Block title
Block content

Üçüncü Şua’ya konu olan âyetlerin tefsirleri ile birlikte, kısa izahını yapar mısınız? Güneşle insanın münasebetindeki uzaklık, nasıl değerlendirilmelidir? Güneşin ışığının, insana göz bebeğinden daha yakın olması nasıl anlaşılır?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Allah’ın mahlukatına yakınlığını ifade etmek üzere örnek olarak verilen ayet-i kerimelerin mealleri şöyledir:

"Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah’ın şanı yücedir!..” (Yâsin, 36/83)
 
“Hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş (kudretine boyun eğdirmiş) olmasın.” (Hûd, 11/56)

“Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kaf, 50/16)

Mahlukatın Allah’tan uzak olduğunu ifade etmek üzere de şu ayetler örnek verilmiştir:

“... Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (Yâsin, 36/83)

“Melekler ve Ruh (Cebrail) O’na, süresi elli bin yıl olan bir günde yükselirler.” (Meâric, 70/4)

“O’na döndürüleceksiniz” ifadesi, “Öldükten sonra diriltilecek, mahşere çıkarılacak ve ömrünüzün hesabını vermek üzere O’nun huzuruna çıkarılacaksınız.” demektir. “Döndürülme” kelimesi, cüz’i iradesini dilediği gibi kullanabilen insanın, bu kullanım hakkına ölüm kanunuyla son verileceğine, bu sebeple ömür sermayesini ahirette fayda verecek şekilde kullanması gerektiğine işaret eder. 

Elli bin sene uzunluğundaki gün hakkında farklı tefsirler yapılmışsa da hakim olan görüşe göre, burada meleklerin yükseldikleri makamın ne kadar yüce olduğu anlatılmaktadır.

Yetmiş bin perde meselesine gelince, Nur Külliyatı'nda bunun esma-i İlâhiyenin tecelli mertebeleri olduğu izah ve ispat edilmiştir.

Üstat Hazretleri, bu konunun devamında, örnek olmak üzere Hâlık isminin tecelli mertebeleri üzerinde durmuştur.

Mirac meselesi için Üstat Hazretlerinin “Hakikat-ı Mirac Nedir?” sorusuna verdiği cevabın bir cümlesini nakletmekle yetinelim. Tafsilatı Miraç Risalesinin tamamıdır.

“Zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) merâtib-i kemâlâtta seyr ü sülûkundan ibârettir.”  (Sözler, Otuz Birinci Söz)

Bu çok önemli tespitten anlaşıldığı gibi, Mi’racta Peygamber Efendimiz (asm.), mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hakk’ı, -haşâ-, bir mekânda görmek için değil, bütün âlemleri ve onlardaki esma tecellilerini seyretmek, her sema tabakasından geçtiğinde manen daha da ilerlemek ve İlâhî marifette daha fazla terakki etmek için bu yolculuğa çıkarılmıştır.

Bu kısa açıklamadan sonra şıkların ortak cevabına geçelim:

İnsan Sûresinin ilk iki âyetinde şöyle buyrulur:

“İnsanın üzerine uzun devirden öyle bir zaman geçti ki (o vakit) o, anılmaya değer bir şey bile değildi."

"Şüphe yok ki, biz insanı birbiriyle karışık bir damla sudan (nutfeden) yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple onu işitici, görücü yaptık.”

İşte biz henüz anılacak bir halde değilken Allah’ın ilminde, mahiyetimizle mevcut idik. Onun ilmi bize yakındı, biz ise henüz ortada yoktuk.

Sonra bizi karışık bir nutfeden yarattı, nutfe halinde iken de biz Rabbimizi bilmekten çok uzaktık, o ise bize bizden daha yakındı.

