köpekte kabahat yoktur diye kabul ettiler. Üstad:

"Madem öyledir. Bu hayvanın gıybetini yapmayın ve helâl edin!'

"Molla Resûl, Üstad Hazretleriyle biraz samimî konuşurdu, hem yaş itibariyle de Üstad'dan birkaç yaş büyüktü. Gülerek, Üstad'a hitaben: "Seyda içimizden gelmiyor ki, helâl edeyim. Fakat siz helâlleşmeye bizi ikna ettiniz.' dedi."

"Temel sağlam olursa"

"Üstad, Cuma günleri Nurşin Camiinde vaazlar verirdi. Vaazların konusu haşir, âhiret ve vahdaniyet üzerindeydi. Molla Resûl yine bu vaazlar sırasında bir gün Üstad'a dedi ki:

"Seyda vaazlarınızdan biz bile anlamıyoruz. Başkaları nasıl anlasın?' Üstad:

"Evet, vaazlarım anlaşılmıyor. Benim gayem imanın temellerini sağlam inşa etmektir. Temel sağlam olursa, zelzelelerle yıkılmaz. Biriniz yanıma oturunuz, mevzu derinleşince bana hatırlatınız.'diye buyurmuştu.

"O kıştan sonra Üstad Erek dağına çekildi. Zernabad suyunun başında vakitlerini geçirmeye başladı."

Üstad'ın hayvanlara şefkat ve sevgisi

"Erek dağında bir yaz mevsimi boyunca kalmıştık. Burada Üstad Hazretlerinin, hayvanlara olan şefkat ve sevgisinden de bir-iki misâl anlatmak isterim. Dağlarda bol miktarda yaban elmalarına rastlamaktaydık. Biz bu elmalardan koparıp yemek istediğimiz zaman, Üstad mani olurdu.

"Bizim hissemiz bağlarda ve bahçelerdedir. Bizim rızkımızı Cenab-ı Hak oralarda tayin etmiştir. Bu yabani meyveler, yabani hayvanların rızkıdır. Onların kısmetine dokunmamamız lâzımdır.' derdi.

"Yine Erek dağından hayvan kestiğimiz zaman, hayvanın işkembe, ciğer ve barsak gibi organlarını bırakmamızı, hayvanların yiyeceklerini söylerdi."

"İnsan cesur olmalıdır"

"Bir gün dereye su getirmeye gidecektim. Fakat dere korkulu bir yerdi. Vahşi hayvanların bulunduğu bir mevkiydi. Orada ise güzel içme suyu bulunuyordu. Ben korktuğumu söyleyince, 'Niçin korkuyorsun' dedi. Ben de 'Efendim, o derede her türlü vahşi hayvanlar bulunuyor' dedim.

"Üstad ise beni cesarete alıştırmak için, 'Yalnız olarak git, sana hiçbir şey olmaz, korkma.' dedi. Gidip dereden suyu alıp getirdim. Döndüğümde Üstad: 'Ne gördün?' diye sordu. Hiçbir şey görmediğimi söyleyince:

"İnsan biraz şecaatli olmalıdır.' diye mukabelede bulundu. Ben kurtlardan korktuğumu söyledim. Bu defa da bana,

'Geçen gece, geç vakitte ben kalkmış, elbisemi giyiyordum. Açık kapıdan bir hayvan girdi. Ben köpek zannettim. Sonra bana doğru geldi. Baktım ki bir kurt! O zaman kendi kendime düşündüm, bu hayvanın niyeti nedir acaba?

"Karşımda durarak bana bakmaya başladı. Yarım saat kadar durdu. O bana, ben ona baktım. Sonra dönüp çekip gitti. Ben onun hâlini şöyle değerlendirdim:

"Lisan-ı halinden diyordu ki, bu kadar yanında durdum. Bana bir ikramda bulunmadın. Ben de sana minnet etmiyorum. İşte gidiyorum. Rezzak-ı Hakikinin sofrasında rızkımı arayacağım.'

