"Üçüncüsü: Meselâ, hamele-i arş ve yer ve göklerin melaike-i müekkelleri..." buradaki âyetlerin izahı ile melekler hakkında bilgi verir misiniz? Her bir meleğin müekkel olduğu mahlûkatın hilkatine göre bir mahiyet arz ettiği mânâsı çıkar mı?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Üçüncüsü: Meselâ, hamele-i arş ve yer ve göklerin melaike-i müekkelleri ve sair bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sadık'ın tasvir ettiği, meselâ kırkbinler başlı, herbir başta kırkbinler lisan ve her lisanda kırkbinler tarzda tesbihat ettiklerini ve intizam ve külliyet ve vüs'at-i ubudiyetlerini ifade eden hakikata çıkmak için, şuna dikkat et ki: Zât-ı Zülcelal تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ ٭ وَ سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ٭ اِنَّا عَرَضْنَا اْلاَمَانَةَ عَلَى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَالْجِبَالِ gibi âyetlerle tasrih ediyor ki: Mevcudatın en büyüğü ve küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve azametine münasib bir tarzda tesbihat ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor. ”

a. Zikredilen âyetlerin izahlarını yapar mısınız?

b. Melekler hakkında bilgi verir misiniz? Melekler hakkında paragrafın başında zikredilen hususiyetlerden; her bir meleğin müekkel olduğu mahlûkatın hilkatine göre bir mahiyet arz ettiği mânâsı çıkar mı?

a. “Yedi gökle yer ve onların içindekiler O’nu tesbih eder.” (İsrâ Suresi, 17/44)

“Biz dağları onun (Dâvud'un) emrine verdik ki, onunla beraber tesbih ederler.” (Sad, 38/18)

“Biz emâneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik.” (Ahzâb Suresi, 33/72)

İlk iki âyet tesbihle alâkalıdır.

Dokuzuncu Söz'de tesbihin üç ayrı şubesi şöyle nazara verilir:

“… Rububiyetin kudsiyeti, pâklığı dahi ister ki: Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbını bütün nekâisten pâk ve müberra ve ehl-i dalâletin efkâr -ı bâtılasından münezzeh ve muallâ ve Kâinatın bütün kusurâtından mukaddes ve muarrâ olduğunu; tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin.” (Sözler, Dokuzuncu Söz)

Buna göre tesbihin birinci mânâsı Allah’ı bütün noksan sıfatlardan tenzih etmektir. Tesbih denilince öncelikle bu mânâ anlaşılır. İnsan, “bilmeme, güç yetirememe, unutma, yanılma,” gibi bütün noksanlıklarını hatırlayacak ve Rabbini bütün noksanlıklardan tenzih edecektir.

Tesbihin ikinci mânâsına göre, insan Kur’ân-ı Kerîm'in beyanlarına ters düşen ne kadar batıl itikad, yanlış telakki, sapık mezhep varsa Cenâb-ı Hakk’ı bunların hepsinden tenzih edecektir.

Üçüncü maddede ise kâinatın kusuratından tenzih söz konusudur. Kâinat, denilince bütün varlık âlemi anlaşılır. Varlıkların kusurları, onların noksan taraflarıdır; günah mânâsında değildir. Ağacın görmemesi, işitmemesi, bütün canlıların acıkmaları, susamaları, maddî eşyanın bir mekâna muhtaç olmaları birer noksanlıktır.

İşte bütün bu noksanlar âlemi, her birini kendi mahiyetine en uygun cihazlarla donatan, en münasip vazifeler verip gerekli bütün şartları en mükemmel şekilde hazırlayan Rablerini tesbih ederler.

Varlıkların mahiyet farklılıkları tesbihlerinin küllî veya cüz’î olmasını da netice verir. Bir taş kendi basit varlığıyla, Allah’ın vacib ve ezelî varlığını tesbih ve tenzih ettiği gibi, bir kuş da kendi cüz’î görmesiyle Allah’ın herşeyi ihata eden mutlak görmesini tesbih eder.

Misâller çoğaltılabilir.

Şu var ki, insanoğlu tesbih denilince kendi tesbihini anlar ve bunu mikyas almakla diğer varlıkların tesbihlerinin mahiyetini hakkıyla idrak edemez. Nitekim bir âyet-i Kerîmede, mealen, şöyle buyuruluyor:

"Yedi gök ve yer, bir de bunlar içinde bulunanlar (insan, cin ve melekler) Allah’ı tesbîh ederler. Hiçbir varlık yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz, onların tesbihini (dillerini bilmediğinizden) anlamazsınız. O gerçekten Halîm’dir, Gafûr’dur." (İsra, 17/44)

Sualde geçen üçüncü âyet ise emanetle alâkalı. Bu konu Otuzuncu Söz'de, “Ene” bahsinde geniş mânâda tefsir edilmiştir. Konuyu kısaca şöyle özetleyebiliriz:

Emanet çok geniş bir kavramdır. Çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Üstad Hazretleri bu “emanetin müteaddit vücuhundan bir vechinin de ene olduğunu” beyan etmiştir.