Bir sonraki kademede, ana rahminde dokuz aylık bir terbiyeden geçtik. Görmemiz ve işitmemiz(e) lazım olan her şey, o karanlık âlemde bedenimize yerleştirildi ve ruhumuza görme ve işitme sıfatları takıldı. Rabbimiz bütün bunları yaratırken bize bizden yakın idi. Biz ise O’nu bilmekten ve tanımaktan henüz çok uzaktık.

Dünyaya geldik, iman ile şereflendik, bizi yaratan, ana rahminde terbiye eden ve bütün âlemleri bize göre terbiye eden Rabbimizi tanımaya başladık. O’nun Rahmân ve Rahîm olduğunu, sıfatlarının sonsuz ve mutlak olduğunu, mahlukatına benzemekten münezzeh olduğunu öğrendik. Bu imanımız ve marifetimiz bizi Rabbimize yaklaştırdı.

Ama, O’nun zâtını bilmekten, sıfatlarının mahiyetini bilmekten yine sonsuz derece uzaktayız. Bu uzaklığı Üstadımızın verdiği güneş misalini esas alarak nazara vermeğe çalışacağız. Daha sonra bu misal üzerinde biraz daha durmaya gayret edeceğiz.

Üstat Hazretleri temsilin sonunda şöyle buyuruyor:

“O Celil-i Pürkemâl, o Cemil-i Bîmisâl, o Vâcib-ül Vücud, o Mûcid-i Küll-i Mevcûd, o Şems-i Sermed, o Sultan-ı Ezel ve Ebed, sana senden yakındır. Sen, Ondan nihâyetsiz uzaksın.”

Bu âlemi ve içindeki her şeyi yaratan Allah, bize bizden daha yakındır; zira biz henüz ortada yokken bu muhteşem ve harika âlemi bizim için ve bize göre yarattı. Biz ise O’nun cemal ve kemalini hakkiyle idrakten çok uzağız.

Allah; Vâcib-ül Vücud'dur. Yani, varlığı zatındandır, ezelidir, ebedidir, olması vacip, olmaması muhaldir, bütün sıfatları da ezelidir, mutlaktır, sonsuzdur. 

Biz ise bütün mahlukat gibi, “mümkin” grubuna giriyoruz. Yani, olup olmamamız müsavi; dün yoktuk bugün varız, yarın bu dünyadan göçeceğiz, varlığımızın bir evveli ve sonu var, her şeyimizle sınırlıyız.

İşte, mümkin varlığın mahiyeti Vâcib-ül Vücud varlıktan sonsuz derece uzaktır. Vâcib-ül Vücud ise o mümkini yokluktan varlık sahasına çıkardığı, varlığının devamı müddetince onun bütün ihtiyaçlarını gördüğü, bütün hücrelerinde, bütün atomlarında icraatta bulunduğu cihetle o mümkin  varlığa ondan daha yakındır.

Allah, Mûcid-i Küll-i Mevcûd’tur. Yani, her varlığı yokluktan kurtarıp var eden O’dur. Bu mevcutların hiçbiri ne zatıyla, ne sıfatlarıyla Allah’ın zat ve sıfatlarına benzemezler. Zira, zatları da mahluktur, sıfatları da. “Hiçbir şey O’nun misli gibi olmadı.” âyetinin kati haberiyle Allah hiçbir mahlukuna benzemez. Öyle ise, hiçbir varlık O’nun zat ve sıfatlarının mahiyetini hakkıyla bilemez. Bu noktada her varlık O’na sonsuz uzaktır. O ise, onların mucidi olduğu için onlara onlardan daha yakındır.

Bu hakikatin küçük bir misalini insanların eserlerinde de hayalen seyredebiliriz. Selimiye Sinan’ın eseridir. Selimiye’nin kendinden haberi yoktur, ama Sinan onu bütün özellikleriyle bilir, zira o eseri planlayan ve yapan odur. Selimiye onun mahiyetini bilmekten çok uzaktır, o ise eserine çok yakındır. Mimar ve eseri arasında böyle bir yakınlık ve uzaklık münasebeti olursa, yaratıcı ile yaratılanlar arasında bu hakikatin sonsuz derece ileri bir derecede gerçekleşmesi gerekmez mi?

