TEKÂMÜL VE EVRİM

GÜNEŞTEN KOPAN LAV PARÇASI

Dünyanın güneşten koptuğunu kabul ediyoruz, ama şu soruların da cevabını bulmak istiyoruz:

Bu kopuşla başlayan ayrılık yolculuğu niçin sürekli olmadı? Yüz elli milyon kilometrelik yolculuk, bu noktada nasıl son buldu?

O ateş parçası niçin güneş etrafında dönmeye başladı? Nasıl soğudu?

Dünün hidrojenine oksijeni kim ilave etti? Bu zıt karakterleri kim birleştirdi de su haline getirdi?

Hayalen, o lav kümesinin yanına varalım. Bugün dünyamızda hayat süren bitki ve hayvan türlerini sayalım birer birer. Her birinin, el, ayak, kanat, göz, kulak, pankreas, pençe, gaga gibi organlarını tek tek hatırlayalım.

Bunların bir ateşin soğumasıyla kendi kendine, yahut zamanla evrim geçirerek meydana geldiklerine nasıl inanılabilir?..

Yaratılış ister âni olsun, ister milyarlarca sene sürsün. İnsan, ister doğrudan yaratılsın ister dolayısiyle... Şu soruların cevabı nasıl verilecek:

Görmeyen kâinattan gören insanları kim çıkarttı? Bilmeyen şu âlemden, bilen meyveleri kim süzdü? Hissetmeyen, sevmeyen, korkmayan şu saraya, bütün bu hissiyatla donatılmış misafirleri kim getirdi?

Şimdi bir perde daha gerilere gidelim. Şu kelimeleri hayalimizden sırayla geçirelim:

Yıldız, ay, gezegen, güneş, demir, azot, krom, nikel, dağ, ova, arz, sema, samanyolu, cazibe, radyoaktif dalgalar, elektrik... ve daha niceleri.

Bu eşyanın yoktan yaratılışı, sonsuz bir ilim ve kudret sahibine verilmezse nasıl izah edilecektir? Dünün boş arsasında bugün bir köşk görüyorsak hemen soruyoruz: ‘Bu köşkü kim yaptırdı?’ diye. Değil aklımızdan, hayalimizden dahi geçmiyor ki; “arsa evrim geçirdi de köşk oldu.” diyelim.

RUHUN EVRİME CEVABI

Gayb ve şehadet âlemleri, bir başka ifadeyle, fizik ve metafizik âlemler kâinatın meyvesi olan insanda, “ruh ve beden” olarak kendilerini gösteriyorlar.

Şu yer küremize bakalım: Toprak, şehadet âleminden. Onun bir de görünmeyen yönü var: Yerçekimi kanunu...

Bu kanun nasıl birşeydir? Nasıl çalışır? Toprağın neresinde gizli? Yoksa her yanını kuşatmış mı? Kuşatmışsa, bu ne cinsten bir kuşatma?

Bir yazıyı düşünelim. O yazıda hem kelimeler var, hem de mânalar... Kelimeler şehadet âleminden, mânalar ise gayb âleminden. Kelimeler; mürekkepten, kalemden, bedenden haber verirler. Mânalar ise ruhtan, akıldan, hâfızadan...

Mâna kelimelerle görünür ve kendini okutturur. Ve yine mâna kelimeleri harf harf kuşatmıştır, ama onların ne içlerindedir ne de dışlarında.

Beden ile ruh arasında da böyle izah edilemez bir gizli münasebet var.

Ateistler ve evrimciler, gayb âlemini hiç dikkate almaz, ruh bahsinden ise dikkatle kaçarlar. Bütün konuşmalar beden üzerinde cereyan eder. Bir başka ifadeyle, hep evlerden söz ederler; onlarda tasarruf eden misafirleri ise görmezlikten gelirler.

Evrim felsefesinde bedenlerin ayrı ayrı ve müstakilen yaratılması imkânsızmış gibi, “Acaba hangi beden hangisinin evrimleşmesiyle meydana gelmiştir?” yollu münakaşalar yapılır ve hayalî teoriler üzerinde tartışılır.

Birisi yaratılışa inanan, diğeri evrimi savunan iki insanı hayalen yanyana getiriniz. Ve sorunuz bir evrimciye:

“Bu adamların hangi organları yaratılışa inanıyor, yahut evrimi kabul ediyor? Elleri mi, ayakları mı, ciğerleri mi, mideleri mi, kanları mı, beyin hücreleri mi? Sorunuza karşılık ister istemez: “Hiçbiri!..” diyecektir.

“O halde bu zıt görüşlerin sahipleri kimlerdir?” şeklindeki ikinci sorunuza, bilmem, ne cevap verecektir?

Bütün oyunlar ruhu hedef alıyor. Bütün propagandalar onu aldatmak için. Bütün oyuncaklar onu oyalamakta...

Her ideoloji ona ok atar, onu avlamaya çalışır. Evrim felsefesi de bunlardan biri. Onun da muhatabı ruhtur. Bu felsefe, ruhu milyonlarca, milyarlarca yıl öncesiyle uğraştırır, yorar, takattan düşürür.

İşin garip tarafı, maddeciler ve evrimciler hem ruhu avlamaya çalışırlar, hem de onun varlığına inanmak istemezler...

İRADE Mİ, TESADÜF MÜ?