"Üstad bu hâdiseyi anlattı ve devamla:

"Halbuki görüyorsun ki, elimizde hiçbir silâhımız yoktur. Eğer bu hayvanlar başıboş olsalar, irade-i İlâhiye haricinde bulunsalar, hepimizi burada parçalayıp dağıtırlar."

"Bir sofi gelmişti"

"Talebe arkadaşlarla birlikte bu yeni odamızda, günlerimiz Üstad'ımız yanında mesut bir şekilde geçiyordu. Sonraki günlerde Van Müftüsü Şeyh Masum Efendi, Üstadı Van'a götürmek için geldi, çok ısrar etti. Fakat Üstad, Erek'ten ayrılmadı.

"Odacıkta bir müddet kaldıktan sonra, aşağıya indik. Zernabad'ın başında eski bir manastır harabesi vardı, orada kalmaya başladık.

"Üstad bir gün çimenlerin üzerine seccadesini sermiş, tesbihatını yapıyordu. Biz de talebe arkadaşlarla odun kesiyorduk. Akşam üzeriydi. Üstad bizi yanına çağırdı. Gittiğimizde yanında bir sofi vardı. O gelen sofi Üstad'dan bir keşif ve keramet bekliyordu. Halbuki biz Üstad'dan böyle bir şey beklemezdik.

"Üstad, sofinin kalkıp evine gitmesini istiyordu. 'Evinde çocukların seni bekliyor.' dedi. Fakat sofi gitmek istemiyordu. Bu defa Üstad ona:

"Senin kalbini okumamı istiyorsun? Said nasıl bir şeyhtir diye düşünüyorsun. Kerametleri nasıldır, diye keramet bekliyorsun. Buraya kadar kalkıp, bunlar için gelmişsin. Halbuki ben şeyh değilim, hocayım. Yalnız sizden biraz fazla okumuşum.'

diyerek Üstad tevazu gösteriyordu. Yani Üstad sofiye ders vermeye devam ediyordu:

"Ben talebelerimle birlikte Cenab-ı Hakk'ın kapısını çalıyorum. Ne zaman açılırsa, birlikte gideriz. Haydi kalk git." diye adamın gitmesini istedi.

"Adam gidince:

"Adam buraya bizimle birlikte namaz kılıp, dua etmeye gelmişti. Niçin müsaade etmediniz?' diye Üstada sordum.

"Üstad bunun üzerine buyurdu ki:

"Siz biliyor musunuz? Bazı insanlar vardır ki yanıma geldikleri zaman boynuma binmiş, ayakları ile kalbimi sıkıyor ve nefesimi daraltıyor. Bir şey yapamıyorum. Bazı insanlar da vardır, sizin gibi, yek vücud oluyorum. Burada başka insan yok, yalnız kendi vücudum gibi hissediyorum. Onun için itiraz etmeyin, o adamı göndermeye mecbur kaldım.'

***

"Molla Resûl, Üstad'la çok samimi olurdu. Üstad'ın daima beni yanında bulundurmasına bir gün itiraz etti.

"Sizin işinize aklımız ermiyor. Eğer şeyh istersen buralarda çok, yakında Arvasiler vardır. Hoca istiyorsan işte bizler varız. Bunu ne yapacaksın ki, daima çağırıyorsun?' Üstad cevaben:

"Ne yapalım, molla Hamid benim kapıcımdır. O gelmeden ben bir şey yapamıyorum.'

Molla Resûl: 'Peki' diyerek sesini çıkarmadı.

"Ben doğrusu Üstad'dan bir keramet, bir keşif gibi şeyler beklemiyordum. Samimi ve safiyane hizmet ediyordum. Üstad da herhâlde böyle olunca sıkılmıyor ve bu sebepten beni seviyordu."

"Her şeyin hayırlısı, hayırsızı olur"

"Bana bir gün dua etmişti. Ben de kendisine karşı bir serzenişte bulundum. 'Benim istediğim duayı siz yapmıyorsunuz' dedim. Nasıl bir dua istediğimi sordu. Ben de okuduklarımı anlamak ve ezberime almak için, ilim sahibi olmam için duasını talep ettim.

