Block title
Block content

"Tefekkür, gafleti izale eder. Dikkat, teemmül; evham zulümatını dağıtıyor... Enâniyetin kalınlaşır, gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. İşte dalâlete îsâl eden kesret yolu budur." izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Tefekkür, gafleti izale eder. Dikkat, teemmül; evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvalinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilat ile tedkikat yap. Fakat âfâkî, hâricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit sathî, icmalî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü, icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsilâtında yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sâhili yoktur. İçine dalma boğulursun.

Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfakî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde kesret fikrini dağıtır, evham seni havalandırır. Enâniyetin kalınlaşır, gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. İşte dalâlete îsâl eden kesret yolu budur."

Tefekkür  çok önemli  bir nafile ibadettir. Hadis-i Şerifte, bir saat tefekkürün bir sene nafile ibadetten daha hayırlı olduğu haber veriliyor.

Bir şeyi yahut bir olayı dikkatle incelemek  “evham zulümatını dağıtıyor.”  Yani, üstünkörü bir incelemede dikkatimizden kaçan, bu sebeple gereksiz gibi görünen, hikmetsiz olduğu vehmedilen  bir mesele, dikkatli bir tefekkürle aydınlanabiliyor ve konunun hikmet yönü ortaya çıkabiliyor.

Ancak her şey gibi  tefekkürün de bir ölçüsü, bir kaidesi var. İşte ikinci cümlede bu ölçü nazara veriliyor:

“Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvalinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilat ile tedkikat yap. Fakat âfâkî, hâricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit sathî, icmalî düşün, tafsilâta geçme"

İnsan kendi organlarını, ruh dünyasını ve özel hallerini bütün tafsilatıyla düşünebilir. Meselâ, hangi organının ne gibi faydalar taşıdığını, kendisi için ne büyük bir nimet olduğunu tafsilatla düşündüğü gibi, aklının, hafızasının, hayalinin, görme, işitme, irade etme gibi sıfatlarının ne kadar büyük birer nimet olduğu üzerinde de derinlemesine kafa yorabilir. Bu gibi düşünceler onun hayretini artırır, şükrünü ziyadeleştirir.

Öte yanda insan kendi hususi hallerini de bütün yönleriyle ele alıp, üzerinde kafa yorabilir. Hangi huyunun ıslaha muhtaç oluğunu, takva noktasında ne derece duyarlı bulunduğunu, ilim ve irfan konusundaki eksikliklerini ve böyle onu yakından ilgilendiren konularda tafsilatlı düşüncelere dalabilir ve gerekli tedbirleri alma hususunda en ince teferruata kadar inebilir. Bütün yönleriyle geniş ve derin bir nefis muhasebesi yapabilir.

Ancak, gerek dış alemdeki varlıkları, gerek umumi hadiseleri düşündüğünde ölçü tamamen değişir. Bunlarda “sathî, icmalî düşünüp, tafsilâta geçmemek”  esastır. Şöyle ki,

Biz güneşin hikmetini gözümüzün faydası kadar net bilebiliriz, ama semada parlayan herhangi bir yıldızın  yaratılış hikmetini aynı netlikle bilemeyiz.  Şu var ki, semadaki bütün yıldızların hikmetlerini tafsilatıyla bilemesek de  icmalî olarak biliriz ki bu kâinat İlâhî bir saraydır. Biz de o Sultan-ı Kâinatın misafirleriyiz. Bu misafirhanemizin  “tavanı, tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise, şarktan garba, gûnâgûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür.”  (On Birinci Söz)

Astronomi bilginleri bu konuda bir derece tafsilata girebilirler. Onların da güçleri bir noktaya kadardır.

İnsanın şu kâinat kitabının bütün konularında ihtisas sahibi olması mümkün değildir. Ama icmali olarak herkes bütün bilim dallarını bir derece tefekkür edebilir.

Bu hakikate binaen, Kur’an-ı Kerim’de  kâinat hakkında icmali bilgiler verilmiş, fennî tafsilata girilmemiştir.

“Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takvâ mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki, arzı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semâdan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sair gıdaları çıkartsın. ...” Bakara Suresi, 21,22

Bu icmalî manalar bizi tefekküre, şükre, hayrete, muhabbete sevk etmek için yeterlidir. Konunun tafsilatına girildiğinde insan aklı  her mahlukun ve her hadisenin bütün hikmetlerini kavrayamadığı için çok yanlış düşüncelere sapılabilir. İnsan o sınırlı aklına fazla güvenmekle bazı varlıkları gereksiz görür, bazı hadiselerin altıdaki rahmeti kavrayamaz.  Enaniyetini esas alarak yaptığı yanlış açıklamalar, yahut ettiği itirazlar onun manevi çöküşüne yol açabilir.

Nur Külliyatında bu yanlış yola gidenler şöyle ikaz edilirler:

“Ey müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz'i hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin nimet nikmet olmasın? Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına müvazi olmayan hevesini tatmin ve teskin için felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin?  ”   Mesnevî-i Nuriye

Konunu çok önemli bir yönü daha var: İnsan kendi başına gelen bir musibeti değerlendirirken tafsilata girebilir. “Acaba nasıl bir hata yapım ki kader-i İlâhî beni bu musibetler cezalandırdı, yahut bu musibeti kefaret olmak üzere bana tattırdı?” diye meseleyi birçok yönleriyle ele alabilir. Kendini inceden inceye hesaba çekebilir. Ama diğer insanların başına gelen musibetlerde böyle düşünemez.  Kaderin ince sırlarına vakıf olamadığı için başkalarını yahut bütün bir toplumu itham ederek bunlar şu insanların şu hatalarına cezadır gibi eşin bir hüküm veremez.  Ancak ledün ilmine vakıf büyük evliyanın, Allah’ın bildirmesiyle bilebilecekleri kaderin ince hikmetlerinde acele karar veremez.

Başkalarının başına gelen musibetlerde bize düşen görev, hadiseye hüsn-ü zanla bakmak, peygamberlerin ve büyük zatların da ağır imtihanlar geçirdiklerini dikkate alarak, bu musibetlerin de o insanlar için bir terakki yahut intibah vesilesi olabileceğini düşünmektir.

“Enâniyetin kalınlaşır, gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder.”

Bu eserde yer alan bir “İ’lem”de Üstat hazretleri şöyle buyurur:

“Otuz seneden beri iki tâğut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri ene'dir, diğeri tabiattır. ...”   Mesnevî- i Nuriye

İnsan kendi yaptığı bütün güzel işler için “Ben yaptım, ben başardım, bu benim eserim ve benim hünerimdir.” demeyi alışkanlık haline getirirse bütün hayrın Allah’tan geldiğini, kendisinin ise sadece bir vesile, bir vasıta olduğunu unutur. Bu gaflet onun enaniyetini ve kibrini büyütür.  Sonra aynı yanlış düşünceyi tabiat ve ondaki eşya için de sürdürür. Haricî alemdeki bütün güzellik ve hayır tecellilerini de tabii olarak karşılar ve bunları sebeplere yahut tabiata isnat etme hatasına düşer.

Afakî tefekkürde tafsilata giren, aklının eremeyeceği konularda bilmediğini itiraf yerine “Bu böyledir, bunun sebebi budur.” gibi kesin hükümler veren bir insanın da enaniyeti kalınlaşır ve sonunda “kendi hevasını kendine ilah edinenler” zümresine dahil olabilir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Zeylü'z-Zeyl | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 2887 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...