MEHMET AKAR

Cesareti ve İzzet-i Nefsi

O, korkunun elini tutamadığı bir Zat’tır. Her şeyin ipinin Allah’ın kudret elinde olduğuna inandığı için, “küre-i arz bomba olup patlasa onu korkutmaz.”

Bir gün kardeşi Abdülmecid Efendiye korkak olmamasını ihtar ettiğinde o, “Seyda, Allah bendeki cesareti de alıp size vermiş.” der.

Hüsrev Ağabeyin yakınlarından, Üstad'ın son üç yılına şahit olmuş Ziya Baysan Ağabey’in anlattığına göre, Üstadımız üç dört yaşlarında iken bir gün mübarek anneleri Nuriye Hanım’la kırlara çıkar. Onlar kırda iken müthiş bir yağmur başlar. Fırtınalar kopar. Üstad annesini teselli eder.

- Ana korkma, senin yanında Said var.

Bir sadık rüyada, Ağrı Dağı’nın infilak ettiğini gördüğünde de hemen hemen aynı şeyleri söylemiştir.

Dokuz yaşında iken gittiği Tağ Köyü'ndeki medereseden âmirane tavırlara tahammül edemediği için ayrılacak kadar izzet-i nefis sahibidir.

Hizan Şeyhi’nin yaylasına gitmiş, oradaki talebelerin onu çekememesi nizaa sebebiyet vermiş, dördü birden ona saldırmıştı. Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinin yanına gittiğinde, olanlardan şikâyet etmek ve acziyet sergilemek izzetine ağır geldiğinden:

- Şeyh Efendi! Bunlara söyleyiniz, benimle dövüştükleri zaman dördü bir olmasınlar, ikişer ikişer gelsinler, demişti.

Şeyhan Yaylası’nda Ağabeyi ile ilgili bir meseleye karışan Molla Muhammed Emin Efendi’ye Şeyh Abdurrahman-ı Taği’nin medresesinde olduklarını kast ederek, kendisinin de orada onlar gibi bir talebe olduğunu, hocalık hakkı olmadığını söylemiş ve oradan ayrılmış, gündüz bile güçlükle geçilebilen büyük bir ormanı gece yalnız başına geçerek Nurşin’e gelmişti.

Bir dönem Vahhabîliğe merak salan Bitlis valisinin karşısına çıkıp, onun gizlediği hâli yüzüne vurup, “Asıl başta vahhabi olan sensin!” demekten çekinmediğinde on dört on beş yaşlarındaydı. Vali, ondan aldığı dersle yanlışından dönmüş ve durumunu itiraf etmişti.

Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin rüyadaki isteği üzerine, Mustafa Paşa namı ile meşhur bir zorbanın karşısına çıkıp, onu namaza ve haksızlık yapmamaya davet etmekte zerre kadar tereddüt etmemişti.

Mardin’de, Ulu Cami’nin minaresindeki şerefesindeki demir korkuluğa çıkıp pervane gibi devrederken insanlar gözlerini kapatıyor, o onlara lâtife yapıyordu.

31 Mart Vakasında kendisine idam edilenleri gösteren ve “Sen de bunlar gibi şeriat istedin mi?” diyen mahkeme reisi Hurşit Paşa’ya:

“Şeriatin bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım!”

diye mukabele etmişti.

Cihan Harbinde, gönüllü alay komutanı olarak kurşunlara yürüyor, “Küffarın kurşunu bizi öldürmeyecek.” diyor, atını mahmuzluyordu.

Esir edildiğinde ne korku ve ne de zerre kadar zillet eseri göstermiş, belki de hayatında sadece orada Rus komutanının karşısında bacak bacak üzerine atmıştı.

Esir kampındayken, Kafkas Cephesi Komutanı Nikola Nikolaviç karşısında ayağa kalkmamış, kurşuna dizilme emri karşısında sadece namaz için izin istemişti. Özür dilemeyi asla düşünmemiş, ölüm karşısında bir an tereddüt etmemişti. Bu dev adam karşısında, cephe komutanı erimiş, bitmiş, kararından vazgeçmişti.

Kurtuluş Savaşında, İngiliz istilası aleyhinde kitap ve yazılar yayınlamış, korkmadığını göstermek ve halka cesaret vermek için kitabının altına adını yazmıştı. Ölüm emri çıkarılmış, o irşad ve tebliğe, vatanın müdafaasının ehemmiyetine ait derslerine devam etmiş, Ankara’ya adam göndermişti.