"Âlim mi olacaksın?' dedi. Ben de 'Evet' deyince:

"Peki senin hakkında ilmin hayırlı olduğunu biliyor musun?' dedi. Ben de cevaben:

"Peygamberimizin, farzlardan sonra, en iyi amelin ilim olduğunu buyurduğunu söyledim. 'Hayırsız ilim de olur mu?' dedim.

"Üstad her şeyin hayırlısı ve hayırsızı olduğunu söyledi. Seferberlikten (Birinci Cihan Savaşı) önce ilmine gururlanıp da dalalete giden birisinin acı halini anlattı. Bana dönüp tekrar: "Sen, hakkında hayırlısını iste kardeşim.' diye buyurdu."

"Tesbihat namazın tohumu hükmündedir"

"Arkasında kıldığım namazlardan çok zevk alırdım. Namaza duruşu bir mehabet ve haşyet verirdi insana. Namazdan sonra tesbihat hakkında şu dersi vermişti bize:

"Namazın sonunda tesbihat, namazın tohumu, çekirdekleri hükmündedir.'

"Hazin bir sada ile bizden çok ağır tesbihat yapardı. 'Sübhanallah' derken, çok içten ve yavaş bir şekilde duyardık sesini. Çok namaz kılan hocaları görmüşümdür. Fakat böyle hazin ve huşu içinde kılana rastlamadım. 'Lailahe illallah' diye tesbihata başladığı zaman, eğer yanında bir tarikat ehli olsa cezbeye gelirdi. Sesi top güllesi gibi tok çıkıyordu."

"Hoca kisvesine girmiyordu"

"Cumhuriyetin ilk seneleriydi. Henüz sarıklar yasaklanmamıştı. Van'da hocalar hep sarık sararlardı. Fakat Üstad sarık sarmıyordu. Ayrıca cübbe de giymiyordu. Hoca kisvesine girmiyordu. Bir gün talebe arkadaşlardan birisi kendisine:

"Herkes sizi hoca bilmiyor, hoca kisvesine niçin girmiyorsunuz? Niçin sarık sarıp cübbe giymiyorsunuz?' demişti. Üstad o arkadaşa:

"İmam-ı Azam gibi zatların giydiği ilmî kisveyi ben nasıl giyeyim? Onların kıyafetine ben nasıl girebilirim?' diye cevap verdi. Çok mütevazı idi. Bu sebepten ben de kendisini ilk defa Nurşin Camiinde gördüğümde hoca olup olmadığını bilememiştim.

"Nurlar içinde kalmışım"

"Nurşin Camii deyince hatırladım: Camide kaldığımız günlerde oturduğu odada bana hitaben:

"Molla Hamid, bak ben Nurlar içinde kalmışım' deyince ben anlayamadım. Bu defa Üstad anlatmaya devam etti.

"Doğduğum köy Nurs, annemin ismi Nuriye, hocam Nuri, kaldığım cami Nurşin, bak duvarda Osman-ı Zinnureyn yazılı' diye duvarda asılı duran levhayı tebessüm ederek gösterdi."

"Rızkını sen mi veriyorsun?"

"Hayvanlara, canlı varlıklara karşı şefkati, merhameti saymakla bitmez. Bu hususta çok hatıralarımız vardır. Bir gün talebelere 'Ben tesbihatımla meşgul olacağım, siz gidip gezin' demişti.

"Bu gezinti sırasında bir taşın üstünde, bir kertenkeleyi öldürmüştüm. Dönüşte Üstad ne yaptığımızı, nerelere gittiğimizi sordu. Ben de gezdiğimiz yerleri anlattım. Sonra da bir kertenkeleyi öldürdüğümü söyleyince, Üstad çok üzüldü. Bana:

"Evini harap etmişsin!' dedi. Ben de 'Bizde yedi kertenkele öldürmenin bir hac sevabı kazanacağını söylerler' dedim. Bu defa Üstad: 'Otur da konuşalım, kim haklı, kim haksız?'