“O Şems-i Sermed, o Sultan-ı Ezel ve Ebed,” ifadelerinden de aynı dersi almamız mümkün. Sermedî; hem ezeli hem ebedî olan demektir. Cenâb-ı Hakk’ın varlığı bütün varlıklardan öncedir, zira onları yaratan O’dur. Yine bütün varlıklar ölümü tattıklarında O’nun mukaddes varlığı yine devam eder. Şems kelimesi, bu hakikati güneş ve tecellilerinde seyretmemizi ikaz etmektedir. Üstad'ın “Ve yümit” bahsinde verdiği o harika misali hatırlayalım. Akan bir ırmakta kabarcıkların parlayıp gitmelerinden şu ders çıkarılıyordu: Kabarcıklar parlamalarıyla güneşin varlığını, sönüp gitmeleriyle de onun devam ve bekasını ilan ediyorlardı.

İşte o parlayan ve sönüp giden kabarcıklar güneşten çok uzaktırlar, güneş ise onlara ışık vermesi cihetiyle onlara kendilerinden daha yakındır.

Bu açıklamalardan sonra, Üstadımızın güneş misaline nazar ederken şu noktayı da daima göz önünde bulunduracağız:

Güneş, Üstad'ın ifadesiyle, Nur isminin kesif bir gölgesidir ve güneş örneğinin İlâhî hakikatlerle yüzde yüz örtüşmesi elbette beklenemez. Ancak, Üstadımızın “Felillâhilhamd, sırr-ı temsil dürbünüyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi.”  ifadesinde güneş misallerinin büyük payı vardır (Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup).

“…  Güneş, kayıdsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle; sana, senin ruhun penceresi ve onun âyinesi olan gözbebeğinden daha yakın olduğu halde; sen, mukayyed ve maddede mahpus olduğun için ondan gâyet uzaksın.”

Güneşin maddesi kayıtlıdır ve bize ulaşmaz; ama ışığı kayıtsızdır. İşte o kayıtsız nur gözbebeğimize ulaşır, onda aksini gösterir; görmemizi sağlar. Biz parmağımızı  gözümüze sokamadığımıza göre, güneş, ışığıyla bize bizden daha yakın demektir. İlâhî sıfatların da hücrelerimize, atomlarımıza kadar icraat yapması cihetiyle Allah bize bizden daha yakındır.

“… Güneşin mertebe-i aslîsine yanaşmak ve bizzât doğrudan doğruya güneşin zâtı ile görüşmek istersen, o vakit pek çok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin ve pek çok merâtib-i küllîyetten geçmekliğin lâzım gelir.”

Temsili hakikate doğrudan tatbik edelim:

Musa aleyhisselam, Cenâb-ı Hakkı görmek dilediğinde kendisine şu hitap gelmişti:

“Sen beni göremezsin.” (A'râf, 7/143)

Nitekim nuruyla dağa tecelli ettiğinde Hz. Musa (as.) yere düşüp bayıldı.

Peygamber Efendimiz (asm.) ise Miraç mucizesiyle Cenâb-ı Hakk’ı bizzat gördü. Ancak, öncelikle dünya hayatının kaydından kurtuldu da sonra gördü. Üstadımız Miraç konusunda “Çünkü, Miraç yoluyla beka alemine girdi.” buyuruyor (Mesnevî-i Nuriye, Şemme). Musa aleyhisselam ise bu fani âlemde rüyete mazhar olmak dilemişti.

Bir de Peygamber Efendimiz (asm.) rüyete mazhar olma yolculuğunda “çok merâtib-i küllîyeden” geçti. Bütün sema tabakalarını, kürsiyi, arşı geri bıraktıktan sonra Cenâb-ı Hak ile görüştü. Bu konu Miraç Risalesinde bütün yönleriyle açıklanmıştır. Musa aleyhisselâm ise böyle bir terakki yolculuğuna çıkmadan yerde iken Allah’ı görmek istemişti.