Herkesin bir şekilde sesinin kesildiği dönemde, o, kalplerin ve akılların fethine yönelmiş, risaleleri elden ele yayılmıştı. Sürgüne giderken “Kendi rızamla gidiyorum!” demiş, akıbetin belirsiz olmasından bir an dehşete düşmemişti. Halbuki kaç defa kurşunlanma emri alınmış, fakat koruyan korumuş, kimsenin eli varmamıştı.

Sürgüne irşada gider gibi gitmişti.

Barla’da iken maruz kaldığı saygısızca muameleler ve zulümler izzet-i imaniyesine dokunmuş, bu halden duyduğu rahatsızlık 1934 senesi içersinde dokuz adet mübarek dişinin düşmesini netice vermişti.

İdamla yargılandığı mahkemede namaz için müsaade istemiş, “Ben burada namazın hakkını müdafaa etmek için bulunuyorum!” demişti.

Son sözü sorulduğunda, ikindi namazının vaktinin daraldığını söylemiş, hakkındaki kararı değil, namazına gelecek zararın endişesini yaşamıştı.

Mahkemede “Sarığını çıkar!” demişler, “Bu sarık buradan bu baş ile beraber çıkar!” demişti.

Evet, korkuyla tanışmamış, mahlukâta minnet etmemişti.

O Zat, Kundaktaki Çocuk Gibi Masumdur

Dava adamı, konuşmasından çok duruşuyla, temsiliyle samimiyetini gösterebilir, dersini verebilirdi. İnsanların hâli sözünden baskın konuşur, onun içindir ki, kim ne derse desin, dediğinden çok ne olduğu konuşurdu. Tertemiz, dupduru niyetlerle, O’nu (c.c.) görüyor gibi yaşamak, bin sözden daha güçlü bir irşat dersiydi.

O, hep böyle oldu, böyle yaşamaya çalıştı. Zira Rabbi onu, asrın örnek alacağı bir model olarak yaratmıştı. O, âdeta ısmarlama bir insandı, bir numuneydi. Hayatın keşmekeşe döndüğü, herkesin sağa sola niçinsiz ve nedensiz koşuştuğu, akılların çöplük gibi atık fikirlerle karıştığı, dillerin abes sözlerle gevezeleştiği, kimsenin aklını ve vicdanını durultamadığı, hangi merhalede neyin doğru olduğunu bilemediği bir dönemde, muhakkak ki, öyle bir Hz. Muhammed (s.a.v.) talebesine, herkes kendi hayatına dersler çıkarsın ve öyle yapsın diye “çekirdek hayata” ihtiyaç vardı. Zira halk için, bir meselenin hücceti, büyüklerin, ulemanın, o mevzuu hayatında nasıl yaşadığı, o durumda ne yaptığı idi. Kendisi, “Benim hizmetim ve sergüzeşt-i hayatım, bir nevi çekirdek hükmüne geçmiş, inayet-i İlâhîye ile bu zamanda ehemmiyetli bir hizmet-i imaniyeye mebde olmak için Kur’an’dan gelen ve meyvedar bir şecere-i âliye olan Nur risalelerini ihsan etmiş.” diyordu.

O, bir güzel örnekti. Akıllı adamın vazifesi, güzeli örnek almak, ona benzemeye çalışarak güzelleşmekti. İnsanlar, onu taklit ederek suniliğe düşmemeli; fakat ondan dersini alarak kendi hayatlarını, karakter ve kabiliyetlerini yaşamalıydılar. Allah, herkesi güzel yaratmıştı. İnsanın vazifesi, başkası olmak değil, kendisini kirlerden arındırıp, kabiliyetlerini inkişaf ettirmekti. Diğeri, bir olmazın talep edilmesi olurdu.

Van’dan alınıp, Karadeniz yolu ile sürgüne gönderildiğinde, komutan, onu, Mustafa Ağralı isimli bir piyade erine emanet etmişti. Yol üzerindeki bir köyde, geceyi aynı evde geçireceklerdi. Er, herkesin hürmet ettiği bu zatı yalnız başına nasıl bekleyeceğini merak etmişti.

- Bir tek kişi, ben nasıl bekleyebilirim?

Aslında onu kimsenin beklemesine gerek de yoktu. O, hep sulhun, emniyetin yanındaydı. Ne haliyle, ne sözleri ile muhalefet ediyor, tam bir teslimiyet ve tevekkülle ibadetleri ile meşgul oluyordu. Bu komutan için tam bir formaliteydi.

