Üçüncü Hakikat'te "hikmet ve adâletten" haşrin ispatı yapılmaktadır. Hikmet ve adâlet denilince nelerin anlaşılması gerektiğini öğrenebilir miyiz? Çünkü bunlar Külliyat'ın birçok yerlerinde anahtar kelime olarak kullanılmaktadır.

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Hikmetin en yaygın manası “gaye, fayda, sır”dır. Sır, hemen anlaşılması zor olan ince manalar, derin maksatlar ve faydalar demektir.

Hikmetin zıddı abesiyettir. Yapılmasında hiçbir fayda olmayan, söylenmesinde hiçbir mana bulunmayan boş işler ve sözlere “abes” denir.

Kâinat, baştanbaşa ilim ve hikmetle yazılmış İlâhî bir kitaptır. Üstat Hazretleri fenler için “cevasis” (casuslar) tabirini kullanır. Kâinatta gizli olan hikmetleri araştıran her ilim Allah’ın bütün işlerinin son derece hikmetli olduğunu ortaya koyarlar. İnsan, kâinatın bir küçük misali olduğundan aynı hakikati her bir insan kendi vücudundaki ilâhî sanatlarda ve Rabbanî icraatlarda rahatlıkla görebilir ve okuyabilir. Saçtan tırnağa, akıldan hafızaya kadar bütün maddî ve manevî cihazlarımız hikmetle dokunmuştur; içbiri faydasız ve abes değillerdir.

Bu kısa izahtan sonra hikmetin ifade ettiği manaları maddeler halinde sıralayalım:

- Hikmet; işleri en doğru ve uygun biçimde yapmaktır.

- Hikmet, eşyanın hakikatinden bahseden bir ilimdir. Bu manada felsefeye de “ilm-i hikmet” denilmiştir.

Üstad ise “ilm-i hikmet dedikleri felsefe” ifadesiyle, bu tarife iştirak etmediğini göstermektedir. Zira aklın mahsulü olan felsefenin, özellikle metafizik sahada, çok yanlış tahminlerde bulunduğu, batıl hükümlere vardığı bilinmektedir. Bunların ise hikmetle bir ilgisi olamaz.

İlâhî Fermanın bir isminin de Kur’an-ı Hakîm olması çok manalıdır. Ona uyan kişi inançta ve düşüncede istikamet yoluna girmiş demektir. “Necisin, nereden gelip nereye gidiyorsun? Bu dünyada vazifen ne? Bu kâinat ve ondaki hadiseler ne mana ifade ediyor?” suallerinin doğru cevapları ancak Kur’an'dan öğrenilebilir.

- “Hikmet, eşyada gizli İlâhî sırlar ve gayeler” şeklinde de tarif edilmiştir.

- Hikmetin bir tarifi de “ilimle beraber amel” şeklindedir. Sadece ilim olursa, buna hikmet denilmiyor. Bir kişi içkinin zararlarını mükemmel şekilde anlattığı halde içki içmeye devam ediyorsa, bu şahsa “hikmet sahibi” denilmez.

Son verdiğimizin tarifi, bazı zâtlar “faydalı ilim ve salih amel” şeklinde ifade ediyorlar.

- Hikmet, insandaki akıl kuvvesinin istikamet üzere kullanılmasıdır. Nur Risalelerinde insandaki kuvve-i akliyenin ifrat mertebesinin cerbeze (hakkı batıl, batılı hak gösterecek kadar aldatıcı bir zekâ), tefrit mertebesinin gabavet (anlayış kıtlığı, aptallık), istikametinin ise hikmet olduğu ifade edilir.
Hikmetle ilgili iki ayet-i kerime:

“...Kime hikmet verilmişse ona büyük hayır verilmiştir...” (Bakara, 2/269)

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel nasihatle davet et...” (Nahl, 16/125)

“Adâlet kavramı”nı da ana hatlarıyla şöyle ifade edebiliriz:

- “Adalet”in kelime manası hak ve hukuka uygunluk demektir.

- İlâhî adalet ikiye ayrılıyor. Birisi her hak sahibine hakkını vermek, diğeri ise zâlimleri cezalandırmak.

Cenâb-ı Hak, hayat verdiği bir mahlûkuna görme, işitme gibi duygular da veriyor. Bunlar hayat için zarurî ihtiyaçlardır. Öte yandan, canlılara mide verdiği gibi rızık da yaratıyor. Bu rızkı bulmaları için o hayat sahibine bir takım cihazlar takıyor; kuşlara kanat, aslanlara pençe vermesi gibi. Adâletin bu şıkkının bu dünyada sayılamayacak kadar misalleri vardır.

Diğer şık olan “zâlimlerin cezalandırılması” ise büyük bir ekseriyetle âhirette tahakkuk edecektir. Bu imtihan dünyasında peşin mükâfat verilmediği gibi, peşin ceza da verilmiyor. Bazen, ibret için, bu dünyada da zâlimlerin ceza gördüğü oluyor.

Âhirette insan zerre kadar hayır işlemişse onu yazılmış olarak bulacak ve görecek, aynı şekilde zerre kadar şer işlemişse onu da görecektir. Bu görme hâdisesi mahşer meydanında, mizan safhasında olacak, günahların ve sevapların hangisi galip gelirse ona göre insan cennete yahut cehenneme gidecektir.

İnsanların adâlet uygulamalarında da iki farklı tarz ortaya çıkmaktadır:

Adâlet-i mahzâ ve adâlet-i izafîye.

Adâlet-i mahzâ, “tam ve mükemmel adâlet, bir ferdin hakkını bütün insanlar için de olsa feda etmeyen adâlet” şeklinde tarif edilmektedir.

Adâlet-i izafîye ise “toplumun menfaati için ferdi feda eden”, bir başka ifadeyle “küllün selameti için cüz’ü feda eden” adâlettir.

Bir şahsın arazisinden yol geçiyor ve istimlâk edilmesi gerekiyorsa, adâlet-i mahzâya göre o şahıs razı olmadıkça arsası istimlâk edilemez. Adâlet-i izafiyeye göre ise edilir.

Üstad'ın şu ifadesi bu noktada çok mühimdir:

Adalet-i mahza kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zülümdür.” (Mektûbat, On Beşinci Mektup)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...