Müminler de cennette bu şerefe mazhar olmak için, önce ölümü tatmakla bu dünya hayatını geride bırakacaklar, sonra yeniden diriliş ile ahirete uygun olarak yeniden yaratılacaklar, böylece büyük bir mertebe kat edecekler, mahşer, mizan, sırat safhalarından geçtikten sonra cennete varacak ve rüyete mazhar olacaklardır.

“Âdeta sen, mânen tecerrüd cihetiyle Küre-i Arz kadar büyüyüp, hava gibi ruhen inbisat edip ve Kamer kadar yükselip, Bedir gibi mukabil geldikten sonra bizzât perdesiz onunla görüşüp, bir derece yanaşmak dâva edebilirsin.”

“Manen tecerrüt” denilince, Mesnevî-i Nuriye’de beyan edildiği gibi, insanın  “nebatî cismaniyet ve hayvanî nefis” cihetlerini aşıp “kalp ve ruhun derece-i hayatına” girmesi anlaşılıyor. İnsanın bitkilerle ortak olduğu cihet, çekirdeğin toprağa atılması gibi onun da ana rahminde benzer bir gelişme göstermesi, oradaki gelişmesini tamamladığında dünyaya gelmesi ve büyümesini burada sürdürmesidir. Hayvanlarla ortak yönleri ise yemesi, içmesi, görmesi, işitmesi ve onlara benzer bir şekilde çoğalmasıdır. İnsanın hayatta kaldığı sürece bu iki yönünden tamamen kopması, tecerrüt etmesi düşünülemeyeceği için, “manen tecerrüt” ifadesi kullanılmıştır. Yani, bu iki alt kademeyi aşıp, onlardan geçip kalp ve ruhun sahasında dolaşması yeme ve içmeyi değil anlamayı ve inanmayı ön plana alması gerekir.

İnsanın, cismiyle  güneşe yanaşamaz ama aklıyla onu inceleyebilir, kalbiyle sevebilir.

Kalpleri nefislerine, ruhları cisimlerine mağlup olan kişilerin Allah’a yakınlık kazanmaları çok zordur. İnsan, Ay’ın dolunay zamanında güneşe en geniş manada nazar etmesi gibi, kalbini Rabbine yöneltmeli, her işinde sadece O’nun rızasını esas almalı ve O’na yakınlaşmayı gaye edinmelidir.

Bir hadis-i kutsinin baş kısmının mealini naklederek konuyu noktalayalım:

“Kulum bana en fazla farzlarla yaklaşır, sonra nafilelerle…”

Demek ki, Allah’a yaklaşmanın yolu farzları tam olarak yerine getirmekle birlikte, sünnetlere ve sair nafile ibadetlere de elden geldiği kadar riayet etmekten geçiyor. O halde, bu yolun zıddı olan günahlar ve isyanlar insanı Allah’ın rahmetinden uzaklaştırır ve O’na yakınlık kazanmamasına engel olurlar.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

isahalim

Alıntı: "Nasıl ki, güneş, kayıtsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle...." 

Güneş nurani ve maddidir. Ruhani değildir. Yukarıdaki cümlede "maddesiz aksi" ile kastedilen nedir? Bir r de "nurunun kayıtsız olması" ifadesini bir cümleyle de olsa izah eder misiniz?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Burada güneşin kütlesinden değil ışığından bahsediliyor. Güneşin ışığında da nuraniyet özellikleri bulunuyor. Mesela güneşin ışığı camdan süzülüp içeri girebiliyor şayet maddi olsa camı kırmadan içeri girmesi mümkün olmazdı. Işığın maddeye takılmadan geçebilmesi nurun kayıtsız olma özelliklerinden birisidir mesela.    

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...