- Usulen sen gideceksin oraya, bir şey olmaz. O zat, kundaktaki çocuk gibi masumdur.

İşte, tebliğ ve irşat erleri; bu davaya baş koyduğunu söyleyen ve bunun için yola çıkanlar, çevrelerine bu güveni telkin ettikleri gün, o çekirdek hayattan derslerini ve yüce hakikatlerden nasiplerini almışlar demektir. Yoksa kimse, insanın diline bakarak, kimseye böyle bir duruluğu, çocuk saffetini yakıştırmaz ve o denli itimat etmez.

Bir hakikat, hayatla bütünleştiği ölçüde hakikatti. İslâm, bu yerlerin sahibinin muradı olduğu için, hayatın hakikisi ve en güzeliydi. Onda doğrularla ters düşmeler, gerçeklerle ve ilimlerle zıtlıklar olmazdı, olamazdı. Zira birisi cisimleşmiş, diğeri kelamla ifade edilmiş kitaptı. İlim ve hayat, doğruyu bulmuşsa, istikameti İslam’ı gösterecekti. Sofra kiminse, size hangi şeylerin faydalı veya zararlı olduğunu bilen elbette oydu. Başka türlü anlayışlar, insanın aldanması veya kendini aldatması olurdu.

Ceylan Çalışkan Ağabeyi askere uğurlarken ona yaptığı son nasihat:

“Sen Risale-i Nur’un esaslarını hareketlerinle yaşa!”

olmuştu. Elhak, Nur Ağabeyimiz bihakkın yaşamış ve güzel numune teşkil etmiş ki, Nur’lar Üstad'ın etrafındaki o eller aracılığı ile dünyaya ulaştı. Önemli olan, hakikati “hareketlerinle yaşamaktı.”

Üstadımız, hep yaşantının üzerinde durmuş,

“Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz.”

buyurarak, meselenin ciddiyetini göstermişti. Evet, dini anlatanlar, Allah’ı insanlara tanıtanlar peygamberlerdi. Böyle şerefli bir vazife ile vazifedâr olduğunu bilen her mümin, onu peygamberlerin yaptığı gibi yapmalı, onların hayat tarzlarını örnek almalıydı. İbadetse, ibadet; gözü tokluksa, gözü tokluk; kahramanlıksa, kahramanlık…

“Eğer biz ahlak-ı İslamiye’nin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını efalimizle izhar etsek, sair dinlerin tabileri elbette cemaatlerle İslamiyet’e girecekler; belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslamiyet’e dehalet edecekler.”

demişti. Bu hem bir ders, hem bir müjde idi. Demek Müslümanlar İslam’ın güzelliklerini yaşantıları ile gösterseler, akın akın İslamiyet’e dehaletler olacak, değil devletler, kıtalar bile hidayete erecekti. Demek bir gün olacaktı. Öyle olması da mukadderdi zaten… Zira tek doğru da, hasta insanlığın reçetesi de oydu. Başını taştan taşa vurur gibi avare avare dolaşan, oksijenini yitirmiş gibi çaresizlik içinde kıvranan insanlık, yeniden “İman!” diyecek ve Rablerinin rahmet kapısını çalacaktı. İnsan, ikrama mazhar kılındığı ve güzeli aradığı için bu olacaktı. Yeter ki, bu yüce dava içinden ihanete uğramasın, yaşamayanlar onun güzelliklerine gölge düşürmesin, insanlar daha o hidayet kaynağını tanımadan ve dinlemeden bir kısım kendini bilmezlerin davranışlarından ötürü dinden soğumasın… Yaşamak vazife, yaşamamak büyük bir darbeydi.

Bayram Yüksel Ağabey, Kore Savaşına iştirak etmiş, Üstadımız onunla Japon Genel Kurmay Başkanına Nurları göndermişti. Bayram Ağabey'in bulunduğu birlikteki iki tabur komutanı, istirahat edilen yerlerde çadırdan bir cami yaptırıyorlardı. Namazlar cemaatle kılınıyor, Bayram Ağabey müezzinlik yapıyordu. Onu müezzinlik yaparken gören Koreli masum çocuklar taklit eder, sağa sola döner, ezanı okumaya çalışırlardı. Ağabeyimiz, bu hatırasını Üstadımıza anlattığında şu cevabı almıştı:

“Bu zamanda lisan-ı hal, lisan-ı kalden daha tesirli. Bak Kore’de İslamî faaliyetler başladı.”