"O hayvan sana taarruz etti mi?'
"Hayır.'
"O hayvanın rızkını sen mi veriyorsun?'
" Hayır.'
"Sen mi yarattın?'
"Hayır.'
"Bu hayvanların niçin yaratıldıklarını, yani fıtrî vazifelerini biliyor musun?'
"..."
"Bu hayvanı yaratan Hâlık senin öldürmen için mi yaratmış? Sana kim dedi öldür? Bu hayvanların yaratılışında binlerle hikmet var. Bu hikmetler saymakla bitmez. Onu öldürmekle hata etmişsin!' diye bana orada ders verdi."

"Biz hain değiliz"

"Erek'te kaldığımız günlerde, cuma namazları için beraber şehre inerdik. Yine böyle bir cuma günü şehre namaza gitmiş, geliyorduk. Yolda kocaman köpekler dağdan inerek geliyorlardı. Ben köpeklere taş atmak için, yerden taş toplamaya başladım. Üstad 'Ne yapıyorsun?' diye bana hitap etti. Ben de 'Efendim dağdan gelen köpekleri görmüyor musun? Kendimizi müdafaa etmeyelim mi?' dedim.

"Üstad gülerek 'Ayıp ... ayıp, at o taşları yere' dedi. Ben de taşları yere attım. Ne olacak diye bekliyordum. Üstad elindeki şemsiyeyi köpeklere doğru uzattı. 'Biz hain değiliz, yolcuyuz!' deyince, köpekler oldukları yerde durdular, hücumu ve havlamayı terk ettiler. Biz de oradan geçerek yolumuza devam ettik.

"Şecaatli ol, korkma"

"Yine köpeklerle ilgili latif bir hatıram daha vardır:

"Dağda, Üstad'ın ziyaretine birkaç misafir gelmişti. Akşam misafirler bizde Üstad'ın misafiri olarak kalacaklardı. Üstad etraftaki yakın köylerden yatak getirmemi söyledi. Ben, yatak getirmeye gidecektim, fakat korkuyordum. Yolda yırtıcı hayvanların hücumuna uğrarsam ne yapabilirim diye düşünüyordum. Dışarı çıkıp söğüt ağacından bir dal keserek sopa yaptım. Dalı keserken Üstad dışarı çıktı. 'Sen hâlâ gitmedin mi?' diye sordu. Ben de yırtıcı hayvanlara karşı bir sopa yaptığımı söyleyince, yine tebessüm ederek:

"Ayıptır ayıptır, neden korkuyorsun? Taş var, sopar var, hâlâ korkuyorsun. Köpekler sana bir şey yapmaz.' dedi.

"Ben bunun üzerine oradan ayrıldım. Elimdeki sopayı da attım. Köye doğru yola çıktım. Köyün yakınlarında bir sürünün etrafında köpekler dolaşıyordu. Geçeceğim yolun üzerinde de kocaman bir köpek yatmış bekliyordu. Görünmeden geçmenin imkânı yoktu. Diğer köpekler de koyunların etrafında geziyorlardı. Köpeğe yaklaşınca hayvan ayağa kalktı, şöyle bir gerindi, sonra yoldan aşağıya inerek, âdeta bana yol verdi. Çoban yukarıdan bakıyordu. Geçip köye gittim. Köyün girişinde ellerinde sopa olan bir kaç genç ve ihtiyar adam gördüm.

"Onlar bana nereden geldiğimi sordular. Söyleyince, bayırda sürüyü ve köpekleri nasıl geçtiğimi sordular. Ben de olduğu gibi anlattım. Onlar 'Biz üç dört kişi sopalı olarak sürüye yaklaşamıyoruz. Köpeklere koyun sütü içiriyorlar, kurtlara karşı müdafaa için... sana nasıl yol verdiler?' diye hayretlerini söylediler.

"Seyda'ya inanmayanın (yani velayetine inanmayanın) imanı var mıdır?' diye konuşmaya başladılar. (Onlar Üstad'a Seyda diyorlardı.)