Allah’ı sıfatlarıyla ve isimleriyle tanıma noktasında en mükemmel istidat insana verilmiştir. İnsan bu istidat sayesinde kendine verilen cüz’î ilim, irade, kudret gibi sıfatlarını, şuunatını vahid-i kıyasî yaparak Allah’ın sıfatlarını ve şuunatını bilmektedir. İşte emanet, bu vazifedir. Ve bu vazifeyi semavat ve arz ve dağ yüklenememişlerdir. Zira onlarda böyle bir istidat yoktur.

Bu teklifin mahiyetini bilmiyoruz. Ancak, bu âyet-i kerîmeden insanın istidadının göklerden, dünyadan ve dağlardan daha büyük olduğu dersini alıyoruz. İşte bu istidadı yerinde kullanan insan, marifet ve tesbih noktasında da diğer varlıklardan çok daha ileri bir kemale erebilmektedir.

b. “Melek” kelimesi, “elçi, güç, kuvvet” gibi mânâlara gelir. Melekler, nurdan yaratılmışlardır. Üstad'ın şu ifadeleri melekler hakkında çok veciz malumat taşımaktadır:

“Ne emrolunsa onu işlerler. Müzâheme ve münâkaşayı icâb edecek bir sebep yoktur. Zîrâ, memleket geniş, fıtratları sâfî, kendileri mâsum, makamları sabittir.” (Sözler, On Beşinci Söz)

Mahlûkat içerisinde imtihana tabi tutuldukları için makamları sabit olmayan sadece iki tür canlı vardır: İnsanlar ve cinler. Diğer bütün canlıların makamları sabittir. Bir ağaca müekkel melek, terakki edip de dağa yahut bütün bir ormana müekkel melek olma noktasına gelemez.

(Melekler) “Hem insana benzer ki, o Sâni'-i Zülcelal'in makasıd-ı külliyesini bilir bir ubudiyet ile tevfik-i hareket ederler. …. Cinslerine göre kâinattaki mevcudatın enva'ına göre vazife-i ibadetleri tenevvü' ediyor.” (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz)

On Beşinci Söz'de şöyle buyurulur: “…bu nihâyetsiz ve mütenevvi vezaife ve ibâdâta, nihâyetsiz melâike envâı ve ruhaniyat ecnâsı lâzımdır.”

Bu ifadelerden meleklerin çok farklı vazifeler gördükleri ve yine çok farklı ibadetler yaptıkları anlaşılmakta, buna paralel olarak da meleklerin nihâyetsiz envaı, yani sayılamayacak kadar çok türleri olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bir başka risalede “bir yağmur tanesine müekkel meleğin, arşa müekkel melek cinsinden olmadığı” belirtilmektedir.

Üstad Hazretleri yedi kat sema ve arz hakkındaki risalesinde (On İkinci Lem’a) şöyle buyurur:

“Daha geniş fikirli bir tabaka-i beşeriye, yıldızlarla yaldızlanıp bütün görünen gökleri bir semâ sayıp, onu bu dünyanın semâsıdır diyerek, bundan başka altı tabaka-i semâvat var olduğunu fehmeder.”

Bildiğimiz sema ve arzdaki mahlûkatın ibadetlerini temsille vazifeli olan melekler birinci kat semada vazife yapmaktadırlar. Tefsirlerde, bu meleklerin diğer altı katta vazife yapanlara kıyas edildiğinde denizden bir katre kadar kalacakları beyan edilmektedir.

Elmalılı Hamdi Efendinin tefsirinde de bu mânâyı destekleyen şu ifade geçer:

“..kavl-i muhtar vechile bütün kâinat-ı maddiye bir sema olduğuna göre meleklerin makamlarının ne kadar yüksekliklere ve derinliklere varacağını tasavvur etmelidir…”(1. Cilt, Sayfa: 306)

Nur Külliyatı’ndan bir başka risalede ise, meleklerin, kâinatta hüküm süren ve tekvinî şeriat denilen kanunların “mümessilleri, mütemessilleri” oldukları kaydedilir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yükleniyor...