Ağabeyimizin anlattığına göre İslam’ı kabul eden birçok insan olmuştu. Daha o günden oralara da iman hizmetinin tohumları atılmış, manevî yollar açılmıştı. Evet, hâl dilinin, sözden çok öte tesiri vardı.

Bediüzzaman Hazretleri’ni İstanbul’da ziyaret eden Galip Girgin, onu şöyle tanıtıyordu:

“O, inandığı gibi yazan ve yaşayan bir insandı. Söyledikleri ile yaşayışları arasında en ufak bir tezat yoktu. Asrımızın aydınlarında çok görülen riya, müdahene, gerçek dışı, şahsî ikbal ve menfaati için söz ve hareket onda yoktu. İndinde, hakkın hatırı yüksekti ve hiçbir hatıra feda edilemezdi.”

Bu onu tanıyan herkesin ortak kanaatiydi. Ve aslında herkes, “söylediğini yaşar” diye tarif edilecek kadar düz olmayı hedeflemeliydi. Belki, felaket asrının insanlarının en büyük hatası ve handikapı da buydu. Hâlin dili yalanlaması…

Gecelerini ibadetle geçiriyor, namazlarını huşu ile kılıyor, okuyor, yazıyor, boş durmuyor; talebeleri tarzını devam ettirsin diye onlara hâliyle ders veriyordu. Kendisine yazdırılan Nur’ları belki de herkesten çok kendisi okumuş, istifade etmişti. Talebeleri o hâlini unutmamış, numune olsun diye hep anlatmışlardı.

Bayram Ağabey'in ifadelerine göre, Üstadımız bazen hizmetini gören yakın talebelerine “Bu gün kaç sayfa okudunuz?” diye sorardı. Kimileri üç, kimileri beş derdi. O,

“Ben iki yüz sayfa okudum. Hem benim kalemim yok, çok ağır yazıyorum. Hem de sizin gibi gazete gibi okuyup geçmiyorum. Ben manasını da anlayarak okuyorum. Hem de bakın ne kadar tashih ettim.”

diyerek, kendi çalışmalarını anlatırdı. Adeta ufuklarını açıyordu.

Risaleleri açarken sayfaları hiç incitmeden, elini ağzı ile ıslatmadan çok itina ile açardı.

“Elhamdülillah ben bu gün bu kadar okudum, çok istifade ettim. Bu gün imanım çok inkişaf etti.” der, okuduğu bir risaleyi hayretle talebelerine gösterir, “Fesubhanallah, bu eseri hiç görmemiş gibi istifade ettim.” diyerek bakışını anlatırdı.

Ona göre Nurlar tecdid-i imana vesile oluyordu.

“Nasıl mübarek günlerde camilerde tecdid-i iman ederler, biz de Risale-i Nur’u okumakla tecdid-i iman ediyoruz.” derdi.

Nur’lardaki İlâhî ihsana dikkat çeker, onu doğrudan doğruya Hakk’ın rahmet eline verir; “ben” demeden, “biz” bile demeden, hep “O” diyerek sahibini gösterirdi.

“Kardaşlarım, bakın ben bu kadar okudum, hiç yanlış bulamadım. Risale-i Nur’un telifinde inayet-i İlâhîye ve hıfz-ı Rabbanî bize yardım ettiler. Bu tamamen Cenab-ı Hakk’ın ihsan ve kereminden, biz acizlere bir lütfu ihsandır.” diyordu.

Üstadımız, 1953’ten sonraki hayatını “Üçüncü Said” diye anlatırdı. Kendi hayat tarzını başkalarına ders versinler diye o tarihten sonra yanına talebelerini almış, aynı evi paylaşmıştı. Yine Bayram Ağabeyin anlattığına göre, 1945’te, Isparta’da, Üstad Hazretleri Arapça Mesnevî-i Nûriye’den derse başlamıştı. Bu derse Merhum Tahirî Ağabey, Merhum Zübeyir Ağabey, Merhum Ceylan Ağabey ve kendisi katılıyor, zaman zaman da Sungur Ağabey iştirak ediyordu. Sungur Ağabeyi daha çok Ankara’daki hizmetler için gönderirdi. Devamını Ağabeyimizin kendi ifadelerinden dinleyelim:

“Üstadımız sabah namazından sonra derse başlıyordu. Ders beş altı saat devam ediyordu. Âdeta on yedi yaşındaki bir genç gibi çok hareketli idi. Bizler Arapça’yı bilmiyorduk, ama Üstadımız yine derse muntazaman devam ediyordu. Ceylan Ağabey çok güzel anlıyordu. Tam öğle ezanı okunana kadar ders devam ederdi. Yorgunluktan uykumuz gelirdi. Üstadımızın başucundaki saate bakardık, Üstadımız saati ters çevirirdi. Aklımızın, kalbimizin, ruhumuzun ve bütün lâtifelerimizin derse verilmesini temin ederdi. Zübeyir Ağabey vücuduna iğne batırarak dersleri takip ederdi.