"Sonra yatakları alarak tekrar döndüm. Üstad beni karşıladı. Yolda köpeklerin hücum edip etmediklerini sordu. Ben de hücum etmediklerini söyleyince, yine Üstad:

"Şecaatli ol korkma!' diye bana cesaret dersi verdi."

"Hayvanların yuvasını dağıtmayın"

"Erek Dağında havalar iyice soğuyana kadar kalmıştık. Artık neredeyse kar yağmaya başlayacaktı. Kaldığımız yer bayırdı. Bayıra pencere gibi bir yer açarak, oraya bir oda yapmamızı istedi.

"Bayırın yamacında Üstad'ın istediği odayı yapıyorduk. Kazarken karınca yuvası çıktı. Üstad karınca yuvasını gördü. Orayı kazmamızı istemedi. Sebebini sorduğumuzda:

"Bir ev yıkıp, bir ev yapmak olur mu?' diye cevap verdi. 'Bu hayvanların yuvasını dağıtmayın, başka yeri kazın' diye emretti.

"Biz başka tarafı kazmaya başladık. Oradan da karınca yuvası çıktı. Böylece üç yer değiştirdik. Bana yardım eden bir talebe arkadaş daha vardı. O, 'Böyle olur mu hiç?' diye bana sordu. 'Üstad gelir gelmez karıncaların üzerine toprak atalım. Yok, eğer böyle giderse biz akşama kadar, bu odayı yapamayız' diyordu. Orada hemen hemen karıncasız yer yoktu. Nihayet orada güzel bir odacık yaptık.

"Üstad karınca yuvalarının yanına gelince, ekmek, bulgur ve şeker koyardı. Kendilerine şekeri niçin koyduğunu söylediğimiz zaman:

"Bu da onların çayı olsun' diye gülerek cevap verirdi. Mübarek Üstad bütün hayvanlara, bütün varlıklara karşı çok şefkatliydi. Bir karıncayı bile incitmek istemezdi."

"Vaktini hiç boş geçirmiyordu"

"Zernabad suyu başında, eskiden çok sık ağaçlık vardı. Ağaçlar budanmamış olduğundan dallar birbirine girmişti. Dalların üzerine Üstad'ın çıkıp oturacağı bir köşk yapmıştık. Biz talebeler aşağıda kalıyorduk. Üstad akşamları da, ağaçtaki yerinde kalıyordu. Ben şahid olduğum kadarıyla, hiç boş vaktini görmüyordum. Daima bir işle meşgul oluyordu. Ya okuyor ya dua ediyor ya namaz kılıyor, mutlaka bir meşguliyeti oluyordu. Yalnız misafirler geldiği zaman onlarla sohbet edip, alâkadar oluyordu.

"Gelen misafirlere köylerinde cami olup olmadığını, hocalarının hangi dersi okuttuğunu soruyordu. Gelen misafirler, eğer 'Hocamız yok, camimiz yok' derlerse, çok üzülürdü. 'Siz camisiz, hocasız yerde nasıl duruyorsunuz?' derdi.

"Gıybet ve yalandan çok hiddet ederdi. Katiyyen kimseyi gıybet ettirmezdi.

"Kabrinde boncuk diziyor"

"Bana talebe arkadaşlardan Molla Resûl anlatmıştı: Talebeleriyle birlikte bir gün mezarlıktan geçerken, Üstad talebelerine yola devam etmelerini, kendisinin biraz orada kalacağını söylemiş. Talebeler gidince, yanında sadece Molla Resûl kalmış. Haliyle Molla Resûl yaşlı olduğu için Onun yanında kalmasına bir şey dememiş. Bir kabrin başında bir müddet kalmış. Aradan yarım saat kadar bir vakit geçmiş, sonra yoluna devam etmiş. Bu defa Molla Resûl Allah'a kasem ederek, Üstad'ın o kabrin başında niçin durduğunu sormuş.