Bu âlemimiz şu hazır hâlini nasıl almış? İlâhî irade ve kudretle mi, yoksa kendi kendine ve tesadüfen mi?

“Tesadüf” ve “rastgele” kelimeleri, ihtimaller teorisinde çok geçer. Bu teoride bir çarpma kaidesi vardır. Kaideyi kısaca şöyle ifade edebiliriz:

“Birbirinden bağımsız olayların birlikte meydana gelme ihtimali, bunların ayrı ayrı meydana geliş ihtimallerinin çarpımına eşittir.”

Bu kaideyi, “torbadan harfler çekip kelime yazma” misâliyle izah ederler.

Bir torbaya yirmidokuz harfi koyalım ve harfleri torbadan sırayla çekerek herhangi bir kelime yazmak isteyelim. Çektiğimiz bir harfi tekrar torbaya iade ettiğimiz takdirde, her harfin çekilme ihtimali her seferinde 1/29’dur. Bu çekilişlerle, meselâ, “bahçe” kelimesini yazmak isteyelim.

Torbadan çektiğimiz ilk harfin “b” olması ihtimali 1/29’dur. Bu harfi torbaya iade ettiğimizde, ikinci çekilişte “a” gelme ihtimali yine 1/29’dur. Birincinin “b”, ikincinin “a” gelme ihtimali ise bu iki ihtimalin çarpımına, yâni 1/29’un karesine eşit olur. Bu ise yaklaşık, “binde birlik bir ihtimal” ifade eder.

Birinci harfin “b”, ikincinin “a”, üçüncünün “h” gelme ihtimali ise 1/29’un üçüncü kuvveti kadardır ve “yirmi beş binde bir”lik bir ihtimal demektir. Kısaca, “bahçe” kelimesini bu çekişlerle tesadüfen yazma ihtimalimiz “yirmi milyonda bir”dir.

Şimdi düşünelim, beş harfli bir kelimenin tesadüfen yazılma ihtimali yirmi milyonda bir olunca bir satırın, bir paragrafın, hele bir kitabın bu tip çekişlerle rastgele yazılması mümkün mü?

Kaldı ki, insanın yazı yazması bu misalle açıklanacak gibi değil.. Biz harfleri torbadan çekmiyor, zihnimizde teşekkül ettiriyoruz ve öylece kaleme alıyoruz. Buna göre bir insanın herhangi bir kelimeyi tesadüfen yazması mümkün değildir.

Bir misâl de kâinattan verelim. Yer küremizin şu sonsuz fezada şu hazır mekânda bulunma ihtimali sonsuzda birdir ve sıfıra eşittir. Yani, bu hâdise ihtimalle izah edilemez.

Bediüzzaman hazretleri varlık alemi için kitab-ı kâinat ve her bir mahlûk için “kudret kelimesi” ifadesini kullanır.

“İnsan” kelimesinin tesadüfen yazılması mümkün olmadığı halde yüz trilyona yakın hücre ile yazılan insan bedeninin kendi kendine ve tesadüfen meydana gelmesi mümkün mü?

***

HAYATIN MENŞEİ

Hayatın menşeini birçok ilim adamı inceler durur. Bir noktaya kadar gider orada kalırlar. “İlim henüz bundan ötesine erişemedi.”, diye kalıplaşmış bir özür vardır ellerinde.

Bana göre, bu zâtlar bir metot hatası içindedirler.

Hayatın menşeini araştırırken gerilere doğru gidiyorlar ve sonunda karşılarında cansız eşyayı bulunca söyleyecek söz bulamıyorlar.

“Şu varlıklara bu sıfatları kim ve niçin taktı?” diye düşünseler meselenin kaynağına yaklaşmış olacaklar.

Cansızın bir özelliği hareket etmemektir. Bir diğeri düşünmemek, bir başkası büyümemek, gelişmemektir. Bu noksan sıfatlara sahip elementlerin biraraya getirilmeleriyle farklı varlıklar çıkmış ortaya. Biri dağ olmuş, diğeri taş. Biri su olmuş, beriki hava. Biri yıldız olmuş diğeri Güneş. Biri Ay olmuş, öteki Dünya...

Bütün bu varlıkların yaratılış hikmeti bir soru olarak kalmış ortada..

Derken, bitkiler, hayvanlar ve en sonunda da insan yaratılmış.

Şimdi bu son neticeden elementlere bir anda geçtiğimizde karşımızda şu hakikatı buluruz: İnsanın bu kadar farklı ihtiyaçları ile, elementlerin farklılığı arasında yakın bir ilgi var. Bu ilgiyi kim kurdu?.. Bu elementlerin niçin biri demir oldu, diğeri bakır, biri azot oldu, beriki karbon...

Bu cansız, cahil varlıklara bu mahiyetleri giydiren ve onları hayata göre düzenleyen biri var. İşte hayatın menşei ancak O’nun rahmetidir, O’nun hikmetidir, O’nun ihya (hayat verme) fiilidir, O’nun terzik (rızık verme) fiilidir.

Bu hakikat öncelikle kabul edilecektir ki, insanın yaratılışı konusunda yapılan araştırmalar bir mâna kazanabilsin. Aksi halde, zaman kaybetmekten, insanları oyalamaktan, yahut saptırmaktan başka bir işe yaramazlar.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...