Üstad bir gün,

“Evlatlarım, bu ders yalnız bize değil, bütün kâinatı alakadâr eden bir derstir. Bu dersi mele-i a’lânın sakinleri de dinliyorlar. Bu ders çok mühimdir.”

dedi. Hakikaten bizlere de acayip bir hâl oldu.

Dersler sadece akla değil, kalbe; bütün manevî latifelere baktığı için ısrarla devam ediyor, o meyvedar bahçeden herkesin istifade edeceğini biliyordu. Vakıa, Ağabeylerimiz, ders Arapça da olsa her nasılsa anlar olmuşlardı. Demek, “Anlamıyorum.” diyen insanların, dışarıda durmalarından, Nur halelerinde bulunmaları binlerce kat daha hayırlıydı.

Hâl insanının duruşu, davranışları, hedefinin İlâhî rızaya ermek olduğunu gösterir. Rabbinin hoşnut olacağı şey ne ise, o, onu arar.

Ahmet Gümüş Anlatıyor:

“Her gidişimizde bize İhlâs Risalelerini âdeta özetlerdi. Her işin Allah rızası için olmasını ve o gaye ile hareket edilmesini anlatırdı. Yine sözden ziyade hâl ve hareketin daha tesirli olacağını anlatırdı.”

Sabah derslerinden sonra, kura çektirerek “ders baklavası” ikram eder, kura kendisine çıkan önce alır, kendisi de talebeler gibi kuraya dahil olur, böylelikle kendisinin de Risale-i Nur’un talebesi olduğunu ifade etmek isterdi. Bu kadar duru, bu kadar hazm-ı nefs içersinde insanlardan bir insandı.

Genç bir insanın çevikliği ile hareket ederdi. Onda hâşâ uyuşukluk, miskinlik, tembellik kokan hiçbir hâl yoktu. En dik yamaçlara talebelerinden önce tırmanır, çok defa onun çıktığı yere talebeleri çıkamazdı. Üstadımız, bir gün talebeleri ile birlikte Emirdağ yakınlarındaki yüksek bir tepeye çıkmıştı. O gün yanlarında Dr. Tahir Barçın da vardı ve hadiseyi şöyle anlatıyordu:

“Tepeye gittiğimizde, kendileri yüksek ve dik bir yamaca oturmuşlardı. Biz ise kayıyorduk, tam oturamıyorduk. Bizim bu hâlimize tebessüm ediyordu.”

Öyle tesirli bir hâl insanıydı ki, onun bu ufkunu yakın talebelerindeki akislerde de görmek mümkündü. İnsanlar nezahetinin büyüsüne kapılmış, saffetini, beklentisizliğini, takvasını örnek almıştı. Manevî evladı, Ceylan Çalışkan Ağabey, 1963 Ağustosunda, Bakırköy istikametine giden bir minibüste trafik kazası geçirerek Üstad'ına kavuşmuş, nüfus cüzdanının arasından şu vesika çıkmıştı:

“Ceylan benim vekilimdir. Nur’a ait işleri benim hesabıma yapar.” Said Nursi

Yerde yürüyen bir melek saffetindeki Ağabeyimizin elindeki bu vesikadan vefatına kadar kimsenin haberi olmamıştı. Kendisine itibar artsın, nefsi bundan pay çıkarsın istemiyordu.

O öyle, onun için de talebeleri böyleydi.

Bu kadar riyasız, bu kadar samimi olmak, ancak tam iman etmiş bir yüreğin ve onun eleğinden geçen arınmış ruhların özelliğidir. Herkese yakışan ve lazım olan bir özellik… Asılsız bahanelerle paye arayan sahte kahramanlara ne güzel bir hâl dersidir.

Duysa nefsimiz… Duysa neslimiz…

(Halil DÜLGAR, Yazarların Gözüyle Bediüzzaman'ı Tanımak)

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...