"Çok ısrar edince Üstad neden durduğunu kendisine şu şekilde anlatmış:

"Saliha bir kadının mezarının yanından geçiyordum. Bu kadın hayatta iken ziynete, süse ve boncuğa biraz düşkünmüş. Dünyada iken gerdanlığı kırılmış, onu ipe dizerken vefat etmiş. Kabrinde de hâlâ boncuk dizmekle meşgul. İhtimal ki kıyamete kadar da onunla meşgul olacak. Kıyamet koptuğunda 'Ne kadar çabuk kıyamet koptu. Daha boncuğumu dizip bitiremedim.' diyecek... Ben bunun için durup Cenab-ı Hakk'ın azametini seyrediyorum."

"Midenin üç hakkı var"

"Üstad'dan ders alan hocalar, kendi geçimlerini temin etmek ve başkalarına yük olmamak için, bir teneke bulgur ve biraz da yağ getirmişlerdi.

"Annem yetmiş yaşlarındaydı. Yemeğimizi o pişirirdi. Üstad bir gün bulgurları eve götürmemi istedi. Sabahları çay, peynir, akşamları ise bulgurlu çorba veya pilav yaptırarak günlerimizi geçiriyorduk.

"Annemin yaptığı çorba ve pilavları alıp getiriyordum. Üstad yemek yerken herkesin ekmeğini ayırır, taksim ederdi. Ekmek bana az geliyordu. Sofradan altı talebe bir de Üstad yedi kişi oluyorduk. Bazan misafirlerimiz de gelirdi. Üstad bana şefkat ettiğinden cesaret alarak, ekmeğin az olduğunu söyledim. Evde çok buğday olduğunu, getirip bol bol yiyebileceğimizi ifade ettim.

"Üstad tebessüm ederek:

"Kardeşim ben azlığı için, olmadığı için böyle yapmıyorum. Siz midenizi neye benzetiyorsunuz? Midenin üç hakkı, üç hissesi vardır. Sadece birisi yemek içindir. Eğer böyle yapmaz da ölçüsüz doldurursanız, beş davarlık bir ahıra, on beş davar doldurmaya benzer.' Üstad bu misalle bize ders verdi."

"Biz de Allah'tan korkuyoruz ama..."

"Gerek Erek'te, gerekse Nurşin Camiinde iki senemiz bu şekilde lâtif ve tatlı hatıralarla geçti.

"Üstad daima ibadet ve münacatla meşgul olurken, saatlerce diz üstüne otururdu. Böyle oturmaktan, ayağının parmağı yara olmuştu. Molla Resûl'e parmağını göstererek bir merhem sürmek istediğini söyledi. Bu esnada Molla Resûl ateş yakmakla meşguldü. Üstad'a cevaben:

"Biz de Allah'tan korkuyoruz, ama senin ödün patlıyor. Bizim gibi rahat otursan ayağın yara olmayacaktı!.." dedi.

Üstad:

"Molla Resûl! Kısa ömürde, kısa dünyada, ebedî hayatı kazanmaya gelmişiz. Hem burada rahat oturayım, hem cennet dava edeyim, olmaz böyle şey! Onun için cesaret edemiyorum rahat oturmaya.' dedi.

"Molla Resûl ise, 'Merhem sürelim, belki iyi olur' dedi."

"O günleri hiç unutamıyorum"

"Üstad'la geçen günlerimi hiç unutamıyorum. Üstad Van'dan ayrıldıktan sonra yirmi altı sene görmedim. Hasret ateşi içimi yakıyordu. Eskişehir'e, Kastamonu'ya görmeye gittim. Fakat göremedim, görüştürmediler. Karakollarda falakaya çekildim. Ama her şeye rağmen Üstad'ı görmek, elini öpmek, hasret gidermek istiyordum.

"Sonra Ağabeyim Abdullah Ekinci elime bir vesika verdi. Afyon emniyetine hitaben yazmıştı: 'Bu gelen benim kardeşimdir, hocasını ziyaret edecek, müsaade edin ziyaret etsin!'

"Bu vesika sayesinde rahatlıkla Emirdağ'a gidip Üstad'ı ziyaret ettim."

(Son Şahitler kitabının, birinci cildinden derlenmiştir...)

Yükleniyor...