Tarihe baktığımızda pek çok istibdat örnekleri görüyoruz. İstenilen kurala uyulmayınca bedel ödeme... Peki istibdata bu açıdan bakınca; din de bir istibdat olmuyor mu? Belli kurallar, sınırlar var, uyma noktasında bir zorlama yok; ama ceza çekilecek!..

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Asker cephede ölür ya da öldürürse; bu cihat ve şehitlik oluyorken, aynı asker sivil hayatta kendini öldürür ya da bir başkasının canına kıyar ise; bu cinayet ve intihar olur. Demek bir şey yerine ve konumuna göre değer kazanıyor.

Bir devlet yasaları uygulayınca, bu hukuka riayet etmek olurken, yasaların dışına çıkıp keyfi bir baskı uygulayınca, bu istibdat ve zorbalık oluyor.

Hürriyet ve demokrasi mutlak anarşizm ya da mutlak keyfilik demek değildir. Dünyanın en gelişmiş demokrasilerinde bile kanun ve otorite bulunmaktadır. Demokrasi ve hürriyeti otorite yokluğu şeklinde anlamak ve öyle bir beklentiye girmek, safsata ve ütopyadan başka bir şey değildir.

Allah’ın insanlar üstünde mutlak bir tasarrufu, mutlak bir velayeti bulunuyor. İnsan attığı her adımı, aldığı her nefesi Allah’a borçlu ve O'nun tasarrufu ile oluyor. İnsan Allah’ın mutlak bir mülküdür ve Allah, insan üzerinde mutlak bir maliktir.

Zulüm ve haksızlık başkasının mülküne haksız bir müdahale ve tasarruf ile olur. Şayet insan kendi kendini yaratıp, kendi hayatını kendi idame ettirmiş olsa idi, o zaman Allah’ın müdahalesine istibdat demek mümkün olabilirdi. Ama insan her anını Allah ile devam ettiriyor, O'nun tasarrufu bir an olmasa insan yok olur, böyle bir vaziyette insanın özgürlük dava etmesi abes olur.

Nitekim Allah insana kerem ve rahmeti ile muamele ediyor ve insana sayısız nimetler bahşediyor. Bu nimetlerin en önemlisi ise; irade, yani seçme hürriyetini vermesidir. Evet insan iradesi ile yapmış olduğu seçimlerinde özgürdür, asla ve kat'a Allah’ın cebir ve baskısına maruz değildir. Üstad Hazretleri bu meseleyi şöyle izah ediyor:

"İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz-ü ihtiyariyesi, çendan zayıftır, bir emr-i itibarîdir. Fakat Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zayıf, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallûkuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yani, mânen der: 'Ey abdim, ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyleyse mes'uliyet sana aittir.' "

"Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp 'Nereyi istersen seni oraya götüreceğim.' desen; o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette 'Sen istedin!..' diyerek itab edip, üstünde bir tokat vuracaksın. İşte, Cenâb-ı Hak, Ahkemü'l-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini bir şart-ı âdi yapıp, irade-i külliyesi ona nazar eder."(1)

İnsan iradesi yaratmak ve icat etmek noktasından zayıf ve çaresiz olduğu için, bu küçük dairenin yaratma ve fiili işlerini Allah yapıyor, seçim ve tercih işlerini ise insan yapıyor. Yani iman etmek fiilini kalpte yaratan Allah’tır, bu fiili seçen ise insandır. İnsan seçiyor, Allah da bu seçime uygun olarak o fiili yaratıyor. Bu sebeple fiili yaratan değil, tercih eden mesul olur.

Formüle edecek olursak; bir fiilin aslını Allah yaratıyor, vasfını ise insan iradesi ile seçiyor. Öyle ise mesul yaratan değil, seçendir. "Sizden istemek, benden yaratmak..." şeklinde fıtri bir sözleşme var insan ile Allah arasında. Bu da zayıf ve yaratmadan yoksun olan insan iradesine, bir kuvvet ve bir anlam veriyor. Şayet Allah kudretini insan iradesine bağlamasa idi, insanın seçme ve isteme hürriyeti olamayacaktı. Demek ahmak Mutezilenin zannettiği gibi; Allah’ın yaratması insan iradesini yok etmiyor, tam tersi kuvvet ve yardımda bulunuyor.

Mesela insan iradesi ile meyhaneye gitmeyi tercih eder, Allah da bu tercihi yaratır, yani kulu meyhaneye götürür. Aynı insan tercihini camiden yana kullansa idi, bu kez de Allah camiye gitme eylemini yaratacaktı. Sonuçta yaratan Allah, tercih eden ise insandır. Yaratan değil, tercih eden mesul olur. Burada tercih insana ait bir durum olmasından dolayı, mesuliyet de insana aittir.

(1) bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

fakirullah
Hak dinlerdeki sınırlamalar insanı kendi cehalet ve zulmünden korumak için, yine insanın menfaatine olarak getirilmiştir. Bu sınırlara uymak dünya ve ahiret saadeti getirdiği gibi, uymamak da zillet ve meskeneti getirdiği dinine bağlı olan ve olmayan milletleri kıyaslayarak görülebilir. Örneğin küçük bir çocuğa annesi "sobaya yaklaşmama" yasağı koyduysa bu onun hayrınadır. Çünkü çocuk sobanın mahiyetini, kendisini yakalabileceğini bilemez, tecrübe etmesi ise çok acı olur. Bu durumda "Anne sobaya yaklaşmayı neden yasakladı", denmez; çocuğunu seviyor, çocuk bilemez, onun zarar görmemesi için yasakladı denir. Ademoğlu da şu dünyaya cahil olarak gönderiliyoruz; burda tekamül ile marifetullahta ilerleme imtihanındayız. Kendi mahiyetimizdeki kalp ruh nefis akıl gibi cihazlarımızın nelerden fayda, nelerden zarar göreceğini -eğer bildiren bir şeriat yani kanunlar manzumesi olmazsa bilemeyiz. Bilemezsek bu kıymetli mahiyeti ya sırf dünya hayatı için kullanıp öldürür ya çürütür ve sonunda "en aşağılar" tabir edilen seviyelere inmek tehlikesi olur. Bu feci akıbetten korumak amacıyla Rabbimiz hikmetiyle şeriatları peygamberleri ile beraber göndermiştir. O şeriat geldiği ümmetin fıtratını terbiye ve tenmiye eder; istikamete koyar, geliştirir, inkişaf ettirir. Sorunuzdaki bir hikmet de İşaratül İ'cazda geçen bu konudur.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...